Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Stres

Kapsül Haber Ajansı - Stres haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Stres haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Nöralterapi ile Ağrılara Müdahale Edilebiliyor! Haber

Nöralterapi ile Ağrılara Müdahale Edilebiliyor!

Amacın anestezi oluşturmak değil, sinir hücrelerinde bozulan elektriksel uyarı iletimini düzenlemek olduğuna vurgu yapan Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Nöralterapinin etkisi sadece lokal değil, sistemik etkisi sayesinde vücut regülasyonunu sağlayan bir tedavi yöntemidir.” dedi. Ağrılar, ameliyat izleri, travmalar ve enfeksiyonlar gibi bozucu alanların nöralterapi ile hedef alınabildiğini aktaran Dr. Kakı, bazı durumlarda ise uygulanamadığına dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, nöralterapinin ne olduğu, nasıl etki ettiği ve hangi durumlarda kullanıldığı hakkında bilgi verdi. Nöralterapi ile sinir hücrelerinde bozulan elektriksel uyarı iletimi düzenlenebiliyor! Nöralterapinin, vücuttaki sinir sistemi bozukluklarını düzenlemek amacıyla lokal anesteziklerin çok düşük dozlarda belirli noktalara enjeksiyonu ile yapılan tamamlayıcı bir tedavi yöntemi olduğunu dile getiren Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Burada ki amaç anestezi oluşturmak değil, sinir hücrelerinde bozulan elektriksel uyarı iletimini düzenlemektir.” dedi. Nöralterapide kullanılan lokal anesteziklerin düşük dozlarda, iyon kanalları ve membran stabilitesi üzerinde düzenleyici etki sağladığını aktaran Dr. Kakı, “Böylelikle antiinflamatuar, vazodilatör ve nöromodülatör etkileri ortaya çıkar. Bu etki sayesinde Nöralterapi otonom sinir sistemini düzenler, vücuttaki bozulmuş elektriksel alanları (bozucu alanlar) dengelemeye yardımcı olur, kan dolaşımını ve doku beslenmesini destekler, ağrı ve fonksiyon bozukluklarının azalmasına katkı sağlar. Kısaca nöralterapinin etkisi sadece lokal değil, sistemik etkisi sayesinde vücut regülasyonunu sağlayan bir tedavi yöntemidir.” şeklinde konuştu. Nöralterapi, bozucu alanların etkisini azaltmayı hedefliyor! Nöral terapideki bozucu alan tanımına açıklık getiren Dr. Asiye Gülsüm Kakı, şunları söyledi: “Vücutta daha önce geçirilmiş; ameliyat izleri, travmalar, enfeksiyonlar, diş ve çene problemleri gibi durumlar, sinir sistemi üzerinde sürekli uyarı oluşturarak başka bölgelerde şikâyetlere yol açabilir. Nöralterapi, bu bozucu alanların etkisini azaltmayı hedefler. Bozucu alanların oluşturduğu bozulmuş elektriksel iletimi düzenleyerek otonom sinir siteminin regülasyonunu sağlar.” Nöralterapi birçok hastalıkta tercih edilebiliyor! Nöralterapinin hangi durumlarda destekleyici tedavi olarak tercih edilebileceğine değinen Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Baş, boyun ve bel ağrıları, migren ve gerilim tipi baş ağrıları, kas ve eklem ağrıları, fibromiyalji, sinir sıkışmaları, spor yaralanmaları, ameliyat veya travma sonrası ağrılar, sindirim sistemi fonksiyon bozuklukları, adet düzensizlikleri ve bazı jinekolojik şikâyetler, stres ve otonom sinir sistemi dengesizlikleri nöralterapinin kullanılabildiği hastalıklar arasında yer alır.” ifadelerini kullandı. Nöralterapi nasıl uygulanır? Nöralterapi uygulamasında öncelikle hastadan şikayetlerin başlangıcı, tetikleyen sebepler, geçirilmiş enfeksiyonlar ve operasyonlar, beslenme şekli gibi detaylı öykü alındığını kaydeden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Ardından detaylı fizik muayene yapılır.” dedi. Enjeksiyon için tetik noktalar, sinir çıkışları, skarlar (yara dokuları) gibi noktaların belirlendiğini aktaran Dr. Kakı, “Belirlenen noktalara enjeksiyon yapılır. Uygulama genellikle ince uçlu iğnelerle yapılsa da bazı bozucu alan yada organ patolojilerinde, ganglion enjeksiyonlarında (sinir düğümlerine yapılan enjeksiyonlar) derin enjeksiyonlar tercih edilebilir.” açıklamasını yaptı. Nöralterapi bazı durumlarda uygulanamaz! Seans sayısının kişiye ve şikâyete göre değiştiğini vurgulayan Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Enjeksiyon sonrası hastalarda değişik refleks yanıtlar (nöralterapide buna fenomen denir) görülebilir. Bu fenomenler enjeksiyon bölgesi ve sıklığını planlamada yol göstericidir.” dedi. Nöralterapinin kimlere uygulanamayacağı hakkında da bilgi veren Dr. Kakı, sözlerini şöyle tamamladı: “Lokal anestezik alerjisi olanlar, ciddi kalp ritim bozukluğu olanlar, bazı özel durumlarda hamileler ve kanama bozukluğu olanlarda uygulanmaz. Nöralterapi sonrası, enjeksiyon yerinde kızarıklık, kısa süreli baş dönmesi, geçici ağrı artışı olabilir.”

Çalışanların %48’inin En Büyük Stres Kaynağı   Fiziksel Sağlık ve Uyku Oldu Haber

Çalışanların %48’inin En Büyük Stres Kaynağı Fiziksel Sağlık ve Uyku Oldu

Meditopia’nın veri odaklı wellbeing yaklaşımıyla hazırlanan ve iş dünyasının fiziksel ve ruhsal röntgenini çeken rapora göre, Türkiye’deki çalışanların genel esenlik skoru 100 üzerinden 54,8 ile kırılgan bir dengede kalırken, yıl boyunca çalışanların en sık hissettiği baskın duygu ‘yorgunluk’ oldu. Rapor, çalışanların %48’inin en büyük stres kaynağı olarak fiziksel sağlık ve uykuyu gördüğünü ortaya koyarken, Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi bu tablonun çalışanların fiziksel sağlık açısından daha fazla desteklenmeye ihtiyaç duyduğunu gösterdiğini vurguluyor. Günümüz iş dünyasında wellness, insan kaynakları stratejilerinin merkezine yerleşirken, çalışanların dayanıklılığını korumak kurumlar için artık ertelenemez bir öncelik haline geldi. Meditopia, 2025 yılının tamamını kapsayan verilerle hazırladığı Çalışan Wellbeing Raporu ile Türkiye’deki çalışanların bütüncül iyi oluş durumuna dair en güncel tabloyu ortaya koydu. Farklı sektörlerden 15 binden fazla çalışanın katılım sağladığı raporun sonuçlarına göre, çalışanların genel iyi oluş seviyesinin azaldığı görülüyor. Son çeyrekte genel esenlik puanı, yıl ortalaması olan 54,8’nin üstüne çıkarak 56,9 olan yüksek olduğu için ilk üç çeyrekten daha iyi geçmiş. 100 puan üzerinden yapılan analizlerde, 65,6 puanla stres ve 62,9 puanla kaygı indekslerinin yüksek seviyelerde seyrettiği, yıl boyunca çalışanların en baskın duygusunun ise %37 ile yorgunluk olduğu öne çıkıyor. Bu yorgunluğa, çalışanların günlük hayatını doğrudan etkileyen fiziksel ağrılar ve bedensel zorlanmalar da eşlik ediyor. Uyku skorunun 50,4 puan ile skalanın ortasında kalması, zihinsel yükle birlikte fiziksel toparlanmanın da yetersiz kaldığını gösteriyor. Buna karşın raporda her 10 çalışandan 6’sının 2026 yılına dair umutlu olması dikkat çekiyor. Raporun ortaya koyduğu bu tablo, çalışanların fiziksel sağlığına dair verilerin ayrıca ele alınması gerektiğini de açıkça ortaya koyuyor. Çalışanların Yarısı Hiç Egzersiz Yapmıyor Rapor, çalışanların fiziksel sağlığına dair endişe verici bir tabloyu da gözler önüne seriyor. Verilere göre çalışanların %81’i fiziksel ağrı ya da rahatsızlık hissettiğini belirtirken, %54’ü hiç egzersiz yapmadığını ifade ediyor. Hareket indeksinin 36,8 puanla tüm esenlik parametreleri arasında en düşük skora sahip olması, çalışanların motivasyon eksikliği ve zaman bulamama gibi nedenlerle fiziksel sağlıklarını geri plana attığını gösteriyor. Diğer yandan çalışanların %65’inin bireysel antrenmanlar yerine grup egzersizlerini daha motive edici bulması, spor topluluklarının ve birlikte hareket etmeyi teşvik eden yapıların fiziksel aktiviteyi artırmada kritik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Rapora göre hareketsizlik, orta seviyede kalan uyku kalitesini de olumsuz etkileyerek çalışanların genel esenlik dengesini daha da kırılgan hale getiriyor. Duyguların Kontrolü İş Hayatının Elinde Araştırma, iş yaşamının çalışanların duygu durumu üzerindeki belirleyici etkisini net bir şekilde ortaya koyuyor. Çalışanların %70’i duygu durumlarını en çok iş ve eğitim hayatının etkilediğini belirtirken, bu oranın aile ve ilişkilerin dahi önüne geçtiği görülüyor. Bu tablo, iş-özel yaşam dengesinde yaşanan bozulmaların çalışanların ruh haline doğrudan yansıdığını gösteriyor. Sektörel wellbeing skorlarına bakıldığında, teknoloji sektörü 64,7 puanla Türkiye genel ortalamasının üzerinde seyrederek iyi seviyedeki tek alan olarak öne çıkıyor. E-ticaret sektörü ise 51,9 wellbeing skoru ile ortalamanın altında seyrederek, çalışan tükenmişliğinin daha yoğun hissedildiği sektörler arasında yer alıyor. “Çalışan Sağlığı ve İyi Oluş, Kurum Kültürünün Ayrılmaz Bir Parçası” 2025 Çalışan Wellbeing Raporu’nun sonuçlarını değerlendiren Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi, “2025 raporumuz, iş dünyasında çalışanların iyi oluşuna dair önemli bir tabloyu ortaya koyuyor. Yıl boyunca yorgunluk, stres ve kaygının öne çıktığını görüyoruz. Buna rağmen çalışanların %58’inin 2026 yılına umutla bakması, doğru adımlar atıldığında iyileşmenin mümkün olduğuna işaret ediyor. Bugün wellbeing, şirketler için artık ‘olsa güzel olur’ denilen bir yan hak değil, çalışan bağlılığını ve kurumsal sürdürülebilirliği doğrudan etkileyen stratejik bir öncelik haline geliyor. Çalışanların kariyer hedeflerinin yanı sıra uyku düzenini, stres seviyesini ve fiziksel sağlığını da bütüncül biçimde destekleyen kurumlar, geleceğin rekabetçi iş dünyasında fark yaratıyor. Raporumuzda yer alan veriler de bunu doğruluyor ve WellnessPass kullanan çalışanların hareket indeksi skorunun kullanmayanlara kıyasla %48 daha yüksek olması, hareketli bir yaşamı teşvik eden yan hakların çalışanların günlük hayatında somut ve olumlu etkiler yarattığını gösteriyor. Meditopia olarak vizyonumuz, teknolojinin ve verinin gücünü kullanarak kurumlara çalışanlarının ihtiyaçlarını daha iyi anlama ve onlara kişiselleştirilmiş, erişilebilir iyi oluş çözümleri sunma imkanı sağlamak. Amacımız, sadece zor dönemlerde değil, her gün desteklenen ve sürdürülebilir bir iyi oluş kültürünün kurumların doğal bir parçası haline gelmesine katkı sağlamak.” açıklamasında bulundu.

Diş Sağlığınız İçin Bunlara Dikkat Edin!  Haber

Diş Sağlığınız İçin Bunlara Dikkat Edin! 

Fark edilmeden yapılan diş sıkma ve gıcırdatma davranışı tedavisinde hangi yöntemin kullanılması gerektiği sorusuna değinen Restoratif Diş Tedavisi Dr. Öğr. Üyesi Ayşenur Turan, “Bu sorunda en ideal yaklaşımı gece plağı ve masseter botoksunun birlikte uygulanmasıdır.” dedi. Öte yandan evde karbonat, limon veya bilinmeyen kimyasallarla yapılan diş beyazlatma girişimlerinin ciddi hasarlara yol açabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ayşenur Turan, diş minesinin aşınması ve hassasiyetin bu yöntemlerin en sık görülen sonuçları arasında yer aldığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Restoratif Diş Tedavisi Dr. Öğr. Üyesi Ayşenur Turan, bruksizm tedavisinde gece plağı ve masseter botoksunun birlikte kullanımının önemi, evde bilinçsiz diş beyazlatma yöntemlerinin zararları ve diş sağlığıyla ilgili doğru bilinen yanlışlar hakkında açıklamalarda bulundu. Bruksizmde en ideal yaklaşım kombinasyon tedavisi! Diş hekimliği pratiğinde hastalardan en sık gelen sorulardan birinin ‘Bruksizm için botoks mu yaptırmalıyım, yoksa gece plağı mı kullanmalıyım?’ olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Ayşenur Turan, “Bruksizm; kişinin uyku sırasında farkında olmadan yaptığı diş sıkma ve gıcırdatma davranışıdır. Zamanla dişlerde aşınmaya, çene ekleminde ağrıya, baş ve boyun bölgesinde gerginliğe yol açabilir.” dedi. Tedavi edilmediğinde hem diş yapısını hem de çene eklemini olumsuz etkileyebileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Turan, tedavi yöntemleri arasında yer alan gece plağı ve masseter botoksu hakkında bilgi verdi: “Gece plağı, dişler için koruyucu bir apareydir. Diş sıkma kuvvetini tamamen durdurmaz, ancak dişlerin aşınmasını önler. Çene eklemine binen yükü azaltarak koruyucu bir görev üstlenir. Yani gece plağı, dişleri fiziksel olarak korur. Masseter botoksu ise çiğneme kasına uygulanır. Kasın aşırı gerginliğini azaltır, çene kaslarını rahatlatır. Baş, boyun ve çene ağrılarının hafiflemesine yardımcı olur. Ancak botoks, dişleri fiziksel olarak koruyan bir yöntem değildir. Bu nedenle kombinasyon tedavisi en ideal yaklaşımdır. Gece plağı dişleri korur, masseter botoksu kas aktivitesini azaltır. Bu iki yöntem birlikte uygulandığında hem dişler hem de kaslar daha etkili şekilde korunur.” Evde bilinçsiz uygulanan diş beyazlatma yöntemlerinden kaçınılmalı! Bruksizm ve çene sağlığı kadar önemli bir diğer konunun da diş estetiği olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Ayşenur Turan, “Özellikle son yıllarda evde doğal yöntemlerle diş beyazlatma oldukça yaygınlaştı. Ancak bu yöntemlerin çoğu sanıldığı kadar masum değil.” dedi. Hastalarımızdan en sık duyulan yöntemlerden birinin karbonat ile fırçalamak olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Turan, “İlk etapta dişler daha beyaz görünebilir, ancak uzun vadede; diş minesini aşındırır, alttaki dentin tabakası açığa çıkar, dişlerde sararma ve hassasiyet gelişir. Sirke ve limon ise asidik yapıları nedeniyle mine tabakasını yumuşatır, diş yüzeyinde aşınmaya yol açar ve kalıcı hassasiyet oluşturabilir. Kontrolsüz kullanılan hidrojen peroksit ve bilinmeyen kimyasallar gibi maddeler diş etlerinde kimyasal yanıklara, dişlerde aşırı hassasiyete neden olabilir. Evde bilinçsiz diş beyazlatma yöntemlerinden kesinlikle kaçınılmalıdır.” uyarısında bulundu. Diş sağlığı hakkında her duyduğunuz doğru olmayabilir! Günlük hayatta diş sağlığıyla ilgili pek çok bilgiyle karşılaştığımıza dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ayşenur Turan, bu bilgileri ve doğru olup olmadıklarını paylaşarak sözlerini şöyle tamamladı: “Diş fırçalarken kanıyorsa fırçalamayı bırakmalıyım” – Yanlış “Amalgam dolgular herkeste sürekli cıva salar ve zararlıdır” – Yanlış “Diş sıkma ve gıcırdatma stres kaynaklı olabilir” – Doğru “Diş çürükleri erken dönemde ağrı yapmadan ilerleyebilir” – Doğru “Her diş ağrısında mutlaka kanal tedavisi gerekir” – Yanlış “Diş eti hastalığı tedavi edilmezse diş kaybına yol açabilir” – Doğru “Karbonat ve limon dişleri beyazlatır” – Yanlış, kesinlikle yapılmamalı “Şikâyet olmasa bile yılda iki kez diş hekimine gidilmeli” – Doğru “Hamilelikte diş tedavileri kesinlikle yapılamaz” – Yanlış “Tütün kullanımı diş eti hastalığı ve implant başarısızlığı riskini artırır” – Doğru

Hasta Olunca C Vitamini Takviyesi Almak Doğru mu? Haber

Hasta Olunca C Vitamini Takviyesi Almak Doğru mu?

Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Füsun Topçugil, C vitamininin bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerinin doğru zamanlama ile değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. C Vitamini Bağışıklık Sistemini Destekler C vitamini, bağışıklık sisteminin sağlıklı çalışmasında rol oynayan temel vitaminlerden biridir. Antioksidan özellikleri sayesinde hücreleri oksidatif stresten korur, bağışıklık hücrelerinin normal fonksiyonlarını sürdürmesine katkı sağlar. Ancak bu etki, düzenli ve yeterli alım sonucunda ortaya çıkabilir. Hastalık başladıktan sonra alınan C vitamini takviyesi, enfeksiyonu ortadan kaldıran ya da süreci doğrudan sonlandıran bir etkisi yoktur. Bu nedenle C vitaminini bir ilaç gibi değerlendirmek doğru değildir. Hastalık Başladıktan Sonra Yüksek Doz C Vitamini Almak İyileşmeyi Hızlandırmaz Toplumda sık karşılaşılan bir diğer yanlış inanış, hastalık döneminde yüksek doz C vitamini almanın süreci kısalttığı yönündedir. Güncel bilimsel veriler, C vitamininin soğuk algınlığı ve grip gibi viral enfeksiyonların süresini anlamlı ölçüde azaltmadığını göstermektedir. Bu noktada C vitamini, bağışıklık sistemini önceden destekleyen bir unsurdur; hastalık ortaya çıktıktan sonra tek başına tedavi edici bir rol üstlenmez. C Vitamini Ne Zaman Alınmalı? C vitamini suyla eriyen bir vitamindir ve vücudumuzda depolanmaz. Bu yüzden "bir defada çok almak" yerine "her gün yeteri kadar almak" asıl stratejimiz olmalıdır. Koruyucu Kalkan Olarak: C vitamini, düzenli kullanıldığında bağışıklık sistemini zinde tutabilir. Düzenli alan kişilerde soğuk algınlığı süresinin kısalabildiği gözlemlenmiştir. Stres ve Yorgunluk Dönemlerinde: Vücudun fiziksel ve mental stres altında olduğu dönemlerde C vitamini ihtiyacı artabilir. Demir Eksikliği Varsa: C vitamini, bitkisel kaynaklı demirin emilimini artırır. Bu nedenle demir eksikliği olan hastaların öğünlerinde C vitaminine yer vermesi önemlidir. Günlük C Vitamini İhtiyacı Öncelikle Besinlerle Karşılanmalıdır Sağlıklı bireylerde C vitamini ihtiyacının büyük bir bölümü dengeli ve sağlıklı beslenme ile karşılanabilir. Taze sebze ve meyveler, C vitamini açısından zengin doğal kaynaklardır. Takviye kullanımı ise herkes için rutin bir gereklilik değildir. Emilim sorunları olanlar, yetersiz beslenen kişiler ya da doktor tarafından ihtiyaç saptanan durumlarda takviyeler gündeme gelebilir. Uzm. Dr. Füsun Topçugil’den 3 Altın Öneri Güne Yayarak Tüketin: Tek seferde 1000 mg almak yerine, gün içinde taze sebze ve meyvelerle doğal yoldan karşılayın. Sigara Kullanıyorsanız Dikkat: Sigara içenlerin vücudundaki C vitamini seviyesi daha hızlı düşer; bu bireylerin ihtiyacı daha fazladır. Doktorunuza Danışın: Kronik bir hastalığınız veya böbrek probleminiz varsa, "nasıl olsa vitamin" diyerek takviyeye başlamayın. Sonuç olarak; C vitamini bir acil yardım butonu değil, bir yaşam biçimi olmalıdır. Bağışıklığınızı hastalık gelmeden önce inşa edin. Uzm. Dr. Füsun Topçugil kapanışta şu vurguyu yapıyor: “Bağışıklık sistemi, son anda alınan takviyelerle değil; günlük yaşamda sürdürülen dengeli beslenme ve sağlıklı alışkanlıklarla güçlenir. C vitamini bu sürecin destekleyici bir parçasıdır, tek başına bir tedavi yöntemi değildir.”

Dijital Dünyada Yeni Bir Sorun: Dijital Obezite ve Dijital Oburluk Haber

Dijital Dünyada Yeni Bir Sorun: Dijital Obezite ve Dijital Oburluk

Teknolojinin hayatımızın merkezine yerleşmesiyle birlikte bilgiye, içeriğe ve etkileşime erişim hiç olmadığı kadar kolaylaştı. Ancak bu kolaylık, beraberinde dijital obezite ve dijital oburluk gibi modern çağın görünmez sorunlarını da getirdi. Bugün birçok kişi, farkında olmadan dijital içerikleri kontrolsüzce tüketiyor; bu durum zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve verimlilik kaybına yol açıyor. Bu yazıda dijital obezite ve dijital oburluk kavramlarını, nedenlerini, etkilerini ve çözüm yollarını ele alıyoruz. Dijital Obezite Nedir? Dijital obezite, bireyin ihtiyaç duymadığı halde aşırı miktarda dijital içeriğe maruz kalması ve bu içerikleri tüketmesi sonucunda ortaya çıkan zihinsel ve duygusal yüklenme durumudur. Tıpkı fiziksel obezitede olduğu gibi burada da temel sorun, kontrolsüz tüketimdir. Dijital Obezitenin Belirtileri Sürekli bildirim kontrol etme ihtiyacı Sosyal medya uygulamalarında planlanandan çok daha fazla zaman geçirme Bilgi bombardımanı nedeniyle karar verememe Odaklanma süresinin kısalması Dijital yorgunluk ve tükenmişlik hissi Dijital Oburluk Nedir? Dijital oburluk, dijital obezitenin davranışsal boyutudur. Kişinin sürekli daha fazla içerik tüketme isteği duyması ve “kaçırma korkusu” (FOMO) ile hareket etmesidir. Burada amaç bilgi edinmekten çok, tüketmeye devam etmektir. Dijital Oburluğa Örnek Davranışlar Bir içeriği bitirmeden diğerine geçmek Sosyal medyada “sonsuz kaydırma” alışkanlığı Aynı anda birden fazla platformda aktif olmak Gerçek ihtiyacı sorgulamadan içerik tüketmek Dijital Obezite ve Dijital Oburluğun Nedenleri 1. Algoritmalar ve Sonsuz Akış Sosyal medya ve içerik platformları, kullanıcıyı daha uzun süre ekranda tutmak için tasarlanır. 2. FOMO (Gelişmeleri Kaçırma Korkusu) “Bir şeyleri kaçırıyorum” hissi, sürekli bağlantıda kalma ihtiyacı yaratır. 3. Bilgi Çağı Baskısı Her şeyi bilme, her şeye yetişme zorunluluğu algısı. 4. Dijital Minimalizmin Eksikliği Dijital tüketimde sınır koyma alışkanlığının olmaması. Dijital Obezitenin Bireysel ve Kurumsal Etkileri Bireysel Etkiler Dikkat dağınıklığı Zihinsel yorgunluk Stres ve kaygı artışı Üretkenlik kaybı Kurumsal Etkiler Çalışan verimliliğinde düşüş Toplantı ve iletişim kirliliği Sürekli bildirim kaynaklı odak kaybı Dijital tükenmişlik sendromu Dijital Obeziteden Kurtulmanın Yolları 1. Dijital Farkındalık Geliştirin Ne tükettiğinizi, neden tükettiğinizi sorgulayın. 2. Bildirim Diyeti Uygulayın Gerçekten gerekli olmayan bildirimleri kapatın. 3. Dijital Minimalizm Benimseyin Az ama nitelikli içerik tüketmeye odaklanın. 4. Ekran Süresi Sınırları Belirleyin Günlük dijital kullanım sürelerinizi planlayın. 5. Bilinçli İçerik Tüketimi Her içerik size değer katmak zorunda değildir. Dijital Sağlık: Yeni Nesil Bir Yetkinlik Günümüzde dijital sağlık, bireyler ve kurumlar için kritik bir yetkinlik haline gelmiştir. Dijital obezite ve dijital oburlukla mücadele, sadece teknoloji kullanımını azaltmak değil; doğru, bilinçli ve amaçlı kullanım geliştirmektir. Sonuç Dijital obezite ve dijital oburluk, fark edilmediğinde uzun vadede ciddi zihinsel ve davranışsal sorunlara yol açabilir. Ancak doğru farkındalık ve dijital disiplin ile teknoloji, hayat kalitesini düşüren değil; artıran bir araç haline getirilebilir. Unutmayın: Sorun dijital dünya değil, onu nasıl tükettiğimizdir.

Deprem Korkusu Kronikleşiyor Haber

Deprem Korkusu Kronikleşiyor

Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Önder Kavakçı, insanların bastıkları toprağı ve evlerini güvenli kabul ettiklerini, depremin bu inancı kökten sarstığını vurguluyor:"İnsanlar bastıkları toprağın, içinde bulundukları yuvanın güvende olduğunu varsayarlar. Eve girdiğinizde rahatlarsınız, emniyettesinizdir. Deprem, bu en güvende olduğumuz yerle ilgili inançlarımızı sarsar ve 'hiçbir yer güvenli değil' algısına yol açar." Kavakçı; "küçük sarsıntılar kısa sürede unutulabilir; ancak tekrarlayan depremler sürekli bir tehdit algısı yaratabiliyor. Böyle durumlarda kişi, o anda sarsıntı yokken bile sarsılıyormuş gibi hissedebilir. Masanın ya da koltuğun hafif hareketi bile alarm sistemini tetikleyebilir," diyor. Uzmanlara göre deprem korkusu belli bir düzeye kadar normaldir. Ancak belirli sınırları aştığında, anksiyete bozukluğu veya travma sonrası stres tepkisine dönüşebilir. Kavakçı, bu durumda görülebilecek belirtileri şöyle sıralı yor: Sürekli tetikte olma, irkilme veya sarsıntı hissi Çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi Uyku bozuklukları, kabuslar Tahammülsüzlük, huzursuzluk, sinirlilik Hissizlik, duygusal donukluk veya boşluk hissi Prof. Dr. Önder Kavakçı "Deprem sonrası bir iki gün süren tedirginlik normaldir. Ancak yoğun kaygı, sürekli korku hali ve bedensel belirtiler haftalarca devam ediyorsa profesyonel destek almak gerekir," diyor. Çocuklar Nasıl etkileniyor? Depremler yalnızca yetişkinleri değil, çocukları da derinden etkiliyor. Kavakçı, çocukların korku tepkilerini yetişkinlerden öğrendiklerini belirtiyor: "Çocuklar tehlikeyi değerlendirmek için büyüklerine bakarlar. Ebeveynler sakin kalırsa çocuklar da olayı daha kolay atlatır. Ancak yetişkinler büyük reaksiyonlar verdiğinde, çocukta korku ve güvensizlik duygusu artar." Medyada deprem, fırtına veya felaket görüntülerine maruz kalmanın da çocukların zihinlerinde derin izler bırakabileceğine dikkat çeken Kavakçı, ebeveynlere şu önerilerde bulunuyor: Çocuklara yaşına uygun, doğru bilgiler verin.Korkularını küçümsemeyin, "bir şey olmaz" demeyin.Yanında olduğunuzu hissettirin, mümkünse yalnız bırakmayın.Televizyon veya sosyal medyadaki yıkıcı görüntülere sınırlama getirin. Gerekli tedavinin zamanında yapılmaması, sorunların kronikleşmesine neden olabilir Moodist Psikiyatri ve Nöroloji Hastanesi'nden Klinik Psikolog Mader Bengisu Bilgen, depremin yol açtığı en önemli sorunlardan birinin, yaşadığı güvenli alanın tahrip olması nedeniyle kişilerin temel güven duygularının sarsılması olduğunu vurguluyor. Sarsıntılara sürekli maruz kalmanın veya artçı sarsıntıların devam etmesinin, bireyin normal hayat a geçişini zorlaştırdığını ve deprem olma ihtimaline karşı tetikte olmasına neden olduğunu belirten Bilgen, "Güvenli bir ortamdayken ve üzerinden yeterince zaman geçmişken bile abartılı irkilme, en ufak sarsıntı ya da yüksek seste panikleme, sürekli tehlike varmış gibi tetikte olma tepkilerinin devam etmesi, psikolojik sorunların başladığına işaret edebilir" diyor. Bilgen, deprem olmamasına rağmen sarsıntı hissetmenin, aşırı uyarılmışlık ve travma kaygısı belirtileriyle ilişkili olduğunu kaydederek, uzman yardımı gerektiren durumları şöyle sıralıyor: "Travmatik tepkilerin şiddetlenmesi ve kişinin işlevselliğini bozması; belirtiler dolayısıyla kişinin yaşam alışkanlıklarına (iş, eğitim, ilişkiler ve ilerleyen zamanda hobiler gibi) dönmekte güçlük çekmesi ve dönemeyeceğine dair kaygılanması." Travmanın etkileriyle başa çıkamayan bireylerde kalıcı sorunlar görülebileceğine dikkati çeken Bilgen, "Deprem gibi büyük doğal afetlerden sonra bireylerde uyku bozuklukları, depresyon, anksiyete bozuklukları, yeme bozuklukları, disosiyatif bozukluk, alkol-madde bağımlılığı gibi psikolojik bozukluklar gelişebilir. Gerekli tedavinin zamanında yapılmaması, kişilerin işlevselliğinin sekteye uğramasına ve sorunların kronikleşmesine neden olabilir" uyarısını yapıyor. Sinir sistemi, ritmik hareketle sakinleşir Bilgen, travma sonrası iyileşmenin bedeni düzenleyerek de başladığına ve yürüyüş, koşu, bisiklete binme gibi tekrarlı hareketlerin psikolojik toparlanmayı hızlandırdığına değinerek, şu önerileri sunuyor: Günü yeniden yapılandırın. Uykuyu mümkün olduğunca koruyun. Tanıdık, güvenilir insanlarla bir arada olun. Konuşmak istemiyorsanız duygularınızı yazarak, resim yaparak, ağlayarak, müzik dinleyerek ifade edin. Astrol ogların tahmin paylaşmasının ortak korkuyu olumsuz etkiliyor Deprem uzmanı olmayan kişilerin, astrologların sosyal medya üzerinden tahmin paylaşmasının kaygıyı artırarak ortak korkuyu olumsuz etkileyebildiğine işaret eden Bilgen, "Depremin yol açtığı temel güven duygusunun sarsılması nedeniyle kişiler artık bilgilerin doğruluğunu araştırma yetisini kaybedip duyduklarına kolayca inanmaya başlayabilirler. Belirsiz ve güvenilmez paylaşımlar, temel güven duygusu sarsılan bireylerin kolayca yönlendirilmesine ve toplumsal kaygının derinleşmesine neden olabilir" diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kanser Tedavisinde Ruhsal Destek Şart! Haber

Kanser Tedavisinde Ruhsal Destek Şart!

Tanı konulduğunda, birçok hastanın ilk anda yoğun bir şok, korku, inkar ve çaresizlik hissettiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Bu süreçlerde çoğu hasta yıkıcı olumsuz düşüncelere kapılır. Bu düşünceler, kişinin geleceğe dair umudunu ve kontrol duygusunu zayıflatır.” dedi. Bu dönemde verilen psikolojik desteğin, duygusal yükü hafiflettiğini, tedaviye uyumu ve yaşam kalitesini artırdığını vurgulayan Erol, ruhsal destek olmadan yürütülen bir tedavinin eksik kaldığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, kanser tanısının hastalarda yarattığı psikolojik etkileri ve psikolojik desteğin tedavi sürecindeki önemini anlattı. Kanser tanısı, bedeni ve ruhu sarsan bir deneyim! Kanser tanısı almanın, insanın yaşamını yalnızca bedensel değil ruhsal anlamda da sarsan bir deneyim olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Kişinin hayatındaki pek çok alanın yeniden yapılanmasıyla birlikte en temel inanç sistemleri de değişir.” dedi. Tanı konulduğunda, birçok hastanın ilk anda yoğun bir şok, korku, inkar ve çaresizlik hissettiğini ifade eden Erol, “Bu süreçlerde çoğu hastanın zihninde beliren yaygın otomatik düşünceler ‘artık eskisi gibi olamayacağım’ ya da ‘bunu hak ettim’ gibi yıkıcı olumsuz inançlardır. Bu düşünceler, kişinin geleceğe dair umudunu ve kontrol duygusunu zayıflatır. ‘Neden ben?’ sorusu zihinde yankılanırken, ölüm korkusu, belirsizlik, bedensel kontrolün kaybedilmesi ve sosyal rollerin değişmesi gibi faktörler duygusal yükü artırır.” şeklinde konuştu. Psikolojik destek, hastanın duygusal yükünü hafifleterek, tedaviye uyumunu artırıyor! Bu süreçte hastaların genellikle anksiyete, depresyon, öfke patlamaları, uyku bozuklukları, dikkat dağınıklığı, umutsuzluk ve sosyal izolasyon gibi psikolojik belirtiler yaşadığına dikkat çeken Erol, “Bu noktada psikolojik desteğin devreye girmesi, hem duygusal yükün hafiflemesi hem de tedavi sürecine uyumun artması açısından kritik bir önem taşır.” dedi. Bilimsel verilerin, psikolojik desteğin yaşam kalitesini artırdığını, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve tedaviye uyumu arttırdığını ortaya koyduğunu kaydeden Erol, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ruhsal olarak iyi hisseden bir hastanın, kemoterapi ve radyoterapi gibi zorlu tedavi süreçlerine daha dayanıklı olduğu gözlenmiştir. Klinik deneyimlerde de sıkça görüldüğü üzere, psikoterapi desteği alan hastalar yan etkilerle daha iyi baş edebiliyor. İlaçlarını düzenli kullanıyor ve hastalığa rağmen günlük yaşam aktivitelerine devam edebiliyor. Psikolojik desteğin etkisi, beynin stres ve bağışıklık sistemleri arasındaki bağlantıyla da açıklanabilir; çünkü yüksek stres, kortizol düzeylerini artırarak bağışıklık sistemini zayıflatırken, duygusal dengeyi korumak bu biyolojik mekanizmayı da olumlu etkiler.” Psikoterapi, hastaların kontrol edilebilir yönlere odaklanmasını sağlar! Psikoterapinin kanser hastalarında sıkça görülen olumsuz otomatik düşünceleri fark etmeyi ve yeniden yapılandırmayı hedeflediğine değinen Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Yani yıkıcı inanışlar yerine hastalığın kontrol edilebilir yönlerine ve yaşamın halen sürdürülebilir değerlerine odaklanma sağlanır.” dedi. Kabul ve Kararlılık Terapisinin (ACT) ise hastalığın getirdiği belirsizlik ve acı karşısında duygusal kabul geliştirmeye, kişinin yaşamına anlam katan değerlere yeniden yönelmesine yardımcı olduğuna işaret eden Erol, “Mindfulness temelli yaklaşımlar, kişinin şu ana odaklanmasını ve bedeninde olan değişimlerle savaşmak yerine onlarla birlikte var olmayı öğrenmesini destekler. Bu sayede kaygı düzeyi azalır, duygusal regülasyon artar ve yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme gözlenir.” açıklamasını yaptı. Ruh sağlığı desteklenmeden yapılan bir tedavi, eksik kalır! Psikolojik desteğin yalnızca bireysel terapiyle sınırlı olmadığını hatırlatan Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Grup terapileri, sanat terapisi ve aileye yönelik psiko-eğitim programları da büyük önem taşır.” dedi. Grup terapilerinin, hastaların benzer deneyimlerden geçen kişilerle paylaşım yapmasını sağlayarak yalnızlık hissini azalttığını ve umut duygusunu güçlendirdiğini vurgulayan Erol, sözlerini şöyle tamamladı: “Sanat terapisi, hastalığı söze dökmenin zor olduğu durumlarda duyguların ifade edilmesine olanak tanır. Aileye verilen psiko-eğitim ise hastanın yakın çevresinin de sürece bilinçli ve destekleyici şekilde katılmasını sağlar. Çünkü kanser yalnızca bireyi değil, ailesini ve sosyal çevresini de etkileyen bir krizdir. Kanserle başa çıkmak, hastalığı yenmek kadar, yeniden yaşama tutunmayı, yeniden umut etmeyi öğrenmektir. Ruh sağlığı desteklenmeden yapılan bir tedavi, eksik kalır. Çünkü insan yalnızca bedenden ibaret değil; iyileşme de yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda ruhsal bir süreçtir.”

Sınav Stresi Görme Problemine Neden Oluyor Haber

Sınav Stresi Görme Problemine Neden Oluyor

Dünyagöz Etiler Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Şenay Yılmaz, son dönemde genç hastalar arasında yoğun sınav stresi sebebiyle göz yorgunluğu, bulanık görme, çift görme, ışığa hassasiyet ve göz seğirmesi gibi şikayetlerin ciddi artış gösterdiğini belirtiyor. YKS’nin yaklaşmasıyla birlikte öğrencilerde artan stres, yalnızca psikolojik değil, fiziksel sağlık üzerinde de ciddi etkiler yaratıyor. Özellikle lise ve üniversite sınavlarına hazırlanan gençlerde göz yorgunluğu, bulanık görme, çift görme, ışığa hassasiyet ve göz seğirmesi gibi problemlerin görüldüğünü belirten Op. Dr. Şenay Yılmaz, “Sınav stresi vücuttaki kortizol seviyesini yükseltiyor. Bu durum, göz kaslarının kasılmasına ve odaklanma sorunlarına yol açabiliyor. Uzun süreli ekran kullanımı ve yetersiz uyku ile birleştiğinde görsel rahatsızlıklar kaçınılmaz hale geliyor. Akıllı telefon ve tabletler, artık iletişimin yanı sıra birer öğrenme cihazı olarak gençler tarafından gerek evlerinde gerek okullarında sıklıkla kullanılıyor. Ancak bu cihazlar, uzun süreli ve kontrolsüz kullanımlar sebebiyle gözlerde sorunlar oluşmasına sebep oluyor. Akıllı telefon, bilgisayar ve tablet ekranlarına uzun süre bakmak, göz kırpma sıklığını ve göz kuruluğunu doğrudan etkiliyor” dedi. Sınav esnasında 20-20-20 kuralı uygulanmalı Göz yorgunluğu, konsantrasyon eksikliği ve artan stres, sınav başarısını olumsuz etkileyebiliyor. Göz sağlığı ve sınav verimliliğini artırmak için Op. Dr. Şenay Yılmaz, sınav esnasında uygulanabilecek pratik önerilerde bulundu. “Sınav süresince gözlerinizin dinlenmeye ihtiyacı olabilir. Her 20 dakikada bir, 20 saniye boyunca yaklaşık 6 metre uzağa bakarak göz kaslarınızı rahatlatabilirsiniz. Bu basit uygulama, göz yorgunluğunu azaltmada oldukça etkili oluyor. Sınav esnasında birkaç saniyelik göz egzersizleri, göz kaslarının gevşemesine yardımcı olur. Gözlerinizi farklı yönlere hareket ettirerek veya bir nesneye odaklanıp sonra uzağa bakarak basit egzersizler yapabilirsiniz. Derin nefes almak, birkaç saniye gözleri kapatıp zihni toparlamak stres seviyesini düşürür ve daha net düşünmenizi sağlar. Sınavdan önceki gece mutlaka en az 7-8 saat uyumaya özen gösterin. Uykusuzluk hem gözlerin işlevini hem de beyin performansını olumsuz etkiler. Işık yayan ekranlara uzun süre bakmak göz sağlığını olumsuz etkileyebilir. O nedenle sınav öncesi dijital ekranlardan kendinizi korumanız göz yorgunluğunu azaltacaktır.” Öğretmenler bu belirtilere dikkat etmeli Göz problemi yaşayan, fakat ailesi tarafından muayeneye yönlendirilmeyen çocukların tespit edilmesinde öğretmenlerin rolünün büyük olduğunu açıklayan Op. Dr. Şenay Yılmaz, “Görme problemleri, ders notlarının yanı sıra davranış bozuklukları oluşmasına da yol açabilir. Miyopi sorunu yaşayan çocuklar tahtayı okumakta zorluk yaşarken, hipermetropa sahip olan çocuklar ise yazı yazma ve yakını okumadan sıkıntılar yaşarlar. Bu durumdaki çocuklarda rahatsızlıkların anlaşılabilmesi için öğretmenlere de önemli bir görev düşüyor. Öğrencilerde dikkat edilmesi gereken belirtiler arasında; göz seğirmeleri, sık baş ağrıları, bulanık veya çift görme şikayetleri, okul notlarında keskin bir düşüş, gözlerin sıklıkla ovalanması, bir türlü sahip olduğuna inanılan potansiyele ulaşamaması ve bir gözü kullanmamak için kafanın çevrilmesi veya yana yatırılması bulunuyor. Okul ve sınıf ortamlarında rahatlıkla gözlemlenebilen bu durumlarda, öğretmenlerin sürece dahil olarak velileri bilgilendirmesi, bu çocuklarda gelecekte görme kayıplarına ulaşabilecek sonuçların oluşmasının önüne geçilmesini sağlayacaktır. Eğitim çağındaki çocukların rutin göz muayenelerine götürülmesi, gelecekteki başarılarını da ciddi ölçüde etkileyecek bir önlem olarak görülmeli” diyerek sözlerini tamamlıyor.

Severek yapılan egzersizler, stresle başa çıkmanın anahtarı! Haber

Severek yapılan egzersizler, stresle başa çıkmanın anahtarı!

Fiziksel aktivitelerin hafızayı, odaklanmayı ve bireysel işlevselliği arttırdığını dile getiren Spor Eğitmeni Mustafa Kurt, “Kişinin severek yaptığı egzersizler stres ile başa çıkmada daha verimli olur.” dedi. Egzersiz konusunda motive kalabilmenin anahtarının, gerçekten keyif alınan bir aktiviteyi seçmek olduğunun altını çizen Kurt, aşırı egzersizin ise fiziksel yorgunluk ve mental tükenmişlik yaratabileceği konusunda uyardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Feneryolu Tıp Merkezi Spor Eğitmeni Mustafa Kurt, fiziksel aktivitelerin stres yönetimine etkisi hakkında bilgi verdi. Egzersizin stres yönetimindeki rolü büyük! Düzenli olarak yapılan egzersizler ile ruh sağlığı arasında pozitif bir ilişki olduğunun net olarak görüldüğünü dile getiren Spor Eğitmeni Mustafa Kurt, “Egzersizler stres karşısında adrenalin ve kortizol gibi katokolaminlere karşı psikolojik sistemin hassasiyetini azaltır. Boş zamanlarını sportif faaliyetlere ayıran kişilerin, hareketsiz bir yaşam sürenlere göre stres seviyelerinin daha düşük olduğu, yaşamdan aldığı zevkin daha verimli olduğu araştırmalarla sabittir.” dedi. Fiziksel aktivitelerin hafızayı, odaklanmayı, bireysel işlevselliği arttırdığını aktaran Kurt, “Beyindeki kan akışını arttırarak sinir hücrelerinin büyümesini teşvik eder, zihinsel keskinlik sağlar. Doğa yürüyüşü, bisiklet sürmek, yüzme gibi sporlarla ilgilenen, spor salonunda yapılan fiziksel aktivitelere katılanların insanlarla iletişim kurarak empati ve sosyal çevre kazanımları sağladığı söylenebilir.” şeklinde konuştu. Severek yapılan egzersizler, stres ile başa çıkmada daha etkili! Bireysel olarak ele alındığında kişinin severek yapmak istediği egzersizlerin stres ile başa çıkmada daha verimli olduğunu ifade eden Mustafa Kurt, “Esneme, kuvvet, güç, Lifekinetik egzersizleri nefes alışverişini düzenleme özgüven ve farkındalık kazanımlarından dolayı stres ile başa çıkmada faydalı olmaktadır.” dedi. Aerobik egzersizler, güç antrenmanları ve esneme gibi farklı egzersiz türleri arasındaki farklara değinen Kurt şunları söyledi: “Aerobik antrenman çeşitleri, tempolu yürüyüş, bisiklet, kürek, ip atlama, yüzme gibi düşük şiddet seviyeli uzun süreli egzersizler olarak adlandırılır. Vücut dayanıklılık seviyesinin gelişiminde yapılan antrenman metodudur. Güç antrenmanları ağırlığı harekete geçirip ağırlığa karşı koymayla elde edilen kuvvet, güç, dayanıklılık gelişimine destek olur.  15 tekrar 1 dk dinlenme 3 set yapılan biceps (ön kol) egzersizi koldaki kas gelişimini desteklediğinden güç kazanımı sağlar. Bireysel olarak ağırlık seçiminde dikkat edilip çalışılması gerekir. Esneme egzersizleri, vücut postür duruşunu desteklemede, vücutta salgılanan laktik asit bezlerinin dağıtılmasında oldukça önemlidir. Spora başlamadan önce vücut sıcaklının artmasından sonra yapılan esneme egzersizleri, yapılan egzersizin daha verimli olmasını sağlar. Bu antrenman çeşitleri vücudumuzun fiziksel gelişimine destek olacak çalışmalardır.” Motivasyonu korumanın yolu, keyif alınan bir aktiviteyi seçmekten geçiyor… Stresli bir günün ardından yapılabilecek egzersizlerin kişinin rahatlayıp günün yorgunluğunu atabileceği, nefes alışverişini düzenleyebileceği, kas gücünden daha çok postür duruşuna önem veren egzersizler olması gerektiğine dikkat çeken Spor Eğitmeni Mustafa Kurt, “Lifekinetik egzersizler vücut kas esnekliği kazanıp vücudun rahatlamasını sağlayan tüm vücut egzersiz çeşididir.  Egzersiz yaparken ortaya çıkan endorfin, stres düzeyinizi azaltarak uykunun düzene girmesini sağlar.” dedi. Egzersiz konusunda motive kalabilmenin anahtarının, gerçekten keyif alınan bir aktiviteyi seçmek olduğunun altını çizen Kurt, yürüyüşe çıkmak, spor salonunda bir grup dersine katılmak, yüzmeye gitmek gibi çeşitli aktivitelerin kişiyi ruhen ve bedenen dinç tutacağını söyledi. Egzersiz, stresli durumların daha az hatırlanmasını sağlayarak kaygıyı azaltır… Bazı koşullarda egzersizin stres yönetimindeki etkisinin azabileceğine işaret eden Mustafa Kurt, “Haftanın belli günü ve saatinde fiziksel aktivite ve egzersizler yapabilen birisi için geçirdiği gribal bir enfeksiyon, yaşamış olduğu antrenman sakatlığı, uzun süreli antrenman yapmama gibi durumlar stresin egzersiz yönetimindeki etkisini azaltabilir.” dedi. Stres yönetimi için egzersiz yapmaya yeni başlayanlara önerilerde bulunan Kurt, “Bireysel olarak herkesin sevdiği, yapmaktan hoşlandığı spor branşı ya da faaliyeti vardır. Kişisel olarak yapılan spor branşı, o branşta gelişim sağlayıp kendine olan özgüven, dikkat kazanımı, vücut gelişimi, sosyal çevre kazanımından dolayı farkındalık kazandırır. Tempolu yürümek ya da basketbol oynamak, herhangi bir branşta gelişim sağlamak, kişinin gün içinde yaşadığı stresli durumların daha az hatırlayıp kaygılanmasını sağlar. Önemli olan devamlılık sağlamaktadır. Belli günlerde belli bir zaman ayırarak yapılan egzersizin zihinsel ve mental güce kazanımı oldukça fazladır.” açıklamasını yaptı. Aşırı egzersiz yorgunluk ve yetersiz hissetmeye neden olabilir! Stresle başa çıkmak için egzersiz yapmanın yan etkileri olup olmadığı konusunu da değerlendiren Spor Eğitmeni Mustafa Kurt, sözlerini şöyle tamamladı: “Stresle başa çıkarken yapabileceğiniz egzersizler fiziksel olarak ruh sağlığınızı, mental gücünüzü üst seviyeye çıkaracağı için yan etkileri psikolojik olarak iyi olacaktır. Özgüven kazanımı stresin yarattığı baskının zihinsel olarak azalmasını sağlar. Yapılabilecek aşırı egzersizlerin fiziksel olarak vücut yorgunluğu, kas gücünde gelişememe, mental olarak kendini yetersiz hissetme gibi psikolojik etkileri olabilir. Haftalık program halinde belli saatlerde, vücut sağlığının gelişmesine yönelik yapılan egzersizler fiziksel ve ruhsal olarak gelişim sağlayıp psikolojik olarak da olumlu sonuçlanacaktır.”

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.