Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Stres

Kapsül Haber Ajansı - Stres haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Stres haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Panik Atak Nedir? Belirtileri Nelerdir, Panik Atak Nasıl Geçer? Haber

Panik Atak Nedir? Belirtileri Nelerdir, Panik Atak Nasıl Geçer?

Panik atak, belirgin bir tehlike bulunmadığı durumlarda bile aniden başlayan yoğun korku veya rahatsızlık hissiyle ortaya çıkabilen bir durum olarak tanımlanıyor. Atak sırasında yaşanan fiziksel belirtiler oldukça güçlü olabildiğinden kişi kalp krizi geçirdiğini, bayılacağını veya kontrolünü kaybedeceğini düşünebiliyor. Panik atak tek başına bir kez yaşanabileceği gibi bazı kişilerde tekrarlayan ataklar şeklinde de görülebiliyor. Tekrarlayan beklenmedik panik ataklara, yeni bir atak yaşama konusunda sürekli kaygının veya buna bağlı davranış değişikliklerinin eşlik etmesi ise panik bozukluk açısından değerlendirme gerektirebiliyor. Panik Atak Belirtileri Nelerdir? Panik atak belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebiliyor. Belirtiler çoğunlukla kısa sürede yoğunlaşıyor ve hem fiziksel hem de psikolojik yakınmalar bir arada görülebiliyor. Panik atak sırasında kalp çarpıntısı, kalp hızında artış, terleme, titreme, nefes darlığı veya boğuluyor gibi hissetme, göğüs ağrısı ya da sıkışması, mide bulantısı, baş dönmesi, uyuşma ve karıncalanma gibi belirtiler ortaya çıkabiliyor. Bunlara çevrenin gerçek dışı gelmesi, kişinin kendisine yabancılaşmış gibi hissetmesi, kontrolünü kaybetme korkusu ve ölüm korkusu da eşlik edebiliyor. Özellikle ilk kez yaşandığında bu belirtiler başka sağlık sorunlarıyla karıştırılabildiği için tıbbi değerlendirme önem taşıyor. Panik Atak Neden Olur? Panik atağın ortaya çıkmasında tek bir nedenden söz etmek her zaman mümkün değil. Genetik yatkınlık, stresli yaşam olayları ve beynin korku ve stres tepkileriyle ilişkili mekanizmaları gibi birçok faktörün etkili olabileceği düşünülüyor. Yoğun stres dönemleri ve önemli yaşam değişiklikleri bazı kişilerde atakların ortaya çıkmasıyla ilişkili olabiliyor. Bunun yanında yüksek miktarda kafein gibi uyarıcıların bazı kişilerde çarpıntı ve kaygı belirtilerini artırabileceği unutulmamalı. Benzer belirtilerin tiroit hastalıkları, kalp-damar sorunları veya farklı sağlık problemleriyle ilişkili olabilmesi nedeniyle kişinin kendi kendine “panik atak” tanısı koyması yerine bir sağlık uzmanına başvurması gerekiyor. Panik Atak Ne Kadar Sürer? Panik atak belirtileri genellikle aniden başlıyor ve kısa süre içerisinde en yoğun seviyesine ulaşabiliyor. Atağın süresi ve belirtilerin şiddeti kişiden kişiye farklılık gösterebiliyor. Atak sona erdikten sonra ise bazı kişilerde yorgunluk, huzursuzluk veya tekrar atak geçirme korkusu devam edebiliyor. Panik Atak Sırasında Ne Yapılmalı? Panik atak sırasında mümkün olduğunca güvenli ve sakin bir ortamda kalmak, nefesi hızlı ve yüzeysel hale getirmemeye çalışmak ve yavaş, kontrollü nefes almaya odaklanmak rahatlamaya yardımcı olabilir. Kişinin daha önce doktor tarafından panik atak açısından değerlendirilmiş olması durumunda, kendisine önerilen başa çıkma yöntemlerini uygulaması faydalı olabilir. Ancak göğüs ağrısı, ciddi nefes darlığı, bayılma veya kişinin daha önce yaşamadığı şiddetli belirtiler söz konusuysa bunların yalnızca panik atağa bağlı olduğu varsayılmamalı. Özellikle ilk kez ortaya çıkan veya alışılmıştan farklı belirtilerde acil tıbbi değerlendirme gerekebilir. Panik Atak Nasıl Geçer? Tekrarlayan panik atakların tedavisinde kişinin durumuna göre psikoterapi ve gerektiğinde ilaç tedavisinden yararlanılabiliyor. Özellikle bilişsel davranışçı terapi, panik bozukluğun tedavisinde kullanılan temel psikoterapi yaklaşımları arasında bulunuyor. Tedavinin kişiye özel planlanması gerekiyor. Bu nedenle sık sık panik atak yaşayan, yeni bir atak geçirme korkusuyla günlük yaşamını kısıtlayan veya iş, okul ve sosyal hayatı olumsuz etkilenen kişilerin psikiyatri hekimi ya da uygun bir sağlık profesyoneline başvurması önem taşıyor. Panik Atak ile Kalp Krizi Nasıl Ayırt Edilir? Panik atak ile kalp krizi sırasında göğüs ağrısı, çarpıntı, terleme ve nefes darlığı gibi bazı ortak belirtiler görülebilir. Bu nedenle yalnızca belirtilere bakarak kişinin kendi kendine kesin ayrım yapması güvenli değildir. Yeni başlayan, şiddetli veya geçmeyen göğüs ağrısı; belirgin nefes darlığı, bayılma ya da ciddi bir sağlık sorununu düşündüren belirtilerde acil tıbbi yardım alınmalıdır. Panik Atak Tedavi Edilebilir mi? Panik atak ve panik bozukluk uygun değerlendirme ve tedaviyle yönetilebilen durumlardır. Erken dönemde profesyonel destek almak, kişinin belirtilerini anlamasına, ataklarla baş etme becerileri geliştirmesine ve atak korkusu nedeniyle yaşamını kısıtlamasının önüne geçilmesine yardımcı olabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Aft Nedir, Neden Olur? Ağız İçindeki Aft Nasıl Geçer? Haber

Aft Nedir, Neden Olur? Ağız İçindeki Aft Nasıl Geçer?

Ağız içinde görülen küçük ancak ağrılı yaralar, toplumda yaygın olarak “aft” olarak biliniyor. Genellikle dudakların ve yanakların iç kısmında, dilde veya ağız tabanında ortaya çıkan aftlar; beyaz, sarı ya da gri renkli bir merkezin çevresindeki kızarıklıkla fark edilebiliyor. Sağlık Bakanlığı kaynaklarında aft, ağız içindeki mukozal yüzeyde meydana gelen küçük ve ağrılı lezyonlar olarak tanımlanıyor. Aft oluşumunda ağız içindeki dokuların travmaya uğraması, vitamin ve mineral eksiklikleri, genetik yatkınlık ve bağışıklık sistemiyle ilişkili faktörlerin etkili olabileceği belirtiliyor. Aft Nedir? Aft, ağız içindeki yumuşak dokularda meydana gelen, çoğunlukla yuvarlak veya oval şekilli ağrılı yaralardır. Aftöz ülser olarak da adlandırılan bu yaralar genellikle beyazımsı, sarı veya gri bir merkeze ve kırmızı bir çevreye sahiptir. Aftlar özellikle yemek yeme ve konuşma sırasında ağrıya yol açabilir. Sıcak, baharatlı, tuzlu veya asitli yiyecekler yaranın tahriş olmasına ve rahatsızlığın artmasına neden olabilir. Aftların uçukla karıştırılmaması da önem taşıyor. Tekrarlayan aftöz ülserler bulaşıcı değildir ve temas yoluyla başka kişilere geçmez. Aft Neden Olur? “Aft neden çıkar?” ve “ağızda aft neden olur?” soruları, ağız yarası yaşayan kişilerin en fazla merak ettiği konular arasında yer alıyor. Tekrarlayan aftların kesin nedeni her zaman belirlenemese de aft oluşumunu tetikleyebilen veya şiddetlendirebilen birçok faktör bulunuyor. Ağız veya yanağın yanlışlıkla ısırılması, sert diş fırçalama, keskin dişler, diş telleri ve protezlerin oluşturduğu tahriş aft oluşumunu tetikleyebiliyor. Stres ve yorgunluk da bazı kişilerde aftların ortaya çıkmasıyla ilişkilendiriliyor. Bunun yanında demir, folat ve B grubu vitaminlerinin düşük düzeyleri bazı kişilerde aftlarla ilişkili olabiliyor. Hormonal değişiklikler ile çok sıcak, baharatlı, tuzlu veya asitli yiyecekler de aftları tetikleyebiliyor ya da mevcut yaranın daha fazla rahatsızlık vermesine yol açabiliyor. Afta Ne İyi Gelir? Aft Nasıl Geçer? Aftların önemli bir bölümü herhangi bir ciddi müdahaleye ihtiyaç duymadan kendiliğinden iyileşiyor. Küçük aftların çoğu yaklaşık 1-2 hafta içerisinde düzelebiliyor. İyileşme döneminde ağız hijyeninin korunması, yaranın tekrar tekrar tahriş edilmemesi ve ağız içini rahatsız eden gıdalardan uzak durulması önem taşıyor. Özellikle acı, çok baharatlı, tuzlu, asitli ve sert yiyecekler aft ağrısını artırabileceğinden bunların tüketiminin sınırlandırılması faydalı olabiliyor. Yumuşak bir diş fırçası kullanmak ve ağız içindeki yarayı tahriş etmemek de iyileşme döneminin daha rahat geçirilmesine yardımcı olabilir. Gerektiğinde hekim veya diş hekiminin değerlendirmesiyle ağrıyı azaltmaya ve iyileşmeyi desteklemeye yönelik ağız gargaraları veya lokal tedaviler kullanılabilir. Aft İçin Tuzlu Su Kullanılır mı? Aft konusunda en çok araştırılan yöntemlerden biri de tuzlu suyla ağız çalkalamaktır. Tuzlu su ile yapılan ağız çalkalama, ağız hijyeninin desteklenmesine yardımcı olabilecek yöntemler arasında gösteriliyor. Ancak bu uygulama aftın altında yatan nedeni tedavi eden kesin bir yöntem olarak değerlendirilmemeli. Tekrarlayan Aftlar Neden Önemli? Arada sırada ortaya çıkan ve kısa sürede iyileşen aftlar çoğunlukla ciddi bir sağlık sorununa işaret etmiyor. Ancak sürekli tekrarlayan, normalden büyük olan veya uzun süre geçmeyen ağız yaralarının değerlendirilmesi gerekiyor. Tekrarlayan aftlarda hekim tarafından demir, B12 ve folat gibi değerlerin araştırılması gerekebilir. Daha nadir durumlarda tekrarlayan ağız ülserleri Crohn hastalığı, çölyak veya Behçet hastalığı gibi başka sağlık sorunlarıyla ilişkili olabileceğinden, eşlik eden başka belirtilerin bulunması durumunda tıbbi değerlendirme önem taşıyor. Aft Ne Zaman Tehlikeli Olabilir? Özellikle üç haftadan uzun süren ağız yaralarının hekim veya diş hekimi tarafından değerlendirilmesi öneriliyor. Bunun yanı sıra aftların çok büyük olması, giderek yayılması, sık sık tekrarlaması veya kişinin yemek yemesini ve sıvı tüketmesini ciddi şekilde engellemesi durumunda da sağlık kuruluşuna başvurmak gerekiyor. Sağlık Bakanlığı kaynaklarında da sürekli tekrarlayan ve geçmeyen ağız yaralarının kronik hastalıklar ve diğer olası nedenler açısından araştırılması gerektiğine dikkat çekiliyor. Aft Oluşumunu Azaltmak İçin Nelere Dikkat Edilmeli? Aft oluşumunu tamamen engellemenin kesin bir yolu bulunmasa da ağız içindeki travmaları azaltmak, yumuşak diş fırçası kullanmak, dengeli beslenmek, ağız hijyenine dikkat etmek ve kişide aftı tetiklediği fark edilen yiyeceklerden uzak durmak yararlı olabilir. Sık tekrarlayan aftlarda ise yalnızca yarayı geçirmeye çalışmak yerine altında yatan olası nedenlerin araştırılması önem taşıyor. Özellikle uzun süre iyileşmeyen ağız yaralarında “nasıl olsa afttır” yaklaşımı yerine hekim veya diş hekimi değerlendirmesi öneriliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı ⋮⋮⋮⋮

Kaşıntı ve Stres Birbirini Besliyor! Haber

Kaşıntı ve Stres Birbirini Besliyor!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Cumali Aydın, egzamada kaşıntı ve kaşıma davranışının stres, duygusal durum ve beyin mekanizmalarıyla ilişkisi ile oluşan kısır döngünün nasıl yönetilebileceğini ve psikoterapinin bu süreçteki rolü hakkında açıklamalarda bulundu. Egzamada kaşıntı, yalnızca bir cilt sorunu olarak ele alınmamalı! Egzamada kaşıntının, çoğu zaman yalnızca derideki bir yangının sonucu gibi görünse de, aslında bedenle zihnin birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu bir sürecin parçası olduğunu dile getiren Klinik Psikolog Cumali Aydın, “Stres anlarında salgılanan kortizol ve benzeri stres hormonları, bağışıklık sistemini ve deri bariyerini doğrudan etkileyerek kaşıntıyı tetikleyebilir ya da şiddetlendirebilir.” dedi. Kişi yoğun bir kaygı ya da üzüntü yaşadığında egzamasının alevlendiğini hatırlatan Aydın, “Tam tersi biçimde, şiddetli kaşıntı da kişinin ruh hâlini bozarak sinirlilik, karamsarlık ve öfke gibi duygusal değişimlere yol açar. Bu karşılıklı etkileşim, kaşıntının neden sadece bir ‘cilt sorunu’ olarak ele alınmaması gerektiğini açıkça gösterir; duygusal durum ile cilt belirtileri aynı madalyonun iki yüzüdür.” şeklinde konuştu. Kaşıma davranışı tekrarlandıkça otomatikleşiyor! Kaşıntı başladığında beynin, kaşıma eylemini bir rahatlama yolu olarak devreye soktuğunu kaydeden Aydın, “Ancak bu rahatlama çok kısa sürer ve kaşıma, deride mikrotravmalar yaratarak kaşıntıyı daha da artırır.” dedi. Böylece ‘kaşıntı–kaşıma–daha çok kaşıntı’ şeklinde tanımlanan kısır döngünün ortaya çıktığını ifade eden Aydın, şunları söyledi: “Bu döngüde beyin, kaşımanın verdiği kısa süreli hazla ödüllendirilir ve dopamin salınımıyla pekiştirilir; yani kaşıma davranışı zamanla bağımlılık benzeri bir dürtü hâline gelir. Başlangıçta iradeyle durdurulabilen bu davranış, tekrarlar arttıkça otomatikleşir ve kişi ‘artık kendimi durduramıyorum’ demeye başlar. Nitekim kronik kaşıntı hastalarında beyindeki ödül ve motor bölgelerinin aşırı aktif hâle geldiği, bunun da dürtünün kontrol edilmesini giderek zorlaştırdığı gösterilmiştir.” Utanç ve suçluluk, kaşıntıyı yeniden tetikleyebiliyor! ‘Kaşımamak gerektiğini biliyorum ama kendimi durduramıyorum’ ifadesinin, kişinin aslında ne yapması gerektiğini bilmesine rağmen davranışını durduramadığı, yani irade ile dürtü arasında sıkıştığı bir tabloya işaret ettiğini aktaran Aydın, “Psikolojik açıdan bu durum, dürtü kontrolünün zayıfladığı ve kaşıma davranışının obsesif-kompulsif spektrumda değerlendirilebilecek bir hâl aldığı anlamına gelir.” dedi. Kişinin kaşıdıktan sonra utanç, suçluluk ve pişmanlık hissettiğine değinen Aydın, “Bu duygular da yeni bir stres dalgası yaratarak kaşıntıyı tekrar tetikler. Dolayısıyla bu kişinin yaşadığı şey basit bir ‘alışkanlık’ değil, duygusal ve bedensel belirtilerin birbirini beslediği bir kısır döngüdür. Klinik değerlendirmede bu döngünün farkında olmak, kişiyi suçlamak yerine döngüyü kırmaya odaklanmayı gerektirir.” ifadelerini kullandı. Stres ve kaşıntı birbirini besleyen bir kısır döngü oluşturuyor! Stres, kaygı ve öfke gibi duyguların kaşıntıyı ve kaşıma davranışını belirgin biçimde artırabildiğine işaret eden Aydın, “Stres anında hipotalamus-hipofiz-adrenal ekseni harekete geçer; salgılanan maddeler derideki sinir uçlarını ve bağışıklık hücrelerini uyararak kaşıntıyı doğrudan şiddetlendirir. Öte yandan kaşıntı ve kaşıma da kişide gerginlik, uykusuzluk ve sosyal geri çekilme yaratarak ruhsal yükü artırır.” dedi. Böylece psikolojik belirtilerin fiziksel belirtileri, fiziksel belirtilerin de psikolojik belirtileri beslediğini ve bir kısır döngü oluşturduğunu yineleyen Aydın, bu döngüyü anlamanın, tedavide hem cilde hem de duygulara aynı anda müdahale etmenin neden gerekli olduğunu gösterdiğini söyledi. Psikoterapi, kaşıntı–kaşıma döngüsünü kırmaya yardımcı oluyor! Psikoterapinin, kaşıntı–kaşıma döngüsünün duygusal ve davranışsal bileşenlerine müdahale ederek bu döngüyü kırmaya yardımcı olduğuna dikkat çeken Cumali Aydın, “Bilişsel-davranışçı terapi (BDT), kişinin kaşıma dürtüsünü tetikleyen düşünce ve duyguları fark etmesini ve alternatif tepkiler geliştirmesini sağlar.” dedi. Alışkanlık tersine çevirme terapisinin ise kaşıma davranışının yerine cilde zarar vermeyen bir alternatif koymayı öğrettiğini belirten Aydın, “Yapılan meta-analizler bu yaklaşımın egzama şiddetini ve kaşıma sıklığını anlamlı ölçüde azalttığını göstermiştir. Farkındalık temelli stres azaltma (MBSR) ve kabul ve kararlılık terapisi (ACT) gibi yaklaşımlar da kişinin kaşıntı hissiyle daha esnek biçimde baş etmesine yardımcı olur. Son yıllarda EMDR temelli dürtü protokolleri de (EMD-U) umut verici sonuçlar vermektedir.” diye konuştu. Kaşımayı tamamen yasaklamak yerine, döngüyü yönetmek hedeflenmeli! Kaşıma dürtüsünü kontrol etmek için günlük hayatta uygulanabilecek birkaç basit ama etkili yöntem olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Cumali Aydın, sözlerini şöyle tamamladı: “Öncelikle kişinin kaşıma dürtüsünü fark etmesi ve o anda ne yaptığını gözlemlemesi gerekir. ‘Şu an kaşımak istiyorum, ama 10 saniye bekleyeceğim’ gibi küçük bir erteleme denemesi bile dürtünün yoğunluğunu azaltabilir. Cilde soğuk uygulamak, kaşıntılı bölgeye nemlendirici sürmek, elleri meşgul edecek bir nesne tutmak ya da derin nefes egzersizleri yapmak gibi davranışsal alternatifler kullanılabilir. Ayrıca kaşıma dürtüsünün hangi saatlerde ve hangi duygusal durumlarda arttığını kaydetmek, kişinin kendi tetikleyicilerini tanımasına yardımcı olur. Tüm bu yöntemler, kaşımayı tamamen yasaklamak yerine onu daha az zarar verici hâle getirmeyi hedefler; çünkü amaç mükemmeliyet değil, döngüyü yönetilebilir kılmaktır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Meditopia’nın 2026 Yılı İlk Yarı Çalışan   Wellbeing Raporu Açıklandı Haber

Meditopia’nın 2026 Yılı İlk Yarı Çalışan Wellbeing Raporu Açıklandı

Çalışan deneyimi artık performans göstergelerinin yanı sıra, fiziksel, zihinsel ve duygusal iyi oluşun birlikte değerlendirilmesiyle ele alınıyor. Meditopia'nın 2026 yılının ilk yarısını kapsayan Çalışan Wellbeing Raporu da Türkiye'deki çalışanların bütüncül iyi oluş durumunu ortaya koyuyor. 275 şirketten 19 binden fazla çalışanın yanıtlarıyla hazırlanan rapora göre, geçen yıl yalnızca bir ay ‘iyi’ seviyesine ulaşabilen wellbeing skoru, bu yıl ikinci çeyrek boyunca ‘iyi’ seviyesini korudu. Bununla birlikte rapor, mayıs ayının 2026’da çalışanların en fazla zorlandığı dönem olduğunu gösteriyor. Wellbeing skoru yalnızca bu ayda geçen yılın gerisine düşerken, stres ve kaygı seviyeleri de yine yalnızca mayıs ayında geçen yılı aştı. Aynı dönemde uyku skoru yılın en düşük seviyesine geriledi. Rapor, çalışanların iyi oluşunda geçen yıla kıyasla önemli bir toparlanmaya işaret ederken, bu iyileşmenin henüz tüm göstergelere aynı ölçüde yansımadığına ve sürdürülebilirliği için çalışanların ihtiyaç duyduğu alanlara odaklanılması gerektiğine dikkat çekiyor. Stres ve Kaygı Gerilerken, İş Yükü Çalışanları Zorlamaya Devam Ediyor Rapora göre, stres indeksi skoru geçen yılın aynı dönemindeki 66,2 puandan 63,3 puana, kaygı indeksi ise 63,4 puandan 60,1 puana geriledi. Çalışanların stres ve kaygısını artıran faktörlerin başında %65 ile iş hayatı gelirken, bunu maddi ve ekonomik koşullar, yakın ilişkilerde yaşanan problemler ve politik ve toplumsal gelişmeler takip etti. İş yaşamına daha yakından bakıldığında ise çalışanları en fazla zorlayan unsur iş yükü olurken; performans kaygısı, motivasyon düşüklüğü, toksik iş ortamı veya mobbing ile kariyer belirsizliği öne çıkan diğer başlıklar arasında yer aldı. İş yaşamındaki mevcut zorluklara ek olarak, çalışanların %42'si yapay zekanın işlerinde yaratacağı değişiklikleri düşündüğünde kendisini kaygılı hissettiğini belirtirken, en büyük endişenin işlerin veya bazı görevlerin ortadan kalkması olduğu görüldü. Yorgunluk Zirvedeki Yerini Koruyor, Çalışanları Sosyal İlişkiler Ayakta Tutuyor Raporun en dikkat çekici bulgularından biri, yorgunluğun 2026 yılının ilk altı ayında da çalışanların en sık hissedilen duygusu olmayı sürdürmesi oldu. %36,8 ile ilk sırada yer alan yorgunluğu; stresli (%30,2), depresif (%26) ve endişeli (%26) hissetme izledi. Zorlu duygularda dönemsel gerilemeler görülse de bu iyileşmenin huzur ve anda olma hissine aynı ölçüde yansımadığı dikkat çekti. Öte yandan çalışanların %61,5'i, iş yerindeki sosyal çevrelerinin ve destekleyici ilişkilerinin yoğun iş baskısı altında bile duygusal dayanıklılıklarını korumalarına yardımcı olduğunu ifade etti. Çalışanları en çok mutlu eden unsurlar ise aile içi uyum, arkadaş desteği ve ilişki kalitesi gibi yakın ilişkilere dair faktörler oldu. Fiziksel sağlık göstergeleri de çalışanların genel iyi oluşunu etkileyen kritik alanlar arasında yer alıyor. Uyku indeksinin 49, hareket indeksinin ise 37,5 puanda kaldığı rapora göre çalışanlar yılın ilk yarısında günlük ortalama 6.247 adım attı. Çalışanların %51'i hiç egzersiz yapmadığını belirtirken, yalnızca %10'u Dünya Sağlık Örgütü'nün önerdiği düzeyde, haftada en az beş gün ve günde en az 30 dakika egzersiz yaptığını ifade etti. Öte yandan çalışanların zorluklarla baş etmek için en sık başvurduğu yöntemin %38,2 ile hareket etmek olması, fiziksel aktivitenin psikolojik dayanıklılığı destekleyen önemli bir unsur olduğunu ortaya koydu. Raporda ayrıca, spor ve wellness merkezlerine erişim sağlayan Meditopia WellnessPass’i kullanan çalışanların hareket skorlarının kullanmayanlara göre %20 daha yüksek olduğu belirtilirken, bu bulgunun hareketi teşvik eden çalışan yan haklarının olumlu etki yaratma potansiyeline işaret ettiği vurgulandı. “İyileşmenin Kalıcı Olması İçin Çalışanların Gerçek İhtiyaçlarına Odaklanmak Gerekiyor” 2026 yılı ilk yarı Çalışan Wellbeing Raporu’nun sonuçlarını değerlendiren Meditopia İçerik ve Araştırma Direktörü Uzman Psikolog Gözde Ertekin, “2026'nın ilk yarısı ilk bakışta iyi haberlerle açılıyor. Esenlik skoru "iyi" sınırına yükseldi, stres ve kaygı geçen yıla göre belirgin biçimde geriledi. Bu tablo yalnızca bizim örneklemimize özgü değil: Gallup'un 2026 küresel iş yeri araştırması da çalışan iyi oluşunun üç yılın ardından ilk kez iyileşmeye başladığını gösteriyor. Yani buradaki iyileşme, daha geniş çaplı bir olumlu eğilimle aynı yönde ilerliyor.” açıklamasında bulundu. Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi ise “Raporumuz, 2026 yılının ilk yarısında çalışanların bütüncül iyi oluşunda olumlu bir gelişmeye işaret ederken, bu gelişimin henüz kırılgan olduğunu da açıkça ortaya koyuyor. Çalışanların en sık hissettiği duygunun hala yorgunluk olması, stres ve kaygının yüksek seviyelerini koruması ve fiziksel sağlık göstergelerinin gelişime ihtiyaç duyması, çalışan deneyiminin tek bir göstergeyle değerlendirilemeyeceğini gösteriyor. İş yükü, uyku düzeni, hareket alışkanlıkları, sosyal ilişkiler ve psikolojik dayanıklılık birbirini doğrudan etkileyen unsurlar olarak birlikte ele alınmalı. Bu nedenle kurumların çalışanlarını düzenli olarak dinlemesi, dönemsel riskleri önceden tespit etmesi ve ihtiyaçlara uygun bütüncül wellbeing uygulamaları geliştirmesi, kalıcı bir iyi oluş kültürü oluşturmanın en önemli adımlarından biri. Raporumuz, çalışanların ihtiyaçlarının yıl boyunca aynı kalmadığını da açıkça ortaya koyuyor. Özellikle mayıs ayında birçok göstergede aynı anda görülen değişim, çalışanların iyi oluşunun düzenli olarak izlenmesi ve destek mekanizmalarının doğru zamanda devreye alınmasının önemini gösteriyor. Hareketi teşvik eden uygulamalar, iş yerindeki sosyal bağları güçlendiren yaklaşımlar ve çalışanların dinlenmesine alan açan kurum kültürü, bu olumlu gelişimin sürdürülebilir hale gelmesinde belirleyici rol oynuyor. Meditopia olarak kurumların çalışanlarının değişen ihtiyaçlarını veriye dayalı içgörülerle daha iyi anlamalarını sağlayan ve kişiselleştirilmiş wellbeing çözümleriyle sürdürülebilir bir iyi oluş kültürü oluşturmalarına destek olmaya devam ediyoruz.” şeklinde konuştu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir Haber

Kontrolsüz Hayal Kurma Gerçek Yaşamdan Uzaklaştırabilir

Hayal kurmanın sağlıklı bir zihinsel süreç olduğunu ancak sorunun hayal dünyasının kişinin gerçek yaşamının yerini almaya başlamasıyla ortaya çıktığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Sıradan hayal kurma genellikle kısa süreli ve işlevseldir. Ancak Maladaptive Daydreaming’de kişi saatlerini hayal dünyasında geçirebilir ve bu durum günlük işlevselliğini olumsuz etkileyebilir” açıklamasında bulundu. Travmatik yaşantılar, yalnızlık, duygusal ihmal, stres, kaygı, depresyon ve gerçek yaşamda karşılanamayan psikolojik ihtiyaçların, yoğun hayal kurma davranışı açısından önemli risk faktörleri arasında yer aldığını vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Jülide Unutmaz, “Bazı kişiler için hayal kurma, duygusal zorluklarla baş etmeye yardımcı olan bir mekanizmaya dönüşebilir. Ancak bu davranış yoğunlaştığında kişinin ders, iş ve sosyal ilişkilerindeki performansında düşüş görülebilir; sosyal geri çekilme, yalnızlaşma ve zaman yönetimi sorunları ortaya çıkabilir” dedi. Farklı psikolojik rahatsızlıklarla karıştırılabilir Yoğun hayal kurma davranışının; dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, obsesif kompulsif belirtiler, depresyon ve dissosiyatif belirtiler gibi farklı psikolojik durumlarla karıştırılabileceğine dikkat çeken Unutmaz, “Buradaki temel ayırt edici özellik, kişinin yoğun ve sürükleyici hayal dünyalarına dalmasıdır. Bu nedenle sürecin doğru değerlendirilmesi ve kişinin gerçek yaşamla bağını güçlendirecek adımlar atması önem taşır. Psikoterapi desteği almak, günlük bir rutin oluşturmak, farkındalık çalışmaları yapmak ve fiziksel aktiviteyi artırmak faydalı olabilir. Bununla birlikte hayal kurmayı tetikleyen durumların fark edilmesi ve sosyal ilişkilerin güçlendirilmesi de sürece katkı sağlar. Hayal kurma nedeniyle eğitim, iş, ilişkiler veya günlük yaşam belirgin biçimde etkilenmeye başladığında ve kişi bu durumu kontrol etmekte zorlandığını hissettiğinde, alışkanlığın ruhsal sağlık açısından riskli bir noktaya ulaştığı ve profesyonel bir desteğe ihtiyaç duyulduğu söylenebilir” dedi. Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Uzman Psikolog Jülide Unutmaz, Maladaptive Daydreaming’in en sık görülen belirtilerini şöyle sıraladı: Saatler sürebilen yoğun ve sürükleyici hayaller kurma Hayal dünyasına girmeyi tetikleyen müzik, yürüyüş veya tekrarlayan hareketler gibi ritüeller geliştirme Gerçek hayata, işe veya derse odaklanmakta güçlük yaşama Hayal kurmayı kontrol etmekte veya durdurmakta zorlanma Günlük görevleri ve sorumlulukları erteleme Hayal dünyasının gerçek yaşamdan daha çekici ve tatmin edici gelmesi Hayal kurarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmeme Sosyal ilişkilerden ve günlük etkinliklerden geri çekilmeHayal kurmanın kesintiye uğraması durumunda huzursuzluk yaşama Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Aşırı Terleme Pek Çok Hastalığın Belirtisi Olabilir Haber

Aşırı Terleme Pek Çok Hastalığın Belirtisi Olabilir

Ancak bazı kişilerde ter bezleri, herhangi bir fiziksel aktivite, sıcak ortam veya belirgin bir neden olmaksızın da aşırı çalışabilmekte. Bu durumda ortaya çıkan terleme, günlük yaşamı ve sosyal hayatı olumsuz etkileyebilecek düzeylere ulaşabiliyor. Öyle ki, sorun bazı bireylerde kıyafet değiştirmeyi gerektirecek veya günlük aktiviteleri zorlaştıracak kadar yoğun oluyor. Hastalığın en sık görüldüğü yerler ise; avuç içleri, ayak tabanları, koltuk altları ve yüz bölgesi şeklinde sıralanıyor. Neden Aşırı Terliyoruz? Aşırı terleme; genetik yatkınlık, enfeksiyonlar, diyabet, tiroit hastalıkları, obezite ve kalp yetmezliği gibi sağlık sorunlarının yanı sıra menopoz ve hamilelik gibi hormonal değişimlere bağlı olarak ortaya çıkabilen bir durum. Hastalıktan bağımsız görülen primer bölgesel aşırı terleme genellikle ısı artışı, egzersiz, stres ve genetik faktörler nedeniyle tetiklenebiliyor. Bir hastalığa bağlı oluşan sekonder aşırı terleme ise; obezite, diyabet, tiroit hastalıkları, menopoz, hamilelik, gut hastalığı, sinir sistemi bozuklukları, alkol kullanımı veya alkolizm, solunum ve kalp yetmezliği gibi nedenlerle ortaya çıkıyor. Belirtiler Çocuk ve Yetişkinlerde Farklı Aşırı terlemenin belirtileri, hastalığın primer veya sekonder olmasına, hatta yaş gruplarına göre farklılık gösterebiliyor. Ciltte belirgin ıslaklık ve sürekli nem hissi, kıyafetlerde sık sık oluşan ter kaynaklı nemlenme, vücut kokusunda artış, zamanla ciltte tahriş, kaşıntı veya enfeksiyon eğilimi ve terlemenin genellikle çift taraflı ve benzer şiddette olması genellikle sıkça görülen belirtilerdir. Çocukluk dönemindeki aşırı terleme, yazı yazarken kâğıdın ıslanması, bilgisayar klavyesi kullanımında zorlanma veya piyano gibi enstrümanları çalarken elin kayması gibi işlevsel sorunlara yol açabilirken, erişkinlerde daha çok sosyal etkiler ön plandadır. Bu dönemde kişiler el sıkışmaktan kaçınma, sosyal ortamlarda rahatsızlık hissetme gibi durumlar yaşayabiliyor. İleri düzey vakalarda, ellerin silinmesine rağmen saniyeler içinde yeniden terleme oluşabilirken, nadiren de olsa el bileklerinden itibaren renk değişiklikleri ve ciltte pullanma gibi dermatolojik bulgular da aşırı terlemeyle ilişkili olabiliyor. Aşırı terleyen kişilerin öncelikli başvuracağı tıbbi alanlar dahiliye ve dermatolojidir. Ancak altta yatan nedenlerden şüphe duyulması halinde endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları, nöroloji veya ilgili branşlara yönlendirme yapılabilir. Hastalığın tanısı çoğu zaman hastanın öyküsü ve fizik muayenesi ile konabilirken; tanı sürecinde kan testleri, tiroit fonksiyon değerlendirmeleri, kan şekeri ölçümleri ve hormonal incelemeler gibi laboratuvar tetkikleri yapılabilir. Böylece sekonder aşırı terlemeye neden olabilecek diyabet, tiroit hastalıkları veya hormonal bozukluklar gibi durumlar dışlanarak tanı daha net hale getirilebilir. Aşırı Terlemenin Tedavisinde Botoks da Kullanılıyor İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Meral Maralcan, aşırı terleme tedavisinin hastalığın tipine, şiddetine, etkilenen bölgeye ve altta yatan nedene göre kişiye özel planlandığını söylüyor. Buna göre sekonder aşırı terlemede öncelik, terlemeye neden olan diyabet, tiroit hastalıkları gibi temel sağlık sorunlarının tedavi edilmesidir. Primer bölgesel aşırı terleme vakalarında ise hastanın ihtiyacına göre farklı tedavi seçenekleri değerlendirilmekte. Tedavinin ilk basamağında genellikle terlemeyi azaltmaya yönelik krem ve deodorant gibi ürünler tercih edilir. Bu ürünler ter bezlerinin çıkış noktalarını geçici olarak etkileyerek terleme miktarını azaltmayı destekler. Özellikle hafif ve orta şiddetteki vakalarda etkili sonuçlar sağlayabilir. Bir diğer yaygın yöntem ise botoks tedavisidir. Botulinum toksini, terlemeye neden olan sinir iletimini geçici olarak bloke ederek ter bezlerinin aktivitesini azaltır. Özellikle koltuk altı bölgesinde daha uzun süreli etki sağlarken el bölgesinde etkisi genellikle birkaç ay sürebilir. Bu yöntemlerden yeterli fayda sağlanamadığında, özellikle el ve ayak terlemelerinde düşük seviyeli elektrik akımı ile uygulanan tedavi yöntemlerinden yararlanılabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Psikologlar Görünmeyen Dengeyi Kuruyor! Haber

Psikologlar Görünmeyen Dengeyi Kuruyor!

Ruh sağlığının bedensel, zihinsel ve sosyal boyutlarıyla bütüncül bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır.” dedi. Psikolojik desteğin sadece kriz anlarında değil, kendini tanıma ve yaşamı güçlendirme sürecinde de önemli olduğuna dikkat çeken Taşkın, psikoloğa gitmenin bir ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci olduğunu vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, 10 Mayıs Psikologlar Günü kapsamında psikologların ruh sağlığını koruma, iyileştirme ve güçlendirme sürecindeki rolünden bahsetti. Psikologlar yalnızca sorun çözmüyor! Sağlığın yalnızca bedensel iyilik hali değil zihinsel, duygusal ve sosyal boyutlarıyla bir bütün olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikologlar tam da bu bütünlüğün görünmeyen ama belirleyici kısmında çalışır.” dedi. Psikoloğun sağlık sistemi içindeki temel rolünü açıklayan Taşkın, “Psikoloğun temel rolü, bireyin düşünce, duygu ve davranış süreçlerini bilimsel yöntemlerle değerlendirerek ruh sağlığını korumak, geliştirmek ve bozulduğunda yeniden yapılandırmaktır. Biz yalnızca ‘sorun çözmeyiz’ aynı zamanda kişinin içsel kaynaklarını fark etmesine ve daha işlevsel bir yaşam kurmasına eşlik ederiz.” diye konuştu. Ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırıyor! Ruh sağlığı alanının doğası gereği multidisipliner bir yapıya sahip olduğunu ifade eden Özgenur Taşkın, “Psikiyatristler medikal değerlendirme ve gerektiğinde farmakolojik tedavi yürütürken, psikologlar psikoterapi ve psikolojik değerlendirme süreçlerini üstlenir. Gerektiğinde hekimler, sosyal hizmet uzmanları, fizyoterapistler gibi diğer profesyonellerle iş birliği yaparak kişiye bütüncül bir bakım sunulur. Bu ekip çalışması, tedavi etkinliğini doğrudan artırır.” dedi. Psikolojik değerlendirme sürecinin işleyişine değinen Taşkın, “Klinik görüşme, gözlem ve bilimsel geçerliliği olan testlerin birlikte kullanıldığı sistematik bir süreçtir. Amaç sadece tanı koymak değil; bireyin güçlü yönlerini, zorlanma alanlarını ve ihtiyaçlarını anlamaktır. Bu süreç kişiye özel bir yol haritası oluşturmanın temelidir.” açıklamasını yaptı. Psikoloğa gitmek ‘son çare’ değil, farkındalık ve kendine yatırım süreci! Bilinenin aksine psikoloğa gitmek için ‘çok ciddi bir sorun’ olması gerekmediğine dikkat çeken Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Psikoloğa gitmek bir ‘son çare’ değil, bir farkındalık ve kendine yatırım sürecidir. İnsanlar yalnızca kriz anlarında değil kendilerini daha iyi tanımak, ilişkilerini güçlendirmek veya yaşam kalitelerini artırmak için de psikolojik destek alabilir.” dedi. Psikologlara dair toplumda hala yanlış inanışlar olduğunu kaydeden Taşkın, şunları söyledi: “En sık karşılaştığımız yanlış inanışlardan biri, psikoloğun ‘akıl okuduğu’ ya da ‘sadece nasihat verdiği’ düşüncesidir. Oysa psikologlar bilimsel yöntemlerle çalışır ve danışanın aktif katılımını esas alır. Bir diğer yanlış inanış da psikoloğa gitmenin ‘zayıflık’ göstergesi olduğudur. Gerçekte bu, kişinin kendine karşı sorumluluk alabilme kapasitesinin bir göstergesidir.” Psikolojik destek tedaviye uyumu arttırıyor ve iyileşme sürecini hızlandırıyor! Günümüzde stres, kaygı, depresyon ve tükenmişlik gibi ruhsal sorunlar giderek yaygınlaştığına işaret eden Taşkın, “Bunun yanı sıra kronik hastalıklarla yaşayan bireylerin psikolojik yükü de artıyor. Psikologlar bu noktada hem önleyici hem de iyileştirici rol üstlenerek sağlık sisteminin sürdürülebilirliğine katkı sağlıyor.” dedi. Psikolojik durumun, fiziksel iyileşme sürecini de doğrudan etkilediğini aktaran Taşkın, “Örneğin kaygı ve depresyon, tedaviye uyumu düşürebilir stres ise bağışıklık sistemini zayıflatabilir. Psikolojik destek alan bireylerde tedaviye uyumun arttığını, yaşam kalitesinin yükseldiğini ve iyileşme sürecinin daha sağlıklı ilerlediğini görüyoruz.” şeklinde konuştu. Destek ihtiyacını fark etmek psikolojik dayanıklılığın ilk adımı! Psikoloğu, ‘bireyin iç dünyasını anlamlandırmasına yardımcı olarak ruhsal dengeyi kuran ve bu denge üzerinden genel sağlığı destekleyen profesyonel’ olarak tanımlayan Klinik Psikolog Özgenur Taşkın, “Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir alan değil; yaşam kalitesinin temelidir. Destek almak bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı fark etmek güçsüzlük değil, psikolojik dayanıklılığın ilk adımıdır.” diyerek sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hamilelikte Ağrı Kesici Kullanımı Otizme Neden Olur Mu? Haber

Hamilelikte Ağrı Kesici Kullanımı Otizme Neden Olur Mu?

Özellikle sosyal medya ve çeşitli açıklamalar, bilimsel gerçeklikten uzak yorumlarla kafa karışıklığına neden olabiliyor. Uzmanlar, doğru bilgiye ulaşmanın ve tedavi kararlarını hekimle birlikte vermenin önemine dikkat çekiyor. Memorial Ataşehir Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Bölümü’nden Uzm. Dr. Burcu Ece Kök Özyürek, gebelikte ağrı kesici kullanımı ve otizmle ilişkisine dair bilgiler verdi. Tedaviden kaçınmak daha büyük risk oluşturabilir Gebelikte kullanılan ağrı kesicilerin otizme yol açabileceğine dair iddialar her zaman gündeme gelmektedir. Bu tür söylemler, özellikle anne adaylarında her zaman ciddi bir kaygı oluşturur. Gebelik zaten başlı başına hassas bir süreçtir ve yanlış ya da eksik bilgiler bu dönemi gereksiz yere daha zor hale getirebilir. Burada önemli bir denge var. Sadece endişe nedeniyle tedaviden kaçınmak, bazen ilacın kendisinden daha fazla risk yaratabilir. Gebelikte ateşin kontrol altına alınmaması ya da şiddetli ağrının tedavi edilmemesi hem anne hem de bebek açısından olumsuz sonuçlara yol açabilir. Bu nedenle “hiç kullanmamak daha güvenlidir” yaklaşımı her zaman doğru değildir. Bilimsel veriler endişeyi desteklemiyor Burada en önemli soru şu: Bilimsel veriler bu iddiaları destekliyor mu? The Lancet Obstetrics, Gynaecology & Women’s Health dergisinde yayımlanan geniş kapsamlı bir analiz, bu konuyu detaylı şekilde ele aldı. Çok sayıda çalışmanın birlikte değerlendirildiği bu araştırmada, gebelikte parasetamol kullanımının çocuklarda otizm, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) veya zihinsel gelişim sorunlarıyla anlamlı bir ilişkisi gösterilmedi. Bu sonuçlar, mevcut tıbbi kılavuzlarla da uyumlu. Parasetamol, gebelikte ateş ve ağrı tedavisinde güvenli kabul edilen ve sıklıkla ilk tercih edilen ilaçlardan biri olmaya devam etmektedir. Her gebelik özeldir kararı doktorunuzla verin Her anne adayının sağlık durumu farklıdır. Bu yüzden ilaç kullanımıyla ilgili kararlar genel bilgilerle değil, kişiye özel değerlendirmelerle verilmelidir. Bir ilacı kullanıp kullanmama kararını sosyal medyaya göre değil, sizi takip eden hekiminizle birlikte verin. Çünkü doğru karar, risk ve faydanın birlikte değerlendirilmesiyle ortaya çıkar. Stres ve kaygı da sağlığı etkiler Gebelik yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda duygusal olarak da hassas bir dönemdir. Artan stres ve kaygının, hem anne hem de bebek üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilimsel olarak biliniyor. Yanlış bilgilerle oluşan gereksiz korkular, anne adaylarının ihtiyaç duydukları tedaviden uzaklaşmasına neden olabilir. Otizmin tek bir nedeni yok Otizm spektrum bozukluğu, tek bir nedene bağlı gelişen bir durum değildir. Genetik ve çevresel birçok faktörün birlikte rol oynadığı karmaşık bir süreçtir ve hala araştırılmaktadır. Bu nedenle tek bir ilacı sorumlu göstermek bilimsel gerçeklerle örtüşmez. Gebelikte karşılaştığınız her sağlık durumunda en doğru yaklaşım; güvenilir bilgiye dayanmak ve hekiminizle birlikte hareket etmektir. Doğru bilgi sizi gereksiz kaygıdan korur; doğru tedavi ise hem sizi hem bebeğinizi korur. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor” Haber

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor”

Oysa bilimsel araştırmalar, öfkenin insanın çevresine uyum sağlamasında, engelleri aşmasında ve harekete geçmesinde kritik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Öfke, doğru yönetildiğinde yıkıcı değil, aksine motive edici ve işlevsel bir güç haline gelebiliyor. Araştırmalar, toplumun düşündüğünün aksine dünyanın giderek daha “öfkeli” değil, daha ziyade “kaygılı ve üzgün” hale geldiğini gösteriyor. Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Kurt, “113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan analizler, son yıllarda duygusal sıkıntının arttığını ancak öfke seviyelerinde anlamlı bir değişim olmadığını ortaya koyuyor. Asıl sorun öfkenin varlığı değil, nasıl ifade edildiği. Öfkenin insani ve evrensel nitelikte temel bir duygu olduğunu unutmamamız lazım. Öfke ifade edilmesi gereken, bastırılmaması gereken bir duygudur. Eğer öfke kontrol edilemezse ve kronik hale gelmeye başlarsa bireye ya da başka birisine zarar vermeye başlar. Öfkeyi sağlıklı bir şekilde kontrol altına almak ise mümkün” diyerek öfke yönetimiyle ilgili önemli bilgiler veriyor… Öfke, psikoloji araştırmalarında mutluluk, üzüntü, korku, iğrenme ve şaşkınlık ile birlikte altı temel duygu kategorisinden biri olarak kabul ediliyor. Buna rağmen popüler kültürde sürekli pozitif kalma baskısı öfkeyi “zararlı” bir duygu gibi konumlandırıyor. Prof. Dr. Murat Kurt bu yanlış algıya dikkat çekerek, “Sanki her an pozitif kalınması, olumsuz hislerin bir kenara itilmesi ve öfkenin her zaman bastırılması gereken yıkıcı bir duygu olarak ele alınması gerektiği vurgulanıyor. Oysa öfke, bizim değişen çevresel koşullara uyum sağlamamıza yardımcı olan, karşımıza çıkan engelleri aşmamıza yardımcı olan evrimsel değeri yüksek motive edici bir duygudur. Öfke, halk arasında sanki saldırganlıkla eş değermiş gibi algılanıyor. Öfke bir duygudur, saldırganlık ise bu duygunun kontrol edilmeden açığa çıkmış bir davranış formudur” diyor. Beyinde Öfke Nasıl Kontrol Ediliyor? Texas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Heather Lench ve ekibinin 2023 yılında yayımladığı kapsamlı çalışma, öfkenin performansı artıran motive edici bir duygu olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle zorlayıcı görevlerde öfke, bireyi “eyleme hazırlık” durumuna sokuyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Özellikle zorluk düzeyinin yüksek olduğu görevlerde öfke motive edici bir rol üstlenir; ancak bu durum bazen bireylerin etik kuralları ihlal etmesine ya da ahlaki normların dışına çıkmasına neden olabilir” diyor. Beyin, öfke karşısında otomatik ve kontrolsüz bir patlama yaratmıyor; aksine bir denge mekanizması kuruyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Beynimizdeki Amigdala bölgesi tehdit veya engel algılandığında duygusal tepkiyi ateşler. Ancak aynı anda ventromedial prefrontal korteks devreye girerek bu tepkiyi kontrol eder ve yönetir” diyor. Alkol ve madde kullanımının bu dengeyi bozduğunu belirten Prof. Dr. Murat Kurt, “Bu maddeler kontrol mekanizmasını devre dışı bırakır ve amigdalanın tek başına hareket etmesine neden olur” diyor. Öfke, Yıkıcı Bir Boyuta Ulaşmamalı Öfke genellikle bir hedefin engellenmesi, beklenen bir ödülün alınamaması, haksızlığa uğrama, tehdit edilme veya başkalarının planlarımızı etkilemesi sonucu ortaya çıkıyor. Bunun yanında uykusuzluk, sosyal dışlanma ve stres de öfkeyi tetikleyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bir olayı nasıl algıladığımız ve nasıl yorumladığımızla doğrudan ilişkilidir; bu nedenle oldukça öznel ve kişiye özgü bir duygudur” diyor. Öfke; üzüntü, korku veya depresyon gibi geri çekilmeye neden olan duyguların aksine bireyi harekete geçirir. Bir başka deyişle öfke bir “yaklaşma duygusudur.” Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bireyi pasif bir bekleyişten çıkarıp aktif bir eyleme iter; sınırların korunmasına, adaletsizliğe karşı harekete geçilmesine yardımcı olur. Öfkenin kendisi aslında “kötü” bir duygu değildir. Esas olan öfkenin nasıl ifade edildiğidir, bir başka deyişle öfkeyi dışarıya nasıl yansıttığımız ve öfkenin tetiklediği davranışların yıkıcı bir boyuta dönüşüp dönüşmemesi önemlidir. Böyle baktığımızda öfkenin bireyler açısından işlevsel bir değeri vardır. Bireyi motive eder, engellerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olur, sınırların korunmasına yardımcı olur, adaletsizliğe karşı bireyi harekete geçirir” şeklinde konuşuyor. Dünya Öfkeli Değil, Daha Ziyade Kaygılı Ve Üzgün Davranışsal bilimler ve psikoloji alanlarında önemli araştırmaları olan bilim insanları Dr. Michael Daly ve Dr. Lucia Macchia tarafından 113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan geniş çaplı analiz, 2009-2021 yılları arasında küresel duygusal sıkıntının %25’ten %31’e çıktığını gösteriyor. Ancak öfke seviyelerinde yalnızca %1.61’lik, istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir değişim gözleniyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Aslında daha öfkeli bir dünyada değil, daha ziyade kaygılı ve üzgün bir dünyada yaşıyoruz. Araştırmalar duygusal sıkıntılardaki artışın özellikle düşük eğitim ve gelir seviyesine sahip gruplarda daha belirgin olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum ise ekonomik güvensizliğin ve toplumsal istikrarın bozulmasının biyolojimizi nasıl doğrudan etkilediğinin bir kanıtıdır” diyor. Önemli Olan Öfkeyi Sağlıklı Bir Şekilde İfade Etmek Öfke evrensel ve insani bir duygudur; bastırılması değil, sağlıklı bir şekilde ifade edilmesi gerekir. Kontrol edilemediğinde ise saldırganlığa dönüşebilir ve hem bireye hem çevresine zarar verebilir. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfkenin en yıkıcı formu saldırganlıktır. Esas olan, öfkeyi yıkıcı bir davranışa dönüştürmeden sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir” diyor. Saldırganlığın, bir başkasına bağırmaktan fiziksel olarak zarar vermeye kadar uzanan geniş yelpazedeki birçok davranışı kapsadığına dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Saldırganlık sadece başkalarına değil bizzat bireyin kendisine yönelik de olabilir. Öfkenin sağlıklı bir şekilde ifade edilememesi, hele bu durumun kronikleşmesi yani sürekli olarak öfkenin bastırılması bireyin kendisine zarar verir; psikosomatik hastalıklara ve depresyona yol açabilir. Esas olan öfkeyi, işlevsel olmayan yıkıcı bir saldırganlığa dönüştürmeden, sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir. Aile içerisinde ve toplumda bireylerin kendisini ifade etmelerine fırsat verildiğinde ve diğerlerinin de yaşam alanlarına saygının esas tutulduğu toplumlarda, öfke sağlıklı bir şekilde ifade edilebilir. Bu durum, toplumun ve bireylerin gelişmesi için itici bir güç kaynağı bile olabilir” şeklinde konuşuyor. Öfke Kontrol Edilebilir Öfke kontrolü öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri aslında. Prof. Dr. Murat Kurt, “İlk adım, ‘şu an öfkeliyim’ diyebilmek. Eğer bunu kendinize ifade edebilirseniz öfkenin yıkıcı etkilerini kontrol edebilirsiniz. Böylelikle dikkatinizi o an öfkelendiğiniz şeyden başka bir şeye çekebilirsiniz. İkinci aşamada; öfkelendiğiniz ana eşlik eden ya da öfkelenmenize neden olan düşüncelerinizi sorgulayın; düşüncelerinizin, o anki inanışlarınızın abartılı olup olmadığını değerlendirin. Üçüncü aşamada, sizi öfkelendiren şeyleri, yani tetikleyicileri tanıyın. Eğer öfkelendiren şeyleri önceden bilirseniz, kendiniz için olası eylem senaryoları hazırlayabilirsiniz ve böylelikle hazırlıksız yakalanmamış olursunuz. Bir sonraki adım ve en önemlisi; tepkiyi yani dürtüyü kontrol etmek. Öfkelendiren şeye hemen o an tepki vermek mi gerekiyor? Birkaç saniye geç tepki vermek bile öfkenin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi için yeterli bir zaman sağlayabilir. Bu zaman zarfında öfkeyi kontrol etmediğinde başına gelebilecek olası kötü senaryoları gözden geçirebilir, alternatif davranışlar geliştirebilir ve böylelikle dürtü kontrolü sağlayabilirsiniz” diyor. Profesyonel desteğin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke güçlü ama yönetilmesi zor bir duygudur. Bu nedenle öfke kontrolünde zorlanan bireyler psikolojik destek almaktan çekinmemelidir. Psikolojik destek ile birlikte saldırganlığa yol açabilecek hatalı inançlar ve düşünceler ile yıkıcı davranışlar kontrol altına alınabilir” şeklinde konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.