Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Su Stresi

Kapsül Haber Ajansı - Su Stresi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Su Stresi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Fidan Dikimi Nasıl? Ne Zaman Yapılır?  Fidan Bakımının Püf Noktaları... Haber

Fidan Dikimi Nasıl? Ne Zaman Yapılır? Fidan Bakımının Püf Noktaları...

Doğru fidan seçimi, uygun dikim zamanı, toprak hazırlığı, sulama ve bakım uygulamaları, fidanın gelişimini doğrudan etkiliyor. Peki, fidan dikimi ne zaman yapılır? Sonbaharda mı yoksa ilkbaharda mı fidan dikmek daha doğru? Yeni dikilen fidan kaç günde bir sulanmalı? Fidan dikimi, amatör bahçe meraklılarından profesyonel meyve üreticilerine kadar geniş bir kesimi ilgilendiriyor. Özellikle meyve fidanı dikimi, zeytin fidanı yetiştiriciliği, ceviz fidanı dikimi ve bahçe düzenlemesi gibi alanlarda doğru yöntemlerin uygulanması büyük önem taşıyor. Uzmanların temel yaklaşımı ise fidan dikiminde tek bir takvimden ziyade bölgenin iklim koşullarının, fidan türünün ve toprağın özelliklerinin birlikte değerlendirilmesi gerektiği yönünde. Fidan Dikimi Ne Zaman Yapılır? En Uygun Aylar Hangileri? Fidan dikiminde en önemli konuların başında doğru zamanlama geliyor. Türkiye'de fidan dikimi için genel olarak sonbahar sonu ile ilkbahar başı arasındaki dönem uygun kabul ediliyor. Ancak bu zaman aralığı, dikilecek fidanın açık köklü veya tüplü olmasına ve bölgenin iklim özelliklerine göre değişiyor. Yaprak döken meyve ağaçlarının açık köklü fidanları, genellikle bitkinin dinlenme döneminde dikiliyor. Ilıman bölgelerde kasım ve aralık aylarından başlayarak kış boyunca dikim yapılabilirken, sert kış koşullarının yaşandığı bölgelerde ilkbahar başı daha güvenli bir seçenek olabiliyor. Toprağın donmuş veya aşırı suya doymuş olmaması, dikim sırasında dikkat edilmesi gereken temel koşullar arasında bulunuyor. Ayrıca aşırı sıcak, kurak ve rüzgârlı havalarda yapılan dikimler, özellikle yeni fidanların su kaybını artırabiliyor. Sonbaharda Fidan Dikilir mi? Sonbahar, birçok ağaç türü için uygun dikim dönemlerinden biri olarak öne çıkıyor. Özellikle kışları ılıman geçen bölgelerde, sonbaharda dikilen fidanların kökleri ilkbahardaki aktif büyüme dönemi öncesinde yeni ortamlarına uyum sağlama fırsatı bulabiliyor. Toprak sıcaklığının kök gelişimine elverişli olduğu dönemlerde yapılan dikimler, fidanın sonraki büyüme sezonuna daha hazırlıklı girmesine yardımcı olabiliyor. Bununla birlikte sonbahar dikimi her bölge ve her fidan türü için aynı avantajı sağlamıyor. Şiddetli donların görüldüğü bölgelerde, soğuğa hassas türlerin dikiminde ilkbaharın beklenmesi gerekebiliyor. İlkbaharda Fidan Dikimi Nasıl Yapılır? Kış aylarının sert geçtiği bölgelerde ilkbahar, fidan dikimi için önemli bir alternatif oluşturuyor. Toprağın işlenebilir hale gelmesi ve şiddetli don riskinin azalmasıyla birlikte dikim çalışmalarına başlanabiliyor. Özellikle açık köklü ve yaprak döken meyve fidanlarında, tomurcukların belirgin şekilde uyanmasından önce dikim yapılması tercih ediliyor. Böylece fidanın yeni yerine uyum sağlaması için uygun bir başlangıç dönemi oluşturulabiliyor. Ancak ilkbahar dikimlerinde sıcaklıkların hızla yükselmesi ve yağışların azalması durumunda sulama ihtiyacı artabiliyor. Bu nedenle ilkbaharda dikilen fidanların ilk büyüme sezonunda düzenli takip edilmesi gerekiyor. Açık Köklü ve Tüplü Fidan Arasındaki Fark Nedir? Fidan satın alırken karşılaşılan en önemli ayrımlardan biri açık köklü ve tüplü fidan seçimi oluyor. Açık köklü fidanlar, kökleri topraklı bir kap içerisinde bulunmadan satışa sunulan bitkilerden oluşuyor. Bu fidanlar genellikle yaprak dökümünden sonraki dinlenme döneminde sökülüyor ve uygun koşullarda dikiliyor. Köklerin dikim öncesinde kurumasını önlemek, başarı açısından büyük önem taşıyor. Tüplü fidanlar ise kök sistemi toprak veya uygun yetiştirme ortamıyla birlikte kap içerisinde bulunan fidanları ifade ediyor. Kök bütünlüğü korunduğu için yılın daha geniş bir bölümünde dikilebiliyorlar. Ancak tüplü fidanların her mevsimde aynı başarıyla yetişeceği düşünülmemeli. Yazın aşırı sıcak günlerinde yapılan dikimlerde su stresi ve köklerin zarar görme riski artabiliyor. Bu nedenle tüplü fidanlarda da ılıman hava koşulları tercih ediliyor. Fidan Dikimi Nasıl Yapılır? Doğru Dikimin Püf Noktaları Sağlıklı bir fidan yetiştirmenin temelinde doğru dikim tekniği bulunuyor. İlk aşamada dikim yapılacak alanın güneşlenme durumu, toprak yapısı, drenaj koşulları ve fidanın ilerleyen yıllarda ulaşacağı büyüklük değerlendirilmeli. Dikim çukuru, fidanın köklerinin rahatça yerleşebileceği genişlikte hazırlanmalı. Özellikle köklerin çevre toprağa doğru gelişebilmesi için çukurun yeterince geniş olması önem taşıyor. Ancak fidanın gereğinden fazla derine yerleştirilmesi kök boğazı sorunlarına neden olabiliyor. Fidanın kök boğazı, uygun dikim seviyesinde tutulmalı; aşılı fidanlarda aşı noktası toprağın altında bırakılmamalı. Kapta yetiştirilen fidanlarda köklerin aşırı derecede dolanmış olup olmadığı da kontrol edilmeli. Fidan yerleştirildikten sonra çukur, çıkarılan uygun toprakla doldurulmalı ve kök çevresinde büyük hava boşlukları kalmayacak şekilde hafifçe bastırılmalı. Dikimin ardından kök bölgesinin yeterince ıslanmasını sağlayacak can suyu verilmeli. Rüzgâra açık alanlarda veya desteğe ihtiyaç duyan fidanlarda uygun bir herek kullanılabilir. Ancak bağlama malzemelerinin gövdeyi sıkıştırmamasına dikkat edilmeli. Meyve Fidanı Dikiminde Nelere Dikkat Edilmeli? Elma, armut, şeftali, erik, kiraz, kayısı ve ceviz gibi meyve ağaçlarının yetiştirilmesinde fidan seçimi büyük önem taşıyor. Her meyve türünün iklim, toprak, soğuklanma ve güneşlenme ihtiyacı farklılık gösterebiliyor. Örneğin elma ve armut gibi meyve türlerinde çeşit ve anaç seçimi, ağacın gelişimini ve verim potansiyelini etkileyebiliyor. Kiraz ve bazı elma çeşitlerinde ise uygun tozlayıcı çeşitlerin bulunması meyve tutumu açısından önemli olabiliyor. Zeytin fidanı dikiminde don riski ve toprak drenajı öne çıkarken, ceviz fidanı yetiştiriciliğinde derin ve iyi drene olan topraklar ile ilkbahar geç donları dikkate alınmalı. Profesyonel meyve bahçesi kuracak üreticilerin yalnızca fidan fiyatına veya çeşidin popülerliğine göre karar vermemesi gerekiyor. Bölgenin iklim koşulları, sulama olanakları, toprak analizi, anaç özellikleri ve bahçe tesis planı birlikte değerlendirilmeli. Yeni Dikilen Fidan Kaç Günde Bir Sulanmalı? Fidan bakımında en çok merak edilen konulardan biri sulama sıklığı. Ancak yeni dikilen fidanların kaç günde bir sulanması gerektiği konusunda bütün türler ve bölgeler için geçerli sabit bir süre bulunmuyor. Sulama ihtiyacı; toprak yapısına, hava sıcaklığına, yağış miktarına, fidanın büyüklüğüne ve kök gelişimine göre değişiyor. Kumlu topraklar suyu daha hızlı kaybedebilirken, ağır killi topraklarda suyun uzun süre tutulması köklerin havasız kalmasına neden olabiliyor. Dikimin hemen ardından verilen can suyu, toprağın köklerle temasını artırmaya yardımcı oluyor. Sonraki dönemde ise kök çevresindeki toprağın nem durumu kontrol edilerek sulama yapılması gerekiyor. Özellikle ilk yaz döneminde fidanların susuz kalmaması önemli. Bununla birlikte gereğinden fazla sulama yapılması da kök çürüklüğü ve gelişme geriliği gibi sorunlara yol açabiliyor. Fidan Dikiminde Gübre Kullanılmalı mı? Fidan dikimi sırasında yapılan yaygın hatalardan biri, köklerin doğrudan yoğun gübreyle temas ettirilmesi. Özellikle yüksek miktarda kimyasal gübre veya iyi yanmamış çiftlik gübresi kullanılması, hassas kök dokularına zarar verebiliyor. Bu nedenle gübreleme uygulamalarının toprak analizi sonuçlarına ve yetiştirilecek bitkinin ihtiyacına göre planlanması öneriliyor. Toprağın organik madde bakımından yetersiz olduğu alanlarda uygun şekilde olgunlaşmış organik materyallerden yararlanılabilir. Ancak her dikim çukuruna gelişigüzel gübre eklenmesi, fidanın daha hızlı büyüyeceği anlamına gelmiyor. Özellikle ticari meyve yetiştiriciliğinde toprak analizine dayalı gübreleme programları, hem üretim maliyetlerinin kontrol edilmesi hem de dengeli bitki gelişimi açısından önem taşıyor. Yeni Dikilen Fidanın Bakımı Nasıl Yapılır? Fidanın toprağa dikilmesi, yetiştirme sürecinin yalnızca başlangıcını oluşturuyor. Sağlıklı büyüme için ilk aylarda ve özellikle ilk birkaç yıl boyunca düzenli bakım gerekiyor. Fidan çevresindeki yabancı otların kontrol altında tutulması, su ve besin maddeleri için oluşan rekabeti azaltabiliyor. Kök bölgesine uygulanacak uygun malç materyalleri ise toprağın nemini korumaya ve sıcaklık değişimlerini sınırlamaya yardımcı olabiliyor. Ancak malç doğrudan gövdeye yaslanmamalı. Gövde çevresinde boşluk bırakılması, aşırı nem birikimine bağlı hastalık riskini azaltabiliyor. Budama uygulamalarında da dikkatli davranılmalı. Yeni dikilen fidanlarda gereksiz ve aşırı budama, bitkinin gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Budamanın zamanı ve şekli, yetiştirilen ağacın türüne ve hedeflenen taç yapısına göre belirlenmeli. Fidan Neden Kurur? Yeni Dikilen Fidanların Tutmama Nedenleri Yeni dikilen fidanların kuruması veya gelişme göstermemesi, bahçe sahiplerinin karşılaşabildiği sorunlar arasında bulunuyor. Yanlış dikim derinliği, köklerin dikim öncesinde kuruması, yetersiz sulama, aşırı sulama, uygun olmayan toprak koşulları ve don zararı fidan kayıplarına neden olabiliyor. Özellikle kök bölgesinde uzun süre su birikmesi, bitkinin oksijen almasını zorlaştırabiliyor. Bunun yanında sıcak ve rüzgârlı havalarda yeterince sulanmayan fidanlarda su stresi oluşabiliyor. Fidanın yapraklarını dökmesi ise her zaman kuruduğu anlamına gelmiyor. Yaprak döken ağaçlar, sonbahar ve kış aylarında doğal olarak dinlenme dönemine giriyor. Bu nedenle fidanın canlılığını değerlendirirken türüne ve mevsime uygun belirtilerin dikkate alınması gerekiyor. Fidan Dikiminde Yapılan En Yaygın Hatalar Nelerdir? Fidan yetiştiriciliğinde başarıyı etkileyen hataların önemli bir bölümü dikim aşamasında ortaya çıkıyor. İklime uygun olmayan tür seçimi, gereğinden derin dikim, köklerin sıkışık bırakılması, drenajı yetersiz toprakta dikim yapılması ve yanlış sulama uygulamaları bunların başında geliyor. Bir diğer önemli konu ise fidanlar arasındaki mesafe. Başlangıçta küçük görünen ağaçların yıllar içerisinde geniş taç ve kök sistemleri oluşturabileceği unutulmamalı. Gereğinden sık dikim, ilerleyen yıllarda ışık, su ve besin maddeleri için rekabeti artırabiliyor. Ayrıca fidan satın alırken sağlıklı kök sistemine, uygun çeşit ve anaç bilgilerine sahip, güvenilir üreticilerden temin edilmiş materyallerin tercih edilmesi gerekiyor. Türkiye'de Fidan Dikimi İçin En Uygun Dönem Bölgelere Göre Değişiyor Türkiye'nin farklı iklim özelliklerine sahip olması, fidan dikim takviminin bölgeden bölgeye değişmesine neden oluyor. Marmara ve Ege'nin kışları ılıman kesimlerinde sonbahar sonu ve kış ayları birçok yaprak döken meyve fidanı için uygun olabiliyor. Akdeniz Bölgesi'nde ise özellikle soğuğa hassas türlerde don riski dikkate alınarak dikim zamanı belirleniyor. İç Anadolu ve Doğu Anadolu gibi sert kışların görüldüğü bölgelerde, toprak koşullarının uygun hale geldiği ilkbahar başı bazı fidanlar için daha güvenli bir dönem oluşturabiliyor. Karadeniz Bölgesi'nde ise yüksek yağış ve toprak nemi nedeniyle drenaj koşulları önem kazanıyor. Yağışın fazla olduğu dönemlerde suya doymuş toprakta dikim yapılması kök gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Bölgesel farklılıkların yanı sıra rakım, bakı, toprak yapısı ve yetiştirilecek tür de dikim takvimini etkilediği için aynı il içerisindeki farklı alanlarda bile uygun dikim zamanları değişebiliyor. Sağlıklı Bir Fidanın Güçlü Bir Ağaca Dönüşmesi İçin İlk Yıllar Önemli Fidan dikimi, yalnızca bir ağacın toprağa kazandırılması değil, uzun yıllar sürecek bir yetiştirme sürecinin başlangıcı olarak değerlendiriliyor. İster evinin bahçesine birkaç meyve ağacı dikmek isteyen bir doğasever, ister ticari amaçla meyve bahçesi kuran bir üretici olsun, doğru dikim ve bakım uygulamaları uzun vadeli başarı açısından belirleyici rol oynuyor. Uygun fidan türünün seçilmesi, doğru zamanda dikim yapılması, köklerin korunması ve dengeli sulama, fidanların sağlıklı gelişmesi için temel koşullar arasında yer alıyor. Özellikle ilk yıllarda gösterilen özen, fidanların çevresel koşullara uyum sağlamasını ve ilerleyen dönemlerde güçlü bir kök ve gövde yapısı oluşturmasını destekliyor.

Su Riski Sanayi İçin Kritik Bir Tehdide Dönüşüyor Haber

Su Riski Sanayi İçin Kritik Bir Tehdide Dönüşüyor

Küresel enerji teknolojisi lideri Schneider Electric, suyun Birleşik Krallık ve Avrupa’da sanayi kuruluşlarının iş sürekliliği açısından en büyük risklerden biri haline geldiğini ortaya koyan “The Water Crunch Report” (Su Darboğazı Raporu) adlı yeni araştırmasını yayımladı. Araştırmaya göre su kaynaklı riskler, siber saldırılar ve tedarik zinciri kesintileriyle aynı düzeyde önem taşıyor. Bulgular, Schneider Electric’in geçen yıl ABD’de gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçlarıyla da örtüşüyor. O araştırmada iş dünyası liderlerinin %56’sı, önümüzdeki yıllarda su kaynaklı risklerin diğer altyapı risklerinden daha hızlı artacağını belirtmişti. Su Darboğazı Raporu kapsamında Avrupa’daki sanayi şirketlerinin üst düzey yöneticileri ile su hizmeti sağlayan kuruluşların ve belediyelerin karar vericileriyle anket yapıldı. Sanayi liderlerinin %44’ü, son iki yılda su stresinin işletme maliyetlerini artırdığını belirtiyor. %38’i altyapı ve bakım bütçelerinin baskı altında kaldığını, %30’u ise tedarik zincirlerinde aksama yaşandığını ifade ediyor. İşletmelerin %44’ü, su tedarikinde ciddi bir kesinti yaşanması halinde faaliyetlerinin ilk 24 saat içinde etkilenmeye başlayacağını öngörüyor. Sanayi liderlerinin yarısından fazlası (%52), su kalitesinin veya suya erişimin önümüzdeki beş yıl içinde, yani 2031’e kadar, şirketlerinin büyümesinin önünde ciddi bir engel oluşturmasını bekliyor. Her yedi yöneticiden biri (%14) ise bu sorunların faaliyetlerini veya büyümelerini şimdiden engellediğini söylüyor. Araştırma, Avrupa’da son on yılların en ağır kuraklık koşullarının yaşandığı bir dönemde yayımlandı. Kuraklığın yük taşımacılığı, enerji ve tarım sektörlerine yansıyan etkileri, bu baskıların artık olası bir gelecek senaryosu olmaktan çıktığını gösteriyor. Schneider Electric Endüstriyel Otomasyondan Sorumlu Başkan Yardımcısı Gwenaelle Huet, şunları söyledi: “Avrupa’nın suyu yalnızca bir çevre meselesi olarak ele alma lüksü yok. Su artık rekabet gücünü doğrudan etkileyen bir konu. Enerji dönüşümü son on yılda sanayi stratejilerini nasıl yeniden şekillendirdiyse, su verimliliği de önümüzdeki on yıla yön verecek. Yapay zekâ destekli endüstriyel zekâ çözümleri, şirketlerin suyun nasıl kullanıldığını, nerelerde israf edildiğini ve nasıl geri kazanıldığını daha önce mümkün olmayan bir ayrıntıyla görmesini sağlıyor. Artık asıl mesele sorunu anlamak değil, Avrupa sanayisinin geleceğini güvence altına almak için gereken hızda harekete geçmek.” Schneider Electric Su ve Çevre Segmenti Başkanı Sophie Borgne ise şöyle konuştu: “Bu yaz yaşanan kuraklıkları ve sanayi üzerindeki etkilerini bir defaya özgü bir durum olarak görmek kolay. Ancak bunlar artık Avrupa’da faaliyet göstermenin kalıcı koşulları arasında yer alıyor. AB’nin Avrupa Kuraklık Gözlemevi’ne göre, şu anda Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’ın yaklaşık yarısı farklı düzeylerde kuraklık yaşıyor. Suyun yeniden kullanılması, zaten baskı altında olan nehirlere ve barajlara bağımlılığımızı azaltabilir. Buna rağmen bugün AB genelinde arıtılmış kentsel atık suyun yalnızca %2,4’ü yeniden kullanılıyor. Akıllı su teknolojilerine yatırım yapan kuruluşlar, su verimliliğini rekabet avantajına dönüştürüyor.” Teknolojiye güven yüksek, uygulama geriden geliyor Akıllı su teknolojilerinin su yönetiminde etkili bir çözüm sunduğu yaygın biçimde kabul ediliyor. Ancak bu farkındalık, uygulamaya aynı hızda yansımıyor. Aradaki farkın nedeni teknolojiye duyulan kuşku değil. Aksine, bu teknolojilerin faydasına duyulan güven oldukça yüksek. Sanayi liderlerinin %86’sı ve su hizmeti sağlayan kuruluşların %98’i, akıllı su teknolojilerinin işletme maliyetlerini azaltabileceğini belirtiyor. Her iki grubun da %80’den fazlası, bu teknolojilerin iş sürekliliğini koruduğunu ve sürdürülebilirlik performansını güçlendirdiğini düşünüyor. Buna rağmen sanayi liderlerinin %58’i, dijital ikiz veya şebeke modelleme araçlarını bildikleri halde henüz devreye almadıklarını ifade ediyor. Su hizmeti sağlayan kuruluşların %57’si de tahmine dayalı analitik veya yapay zekâ destekli su yönetimi için aynı yanıtı veriyor. Olumlu gelişme ise kuruluşların harekete geçmek için sorunun daha da ağırlaşmasını beklememesi. Ankete katılan su hizmeti sağlayan kuruluşların tamamı ve sanayi liderlerinin %98’i, suya erişimin veya su kalitesinin önemli kararlarını şimdiden etkilediğini belirtiyor. Bu kararlar arasında su verimliliğine yönelik yatırımların artırılması (%47) ve su kaynaklı risklerin yönetim kurulu düzeyinde resmi olarak değerlendirilmesi (%43) yer alıyor. Ankete katılan sanayi liderlerinin yarısından fazlası otomatik kontrol sistemlerini (%56) ve akıllı sayaçları (%55) devreye almış durumda. Su hizmeti sağlayan kuruluşlarda akıllı sayaç kullanım oranı %76’ya ulaşıyor. Su sistemleri daha bağlantılı ve dijital hale geldikçe siber güvenlik de gündemde daha fazla yer tutuyor. Hem sanayi liderlerinin hem de su hizmeti sağlayan kuruluşların yarısından fazlası, siber güvenliği yönetilmesi gereken başlıca riskler arasında sayıyor. Bununla birlikte, akıllı su teknolojilerinin daha yaygın kullanılmasıyla elde edilebilecek önemli kazanımlar bulunuyor. Birçok yönetici, operasyonları daha verimli hale getirmek üzere geliştirilen teknolojileri bildiği halde henüz kullanmaya başlamamış durumda. Bu da en büyük kazanımların henüz elde edilmemiş olabileceğine işaret ediyor. Avrupa’daki iş dünyası liderleri için araştırmanın mesajı açık: Su kaynaklı riskler, enerji ve siber güvenlik kadar etkin biçimde yönetilmeli. Teknolojiyi bilmekle uygulamak arasındaki farkın kapatılması, özellikle su stresinin maliyetini şimdiden hisseden sektörler açısından belirleyici olacak. Bağımsız su ve çevre uzmanı Tom Freyberg, şu değerlendirmeyi yaptı: “Yaklaşık yirmi yıldır su, iklim tartışmalarında geri planda kaldı ve enerjiye veya karbona yönelik yatırımların çok küçük bir bölümünü alabildi. Avrupa, dünyanın geri kalanına göre iki kattan daha hızlı ısınırken su tedariki üzerindeki baskı da artıyor. Su Darboğazı Raporu, yaklaşımın değiştiğini doğruluyor. Sanayi liderlerinin %47’si su verimliliğine yönelik yatırımlarını artırmış, %43’ü ise su kaynaklı riskleri yönetim kurulu gündemine taşımış durumda. Su güvenliği sonunda ikinci plana atılan bir detay olmaktan çıkıp iş dünyasının öncelikleri arasına giriyor.” Geleceğe yönelik adımlar atan su hizmeti sağlayıcıları, müşterilerinin bu risklerden mümkün olduğunca az etkilenmesi için mevcut teknolojilerden yararlanıyor. Danimarka’daki su hizmeti sağlayıcısı Aarhus Vand, su şebekesinin tedarik güvenliğini sağlamak için dijital ikizin öngörü yeteneklerini kullanıyor. Kuruluş, su tedarik şebekesini uzaktan izlemek, olası kaçakları ve tedarikteki dalgalanmaları kolayca ve hassas biçimde belirlemek amacıyla Schneider Electric’in EcoStruxure™ Water Advisor – Water Simulation çözümünü devreye aldı. Water Simulation, şebekenin farklı noktalarından alınan verilerle planlı ve beklenmedik olayların etkilerini önceden öngörüyor. Böylece Aarhus Vand, sorunlara hızla ve en uygun yöntemle müdahale edebiliyor, su kayıplarını en aza indiriyor ve müşterilerine güvenilir biçimde yüksek kaliteli su sağlıyor. Artan verimlilik sayesinde kuruluşun enerji tüketimi ve maliyetleri de azalıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İGSAŞ, Çevre Yatırımlarıyla Su Yönetiminde Dönüşüm Başlattı Haber

İGSAŞ, Çevre Yatırımlarıyla Su Yönetiminde Dönüşüm Başlattı

Türkiye gübre sektörünün öncü şirketlerinden İGSAŞ, sürdürülebilir üretim vizyonu doğrultusunda suyun geri kazanımı ve verimli kullanımı için kapsamlı projeler hayata geçirmeye devam ediyor. Şirket, doğal kaynak tüketimini ve atık suyu azaltma hedefleri doğrultusunda şekillendirdiği yatırımlarla su yönetiminde döngüsel bir dönüşüm yaratıyor. Kütahya ve Antalya tesislerinde devreye alınan su geri kazanım hamlelerine ek olarak Kocaeli'de başlatılan dev deniz suyu arıtma yatırımı, İGSAŞ'ın çevreye duyarlı üretim anlayışının somut bir göstergesi olarak öne çıkıyor. Sapanca Gölü’ne Hayat Verecek Yatırım Kocaeli ve çevresi için hayati önem taşıyan en önemli tatlı su kaynaklarından biri olan Sapanca Gölü’ndeki su seviyelerinin kuraklık dönemlerinde kritik noktalara gerilemesi üzerine harekete geçen İGSAŞ, Deniz Suyundan Saf Su Üretim (RO) Projesi’ni hayata geçiriyor. 2026 yılı başında yapılan ölçümlerde göl seviyesinin yaklaşık 28,5 – 28,9 metre seviyelerinde kaldığının belirlenmesi, sanayide alternatif kaynak arayışının ne kadar acil olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu kritik altyapı yatırımıyla deniz suyu, ileri arıtma sistemleri ve ters ozmoz (Reverse Osmosis) teknolojisi kullanılarak sanayide kullanılabilir kalitede saf suya dönüştürülecek. Teknik kapasitesi günlük 5.400 metreküp, yıllık ise yaklaşık 2 milyon metreküp seviyesinde planlanan tesisin 2027 yılının ilk çeyreğinde tam kapasiteyle devreye alınması planlanıyor. 13 bin hanenin bir yıllık su tüketimine eşdeğer Tesisin faaliyete geçmesiyle birlikte İGSAŞ’ın yıllık yaklaşık 1 milyon metreküp olan su tüketiminin büyük kısmı deniz suyundan karşılanacak. Böylece günlük 2.700 metreküp, aylık ise yaklaşık 83 bin metreküp tatlı su kullanımı azaltılarak Sapanca Gölü havzasındaki su baskısı hafifletilecek. Yıllık yaklaşık 1 milyon metreküplük su tasarrufuna karşılık gelen bu miktar, dört kişilik yaklaşık 13 bin hanenin bir yıllık su tüketimine eşdeğer. Üstelik çevreye duyarlı özel bir mühendislik yaklaşımıyla, saf su üretimi için denizden ek su çekilmeyecek ve su ihtiyacı mevcut soğutma suyu sisteminin geri dönüş hattından sağlanarak deniz ekosistemi üzerindeki olası etkiler minimumda tutulacak. “Her Damla Suyu Verimli ve Sorumlu Bir Şekilde Kullanıyoruz” Suyun verimli kullanımını yalnızca çevresel bir yükümlülük değil, sürdürülebilir üretimin stratejik bir unsuru olarak gördüklerini belirten İGSAŞ Genel Müdürü İlkay Ünal, suyun yaşamın devamlılığı ve iklim dengesi için en kritik kaynak olduğunu vurguladı. Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI) verilerine göre Türkiye'nin su stresi sıralamasında 39. sırada yer aldığını ve su stresi skorunun 3,39 seviyesinde olduğunu hatırlatan Ünal, bu tablonun sanayide suyun geri kazanımına yönelik yatırımların önemini açıkça ortaya koyduğunu ifade etti. İlkay Ünal, hayata geçirdikleri projelerle suyun taşıdığı değeri üretim süreçlerinin merkezine aldıklarını belirterek, önümüzdeki dönemde de kaynakların verimli kullanımını esas alan, atık oluşumunu en aza indiren ve geri kazanıma odaklanan projeleri hayata geçirmeye kararlılıkla devam edeceklerini vurguladı. 5 Tesiste Mavi Su Verimliliği Belgesi İGSAŞ’ın çevreye duyarlı üretim anlayışının somut bir göstergesi olarak öne çıkan Mavi Su Verimliliği Belgesi, iklim krizi ve artan su baskısına karşı su kaynaklarının korunması ve verimli yönetilmesi amacıyla Tarım ve Orman Bakanlığı öncülüğünde yürütülen çalışmalar kapsamında veriliyor. Bu yaklaşımı tüm üretim tesislerine yayan İGSAŞ; Kocaeli, Kütahya, Antalya, Samsun ve Hatay’daki beş üretim tesisiyle Mavi Seviye Su Verimliliği Belgesi’ne sahip bulunuyor. Yıldızlar Yatırım Holding Hakkında Temelleri 1890’lı yıllarda Hasan Yıldız’ın Trabzon’un Of ilçesinde başlattığı kereste ticaretiyle atılan Yıldızlar Yatırım Holding, 130 yılı aşkın köklü geçmişiyle Türkiye’nin önde gelen sanayi gruplarından biridir. Holding, bugün Yıldız Entegre, İGSAŞ ve Yıldız Demir Çelik gibi sektörünün öncü şirketleriyle orman ürünleri, kimya ve gübre sanayi, demir-çelik, liman işletmeciliği, deniz taşımacılığı, enerji ve sigortacılık olmak üzere sekiz ana sektörde faaliyetlerini sürdürmektedir. Holding, Türkiye’nin farklı bölgelerinde yer alan 14 üretim tesisi, 2 limanı ve 5 bini aşkın çalışanıyla ülke ekonomisine değer katmaktadır. Romanya ve Slovenya’daki uluslararası yatırımlarıyla küresel ölçekte üretim ve dağıtım gerçekleştiren Yıldızlar Yatırım Holding, bugün 80’i aşkın ülkeye ihracat yapmaktadır. Yıldızlar Yatırım Holding, toplumsal fayda yaklaşımını “Sürdürülebilir İyiliğin İzinde” vizyonu doğrultusunda şekillendirmekte, sosyal sorumluluk projelerini Fehmi Yıldız Vakfı aracılığıyla hayata geçirmektedir. Holding’in Kurucusu Fehmi Yıldız’ın topluma kalıcı eserler bırakma anlayışıyla şekillenen Vakıf, eğitim, çevre, Sanat, Spor ve toplumsal fayda alanlarında yürüttüğü çalışmalarla özellikle çocukların ve gençlerin gelişimini desteklemeyi, eğitim olanaklarının güçlendirilmesine katkı sunmayı ve kalıcı sosyal değer üretmeyi hedeflemektedir. İGSAŞ Hakkında 1971’den bu yana faaliyet gösteren İstanbul Gübre Sanayi A.Ş. (İGSAŞ), 900’ü aşkın çalışanı, 800’ü aşkın bayisi ve güçlü endüstriyel iş ortaklarıyla Türkiye’nin lider gübre üreticisi konumundadır. Türkiye’nin gübre ihtiyacının yüzde 20’sini tek başına karşılayan İGSAŞ; Kocaeli, Kütahya, Antalya, Samsun ve Hatay’daki modern tesislerinde üre, NPK, DAP, CAN, AS ve AN gibi temel gübrelerin yanı sıra özel formülasyonlu ve organomineral ürünleriyle çiftçilere ve sanayiye güvenilir çözümler sunmaktadır. Türkiye’nin ilk üre, PPAN ve potasyum nitrat üreticisi olarak sektördeki benzersiz konumunu koruyan İGSAŞ, sürdürülebilir tarımı destekleyen, geniş yelpazede yenilikçi ve çevre dostu çözümleriyle tarımın geleceğine yön vermektedir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İzmir’den Akdeniz Kentlerine İklim İş Birliği Çağrısı Haber

İzmir’den Akdeniz Kentlerine İklim İş Birliği Çağrısı

İzmir Büyükşehir Belediyesi, iklim kriziyle mücadelede uluslararası iş birliklerini güçlendirmek ve yerel çözümlerin yaygınlaştırılmasına katkı sunmak amacıyla çalışmalarını sürdürüyor. Bu kapsamda Muğla’da düzenlenen Akdeniz İklim Zirvesi’ne katılan İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Pınar Okyay, kentler arasındaki deneyim paylaşımının somut uygulamalara dönüştürülmesinin önemine dikkat çekti. Muğla Büyükşehir Belediyesi ve ICLEI Europe iş birliğiyle 28-29 Eylül tarihlerinde düzenlenen zirvede; iklim dirençli kentler, kuraklık, su stresi, aşırı sıcaklar, orman yangınları, seller ve iklim finansmanı gibi başlıklar ele alındı. Akdeniz kentleri, yerel yönetimler, uluslararası kuruluşlar ve akademi dünyasını bir araya getiren zirvede, COP31 öncesinde bölgesel iş birliğinin güçlendirilmesi de gündeme geldi. “Akdeniz’i yaşayan bir iklim laboratuvarına dönüştürebiliriz” İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Prof. Dr. Pınar Okyay, “Ortak Sorunlardan Bölgesel Eyleme: Akdeniz İş Birliğinin Güçlendirilmesi” başlıklı panelde yaptığı konuşmada, uluslararası kent ağlarının yalnızca deneyim paylaşımına değil, ortak çözümlerin geliştirilmesine ve uygulanmasına katkı sunması gerektiğini belirtti. İzmir’in ICLEI, UCLG, U20, WHO Sağlıklı Kentler Ağı ve NetZeroCities gibi uluslararası ağlardaki çalışmalarına değinen Okyay, Akdeniz kentlerinin aşırı sıcaklar, kuraklık, su stresi, yangınlar ve seller gibi ortak risklerle karşı karşıya olduğunu ifade etti. Prof. Dr. Okyay, “Akdeniz’i iklim ve sağlık uyumu açısından yaşayan bir laboratuvara dönüştürebiliriz. Bir kentte geliştirilen çözüm başka bir kentte uyarlanabilir, geliştirilebilir, etkisi ölçülebilir ve ölçeklendirilebilir. İklim risklerimiz sınır tanımıyor; çözümlerimiz ve bilgimiz de sınır tanımamalı” diye konuştu. Kent ağları finansmana erişimi kolaylaştırmalı Uluslararası iş birliğinin, teknik kapasitesi ve kaynakları sınırlı belediyeler için önem taşıdığını belirten Prof. Dr. Okyay, kent ağlarının iyi uygulama paylaşımının ötesine geçmesi gerektiğini söyledi. Belediyelerin proje geliştirme, uluslararası ortaklık kurma ve finansmana erişim süreçlerinde desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Okyay, özellikle küçük ve orta ölçekli belediyelerin iklim yatırımlarını hayata geçirmesini kolaylaştıracak mekanizmalara ihtiyaç olduğunu ifade etti. COP31 için uygulama vurgusu Türkiye’nin ev sahipliğinde Antalya’da düzenlenecek COP31’in, iklim taahhütlerini somut ve izlenebilir adımlara dönüştüren bir süreç olması gerektiğini belirten Prof. Dr. Okyay, iklim eyleminin önemli bir bölümünün kentlerde hayata geçirileceğine dikkat çekti. İzmir’in COP31 hazırlıklarına yerel düzeyde de katkı sunduğunu ifade eden Okyay, İzmir Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde ve Türkiye Sağlıklı Kentler Birliği iş birliğiyle gerçekleştirilen Yerel COP, COP Gençlik ve COP Kadın buluşmalarının önemini vurguladı. Bu çalışmalarla küresel iklim gündeminin yerel yönetimlerin, gençlerin ve kadınların deneyimleriyle buluşturulmasının amaçlandığını belirten Okyay, şöyle konuştu: “Bir Uygulama COP’undan söz ediyorsak, uygulamanın nerede gerçekleşeceğini de konuşmalıyız. İklim eyleminin önemli bir bölümü kentlerde hayata geçecek. Bu nedenle belediyelerin yanı sıra gençlerin, kadınların ve yerel toplulukların COP sürecinin aktif aktörleri olması gerekiyor. İzmir’de Yerel COP, COP Gençlik ve COP Kadın çalışmalarıyla tam da bu yaklaşımı güçlendirmeye çalışıyoruz.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı İklim yatırımları aynı zamanda sağlık yatırımı İklim politikalarının yerelden küresele, küreselden yeniden yerele uzanan bir iş birliği ve öğrenme süreciyle güçlenebileceğini belirten Prof. Dr. Okyay, kentlerde geliştirilen çözümlerin uluslararası ağlar aracılığıyla paylaşılmasının önemine değindi. İklim yatırımlarının halk sağlığına katkılarının da görünür kılınması gerektiğini vurgulayan Okyay, yeşil alanların artırılması, gölgeleme uygulamaları, temiz ulaşım, su güvenliği ve dirençli gıda sistemlerinin aynı zamanda sağlık ve sağlıkta eşitlik yatırımları olduğunu ifade etti.

Su Tasarrufu Bireysel Kullanım Alışkanlıklarına İndirgenmemeli! Haber

Su Tasarrufu Bireysel Kullanım Alışkanlıklarına İndirgenmemeli!

Dolayısıyla geleceğin su krizi yalnızca bir ‘su miktarı’ problemi değil; aynı zamanda gıda, ekonomi, ekosistem ve bunlarla birlikte ortaya çıkacak halk sağlığı problemi olacaktır.” dedi. Su tasarrufunun yalnızca bireysel kullanım alışkanlıklarına indirgenmemesi gerektiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Adiller, özellikle tarımsal sulama ve şebeke kayıplarında büyük ölçekli dönüşüm gerektiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi SHMYO Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 18 Eylül Dünya Su İzleme Günü kapsamında, iklim değişikliği, bilinçsiz su kullanımı ve su kaynakları üzerindeki artan baskının özellikle Türkiye’de su krizine etkisi hakkında açıklamalarda bulundu. Su krizi; gıda, ekonomi, ekosistem ve halk sağlığını da tehdit ediyor! Su krizi denildiğinde genellikle aklımıza şehirlerde gerçekleşen su kesintileri geldiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Ancak durum o kadar basit değil. Su kaynaklarının miktar ve kalite açısından azalması; içme ve kullanma suyuna erişimden tarımsal üretime, gıda fiyatlarından sanayiye ve enerji üretimine kadar hayatın hemen her alanını etkileyebilir.” dedi. Ülkemizin de su stresi yaşayan ülkeler arasında yer aldığını hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Nüfus artışı ve iklim değişikliğinin etkileri düşünüldüğünde mevcut kaynaklar üzerindeki baskının gelecekte daha da artması bekleniyor. Asıl risk, belirli dönemlerde yaşanan kuraklığın kalıcı bir su güvensizliğine dönüşmesidir. Barajların doluluk oranlarının düşmesinin yanında yeraltı su seviyelerinin azalması, tarımsal üretimin zorlaşması, sulak alanların kaybedilmesi ve suyun kalitesinin bozulması söz konusu olabilir. Dolayısıyla geleceğin su krizi yalnızca bir ‘su miktarı’ problemi değil; aynı zamanda gıda, ekonomi, ekosistem ve bunlarla birlikte ortaya çıkacak halk sağlığı problemi olacaktır.” şeklinde konuştu. İklim değişikliği, Türkiye’nin su kaynaklarını daha hassas hale getiriyor! Türkiye’nin, iklim değişikliğinin etkilerine karşı oldukça hassas olan Akdeniz Havzası içerisinde bulunduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “İklim değişikliğiyle birlikte sıcaklıkların yükselmesi, buharlaşmanın artması, yağış rejiminin değişmesi ve kurak dönemlerin daha uzun ve şiddetli hale gelmesi su kaynaklarımız üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Bilimsel değerlendirmeler içinde bulunduğumuz coğrafyada kuraklığın şiddeti ve su kıtlığı riskinin artacağını, yıllık yağışlarla oluşan akarsuların ve yeraltı suyunun beslenmesinin azalacağını gösteriyor.” dedi. Toplam yağış miktarı kadar yağışın ne zaman ve nasıl gerçekleştiğinin de önemli bir nokta olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Adiller, sözlerini şöyle sürdürdü: “Uzun süre yağış almayan bir bölgeye kısa sürede çok şiddetli yağmur yağması, su kaynaklarının sağlıklı şekilde beslenmesi anlamına gelmez. Böyle yağışlar daha fazla yüzeysel akışa, erozyona ve taşkına dönüşebilir. Buna karşılık düzenli yağışın azalması, toprağın ve yeraltı suyu rezervlerinin beslenmesini güçleştirir. Bu nedenle iklim değişikliğinin Türkiye açısından ortaya çıkardığı tabloyu ‘daha az yağış’ ifadesiyle sınırlamamak gerekir. Daha doğru ifade; daha sıcak bir iklim, artan buharlaşma, daha düzensiz yağışlar, daha sık ve şiddetli kuraklıklar ve buna bağlı olarak daha hassas hale gelen su kaynaklarıdır. Türkiye’nin 2026–2035 Ulusal Su Planı'nda da değişen iklim koşullarına uyum ve su kaynaklarının verimli kullanılması temel öncelikler arasında yer alıyor.” Türkiye’nin su sorunu yalnızca bireysel tasarrufla çözülemez! Günlük hayatta su tasarrufu yaparken en sık yapılan hatalara değinen Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “En yaygın hata, su tasarrufunu yalnızca ‘musluğu biraz daha az açmak’ olarak görmek. Elbette diş fırçalarken musluğu açık bırakmak, gereğinden uzun duş almak, az miktarda ve sık sık çamaşır veya bulaşık için makine çalıştırmak, araç ve balkonları hortumla yıkamak ciddi bir gereksiz tüketim oluşturuyor. Ancak fark edilmeyen küçük kaçaklar da uzun süre devam ettiğinde önemli miktarda su kaybına yol açabiliyor.” dedi. Bahçe sulamasının sıcak saatlerde yapılmasının da sık karşılaşılan yanlışlardan biri olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Buharlaşmanın yüksek olduğu saatlerde yapılan sulamada verilen suyun önemli bir bölümü bitkiye ulaşmadan kaybedilebilir. Sabah erken veya akşam saatlerinde yapılan, bitkinin ihtiyacına göre kontrollü sulama çok daha verimlidir. Bir diğer önemli hata ise her kullanım için içilebilir kalitede şebeke suyu kullanılması gerektiğini düşünmek. Uygun sistemlerin bulunduğu yapılarda yağmur suyu veya arıtılmış gri su; peyzaj sulama ve rezervuar gibi içme suyu kalitesi gerektirmeyen alanlarda değerlendirilebilir. Türkiye'nin Su Verimliliği Stratejisi de yağmur suyu hasadı, gri su ve kullanılmış suların yeniden kullanımını yaygınlaştırmayı hedeflemektedir.” açıklamasını yaptı. Türkiye’nin su sorununun yalnızca vatandaşın duş süresini kısaltmasına indirgemenin doğru olmadığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Adiller, DSİ verilerine göre ülkemizde kullanılan suyun büyük bir bölümünün sulamada kullanıldığını, bu nedenle bireysel tasarruf kültürünün mutlaka geliştirilirken tarımsal sulama, şebeke kayıpları ve sanayide su verimliliği gibi alanlarda da büyük ölçekli dönüşüm sağlanması gerektiğini vurguladı. Yeraltı suyu bir ‘yedek depo’ olarak değil, sınırlı stratejik bir doğal kaynak olarak görülmeli! Yeraltı sularının çoğu zaman görünmediği için tükenmeyecek bir kaynak gibi algılanabildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Oysa yeraltı suları da yağışlar sonucunda topraktan sızan sularla doğal olarak yeniden beslendiğinden daha fazla su çekildiğinde yeraltı su seviyesi sürekli olarak düşer. Bunun ilk sonucu kuyuların su seviyesinin daha derine inmesi, bazı kuyuların kullanılamaz hale gelmesi ve suyun çıkarılması için daha fazla enerji harcanmasıdır.” dedi. Fakat detaylı değerlendirmelerde çevresel sonuçların çok daha ciddi olabildiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Adiller, “Bazı jeolojik koşullarda zeminde oturma ve çökmeler meydana gelebilir. Kıyı bölgelerinde ise aşırı yeraltı suyu çekimi deniz suyunun tatlı su kaynaklarına doğru ilerlemesine, yani tuzlu su girişimine neden olabilir. Bu senaryo bazı durumlarda geri döndürülmesi son derece güç bir su kalitesi ve ekosistem problemine sebep olabilir. Dolayısıyla yeraltı suyunu bir ‘yedek depo’ olarak değil, miktarı sınırlı stratejik bir doğal kaynak olarak görmek gerekiyor. Çekimin ölçülmesi, kuyuların denetlenmesi ve her havzada çekilen miktarın doğal beslenme kapasitesiyle uyumlu tutulması büyük önem taşıyor.” diye konuştu. Bugün vereceğimiz kararlar, 20–30 yıl sonra yaşayacağımız su krizinin boyutunu belirleyecek! Su krizini önleyebilmek için tek bir önlemin yeterli olmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Suyu havza ölçeğinde ve bütüncül olarak yönetmek gerekir. Öncelikle suyun ne kadar bulunduğunu, nerede kullanıldığını ve kalitesinin nasıl değiştiğini sürekli izleyen güçlü bir veri ve izleme sistemi oluşturulmalı. Ölçemediğimiz bir kaynağı doğru yönetmemiz mümkün olmaz.” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Adiller, sözlerini şöyle tamamladı: “Tarımda su ihtiyacına uygun ürün seçilmesi, açık sulama sistemlerinin modernize edilmesi, basınçlı ve kontrollü sulama yöntemlerinin yaygınlaştırılması ve çiftçinin gerçek bitki su ihtiyacına göre sulama yapması kritik öneme sahiptir. Kentsel alanlarda ise şebeke kayıp ve kaçaklarının daha da azaltılması gerekir. Bunun yanında arıtılmış atık suların yeniden kullanılması, yağmur suyu hasadı ve gri su arıtım ve yeniden kullanım uygulamalarının yaygınlaştırılması gerekiyor. Yeraltı sularında ruhsatsız ve kontrolsüz çekimlerin önlenmesi; sulak alanların, su havzalarının ve yeraltı suyu beslenme alanlarının yapılaşma ve kirlilik baskısından korunması da en az suyun tasarruf edilmesi kadar önemlidir. Bugün vereceğimiz kararlar, 20–30 yıl sonra yaşayacağımız su krizinin boyutunu belirleyecek. Bu nedenle suyu korumak yalnızca bireysel bir tasarruf meselesi değil, gıda güvenliği, ekonomik kalkınma, ekosistemlerin devamlılığı ve gelecek nesillerin yaşam hakkı açısından stratejik bir zorunluluktur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

COP31 Gençlik İklim İdeathonu Başvuruları Başladı Haber

COP31 Gençlik İklim İdeathonu Başvuruları Başladı

Gençlik ve Spor Bakanlığı tarafından 7 bölge, 7 şehirde düzenlenecek olan COP31 Gençlik İklim Ideathonu için başvurular başladı. Gençlik ve Spor Bakanı Dr. Osman Aşkın Bak, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Sevgili gençler; Dünyanın, fikrinize ihtiyacı var. 7 bölge, 7 şehirde düzenleyeceğimiz COP31 Gençlik İklim Ideathonu’nda; iklim değişikliğine karşı gençlerin fikirlerini, geleceğe yön verecek somut ve uygulanabilir çözümlere dönüştüreceğiz. Gençlerimiz üretecek, Türkiye dünyaya örnek olacak.” ifadelerini kullandı. 7 bölgedeki etkinliklere 630 genç katılacak COP31 Gençlik İklim Ideathonu, gençlerin iklim değişikliğiyle mücadele sürecine aktif katılımını sağlamak, yenilikçi ve uygulanabilir çözüm önerileri geliştirmelerini teşvik etmek ve gençlik perspektifini politika üretim süreçlerine entegre etmek amacıyla düzenleniyor. Programlar; 7 bölgedeki etkinlikler için seçilecek yaklaşık 15-29 yaş aralığındaki 630 gencin katılımcıyla gerçekleştirilecek. COP31 Gençlik İklim Ideathonu temaları; Yeşil Beceri ve İklim Okuryazarlığı, Gençlik Katılımı ve İklim Liderliği, İklim Değişikliğine Uyum ve Dayanıklılık, Hava Kirliliği, Temiz Hava ve Yeşil Dönüşüm, Orman Yangınları, Kuraklık ve Su Stresi İle Mücadele, Tarım ve Gıda Güvenliği, Yenilenebilir Enerjiler ve Karbon Ayak İzinin Azaltılması, Genç Dostu ve Çevre Uyumlu Spor Tesisleri olarak belirlendi. Etkinlik kapsamında geliştirilecek fikirlerin; uygulamaya yönelik olarak somut, uygulanabilir ve ölçeklenebilir çıktılara dönüşmesi hedefleniyor. COP31 Gençlik İklim Ideathonu için başvurular “e-genc.gsb.gov.tr” adresinden yapılabilecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ambalajlı Su Üreticileri Derneği'nden 2030 Uyarısı Haber

Ambalajlı Su Üreticileri Derneği'nden 2030 Uyarısı

SUDER, ambalajlı su sektörünün sürdürülebilir kaynak yönetimi ve yenilikçi teknolojilerle suyun korunmasına katkısını ve israfın önlenmesinin önemini vurguluyor. 2030’a yaklaşırken dünya, iklim krizinin su döngüsü üzerindeki etkilerini daha görünür ve daha sert biçimde yakından deneyimliyor. Yayımlanan Avrupa İklim Durumu değerlendirmeleri, kıtanın büyük bölümünde sıcaklıkların uzun dönem ortalamalarının üzerinde seyrettiğini ve Avrupa’nın yaklaşık yüzde 95’inde ortalamanın üzerinde sıcaklık kaydedildiğini ortaya koyuyor. Aynı değerlendirmeler, kuraklık koşullarının yaygınlaştığını ve Avrupa’nın önemli bir bölümünde toprak nemi ve hidrolojik stresin belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Özellikle 2025 yılı içinde Avrupa’nın yaklaşık yüzde 50’den fazlasının kuraklık koşullarından etkilendiği raporlanıyor. Küresel ısınmanın en sıcak etkilerini hisseden Akdeniz Havzası'ndaki Türkiye de bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Türkiye, kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı göz önüne alındığında artık 'su stresi yaşayan' ülkeler arasında yer alıyor. Uzmanlar, acil önlem alınmazsa su fakiri olma riskiyle karşı karşıya kalacağı konusunda uyarıyor. Bu gelişmeler, ülkemizin de dahil olduğu şehirlerin suya erişim güvenliğini ve altyapı dayanıklılığını doğrudan etkileyen yeni bir “su stresi çağına” işaret ediyor. “Su kaynaklarının korunması ve sağlıklı su tüketimi geniş bir çerçeveden, stratejik olarak ele alınmalı” Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı konuyla ilgili açıklamasında suyun sadece bir içecek olarak değil, stratejik bir yaşam kaynağı olarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: “İklim krizi artık bugünün meselesi. Su kaynaklarımız üzerindeki baskı her geçen yıl artıyor ve şehirlerimizin dayanıklılığı suyu nasıl yönettiğimize doğrudan bağlı hale geliyor. Ambalajlı su sektörü, kaynakların korunması, verimli kullanımın teşvik edilmesi ve suyun güvenli şekilde tüketiciye ulaştırılması açısından önemli bir sorumluluk üstleniyor. Su kaybının artmasına sebep olan tüketim yöntemleri, bu küresel stres döneminde yeniden düşünülmelidir. Türkiye ambalajlı su sektöründe faaliyet gösteren üreticiler, dünyada ve ülkemizde bulunan suyun miktarının ve kalitesinin korunmasının öneminin farkında olarak, sahip olduğumuz su varlığının gelecek nesillere aktarılması için kaynaklarını heba etmeden, en verimli şekilde kullanmaya özen göstermektedir.” “Üretim süreçlerimizde sıfır su kaybı prensibiyle çalışıyoruz” Kalebaşı açıklamasında “Derneğimize üye ambalajlı su üreticileri, yeraltı su kaynaklarını çevreleyen alanları da hassasiyetle korumakta, böylece suyun kaynağa ulaşmak için geçtiği doğal ekosistemlerin korunmasına yardımcı olmaktadırlar. Doğal su kaynaklarının kullanımında sürdürülebilir üretim adına kamu otoriteleri, üniversiteler ve yerel topluluklar ile kurulan işbirlikleri sadece kaynakların, biyoçeşitliliğin ve doğal yaşam ortamlarının korunmasını değil, aynı zamanda bölgenin sosyal ve ekonomik açıdan gelişimini de desteklemektedir. Üretim süreçlerimizde sıfır su kaybı prensibiyle çalışarak kaynaklarımızı koruyor, döngüsel ekonomiye katkı sunmak adına ambalajlarımızın yüzde 100 geri dönüştürülebilir malzemelerden üretilmesini sağlayarak, çevresel ayak izimizi sistematik olarak azaltıyoruz.” dedi. Ev tipi arıtma cihazlarında görünmeyen büyük su israfı Su kaynaklarının korunması ve israfın önlenmesi için tüketim teknolojilerinin bütüncül ve verimlilik odaklı değerlendirilmesi gerekiyor. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Meriç Albay’in yaptığı “Ev Tipi Su Arıtma Sistemlerinin Su Kalitesinin Değerlendirilmesi Araştırması” ev tipi arıtma cihazlarında, 1 litre arıtılmış içme suyu elde edebilmek için yaklaşık 5 litre ve üzeri su atık olarak israf ediliyor. Su stresinin giderek büyüdüğü ve şehirlerin su kaynakları üzerindeki baskının arttığı bu dönemde, bu düzeyde bir su kaybı, önemli bir verimlilik sorunu olarak öne çıkıyor. 2040’ da 5,7 milyar insan su sıkıntısı yaşayacak Kuraklık artık yalnızca tarımsal üretimi etkileyen dönemsel bir risk değil, su güvenliğini doğrudan tehdit eden küresel bir kriz olarak öne çıkıyor. Dünyada ve ülkemizde son 20 yılda kuraklığın giderek artması, su kaynaklarının korunmasının ertelenemez bir öncelik olduğunu ortaya koyuyor. 2040 yılına gelindiğinde dünyada 5,7 milyar insanın su sıkıntısı yaşayabileceğinin tahmin edilmesi de suyun verimli kullanımının toplumsal ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı’na göre bu tablo, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimini, su kayıplarının azaltılmasını ve suyun verimli kullanımını koruyan uygulamaların yaygınlaştırılmasını her zamankinden daha kritik hale getiriyor. Yer altı su rezervlerinin azalması kentlerin dayanıklılığını zorluyor Şehirlerin su güvenliği suyun nasıl korunduğu, nasıl yönetildiği ve ne kadar verimli kullanıldığıyla tanımlanıyor. Yer altı su rezervlerinin azalması ve yüzey sularındaki dalgalanmalar, kentlerin uzun vadeli dayanıklılığını zorlarken; suyun her damlasının korunmasını stratejik bir zorunluluk haline getiriyor. Araştırmalar, Avrupa’nın 2025 yılında en kurak üç yıldan birini yaşadığını ve bazı dönemlerde kıtanın yaklaşık üçte birinde “şiddetli kuraklık” koşulları gözlendiğini ortaya koyuyor. Bu bulgular, su döngüsündeki bozulmanın geçici değil yapısal bir eğilim haline geldiğini gösteriyor. Kalebaşı, “Su stresi giderek derinleşirken, yer altı ve yer üstü su kaynaklarımızı korumak hepimizin ortak sorumluluğudur. Bugün atılacak her adım, gelecekte su güvenliğimizin en önemli güvencesi olacaktır. Bu nedenle tarım sanayi ve diğer tüketim alanlarında verimli su yönetimi uygulamalarının yaygınlaştırılması, su kayıplarının azaltılması ve doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde yönetilmesi büyük önem taşıyor” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

SUDER'den Su Kaynaklarının Korunması İçin Sürdürülebilirlik Çağrısı Haber

SUDER'den Su Kaynaklarının Korunması İçin Sürdürülebilirlik Çağrısı

2030’a yaklaşırken dünya, iklim krizinin su döngüsü üzerindeki etkilerini daha görünür ve daha sert biçimde yakından deneyimliyor. Yayımlanan Avrupa İklim Durumu değerlendirmeleri, kıtanın büyük bölümünde sıcaklıkların uzun dönem ortalamalarının üzerinde seyrettiğini ve Avrupa’nın yaklaşık yüzde 95’inde ortalamanın üzerinde sıcaklık kaydedildiğini ortaya koyuyor. Aynı değerlendirmeler, kuraklık koşullarının yaygınlaştığını ve Avrupa’nın önemli bir bölümünde toprak nemi ve hidrolojik stresin belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Özellikle 2025 yılı içinde Avrupa’nın yaklaşık yüzde 50’den fazlasının kuraklık koşullarından etkilendiği raporlanıyor. Küresel ısınmanın en sıcak etkilerini hisseden Akdeniz Havzası'ndaki Türkiye de bu dönüşümün merkezinde yer alıyor. Türkiye, kişi başına düşen kullanılabilir su miktarı göz önüne alındığında artık 'su stresi yaşayan' ülkeler arasında yer alıyor. Uzmanlar, acil önlem alınmazsa su fakiri olma riskiyle karşı karşıya kalacağı konusunda uyarıyor. Bu gelişmeler, ülkemizin de dahil olduğu şehirlerin suya erişim güvenliğini ve altyapı dayanıklılığını doğrudan etkileyen yeni bir “su stresi çağına” işaret ediyor. “Su kaynaklarının korunması ve sağlıklı su tüketimi geniş bir çerçeveden, stratejik olarak ele alınmalı” Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı konuyla ilgili açıklamasında suyun sadece bir içecek olarak değil, stratejik bir yaşam kaynağı olarak ele alınması gerektiğini vurgulayarak şunları söyledi: “İklim krizi artık bugünün meselesi. Su kaynaklarımız üzerindeki baskı her geçen yıl artıyor ve şehirlerimizin dayanıklılığı suyu nasıl yönettiğimize doğrudan bağlı hale geliyor. Ambalajlı su sektörü, kaynakların korunması, verimli kullanımın teşvik edilmesi ve suyun güvenli şekilde tüketiciye ulaştırılması açısından önemli bir sorumluluk üstleniyor. Su kaybının artmasına sebep olan tüketim yöntemleri, bu küresel stres döneminde yeniden düşünülmelidir. Türkiye ambalajlı su sektöründe faaliyet gösteren üreticiler, dünyada ve ülkemizde bulunan suyun miktarının ve kalitesinin korunmasının öneminin farkında olarak, sahip olduğumuz su varlığının gelecek nesillere aktarılması için kaynaklarını heba etmeden, en verimli şekilde kullanmaya özen göstermektedir.” “Üretim süreçlerimizde sıfır su kaybı prensibiyle çalışıyoruz” Kalebaşı açıklamasında “Derneğimize üye ambalajlı su üreticileri, yeraltı su kaynaklarını çevreleyen alanları da hassasiyetle korumakta, böylece suyun kaynağa ulaşmak için geçtiği doğal ekosistemlerin korunmasına yardımcı olmaktadırlar. Doğal su kaynaklarının kullanımında sürdürülebilir üretim adına kamu otoriteleri, üniversiteler ve yerel topluluklar ile kurulan işbirlikleri sadece kaynakların, biyoçeşitliliğin ve doğal yaşam ortamlarının korunmasını değil, aynı zamanda bölgenin sosyal ve ekonomik açıdan gelişimini de desteklemektedir. Üretim süreçlerimizde sıfır su kaybı prensibiyle çalışarak kaynaklarımızı koruyor, döngüsel ekonomiye katkı sunmak adına ambalajlarımızın yüzde 100 geri dönüştürülebilir malzemelerden üretilmesini sağlayarak, çevresel ayak izimizi sistematik olarak azaltıyoruz.” dedi. Ev tipi arıtma cihazlarında görünmeyen büyük su israfı Su kaynaklarının korunması ve israfın önlenmesi için tüketim teknolojilerinin bütüncül ve verimlilik odaklı değerlendirilmesi gerekiyor. İstanbul Üniversitesi Su Bilimleri Fakültesi’nden Prof. Dr. Meriç Albay’in yaptığı “Ev Tipi Su Arıtma Sistemlerinin Su Kalitesinin Değerlendirilmesi Araştırması” ev tipi arıtma cihazlarında, 1 litre arıtılmış içme suyu elde edebilmek için yaklaşık 5 litre ve üzeri su atık olarak israf ediliyor. Su stresinin giderek büyüdüğü ve şehirlerin su kaynakları üzerindeki baskının arttığı bu dönemde, bu düzeyde bir su kaybı, önemli bir verimlilik sorunu olarak öne çıkıyor. 2040’ da 5,7 milyar insan su sıkıntısı yaşayacak Kuraklık artık yalnızca tarımsal üretimi etkileyen dönemsel bir risk değil, su güvenliğini doğrudan tehdit eden küresel bir kriz olarak öne çıkıyor. Dünyada ve ülkemizde son 20 yılda kuraklığın giderek artması, su kaynaklarının korunmasının ertelenemez bir öncelik olduğunu ortaya koyuyor. 2040 yılına gelindiğinde dünyada 5,7 milyar insanın su sıkıntısı yaşayabileceğinin tahmin edilmesi de suyun verimli kullanımının toplumsal ve ekonomik bir zorunluluk olduğunu gösteriyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı’na göre bu tablo, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimini, su kayıplarının azaltılmasını ve suyun verimli kullanımını koruyan uygulamaların yaygınlaştırılmasını her zamankinden daha kritik hale getiriyor. Yer altı su rezervlerinin azalması kentlerin dayanıklılığını zorluyor Şehirlerin su güvenliği suyun nasıl korunduğu, nasıl yönetildiği ve ne kadar verimli kullanıldığıyla tanımlanıyor. Yer altı su rezervlerinin azalması ve yüzey sularındaki dalgalanmalar, kentlerin uzun vadeli dayanıklılığını zorlarken; suyun her damlasının korunmasını stratejik bir zorunluluk haline getiriyor. Araştırmalar, Avrupa’nın 2025 yılında en kurak üç yıldan birini yaşadığını ve bazı dönemlerde kıtanın yaklaşık üçte birinde “şiddetli kuraklık” koşulları gözlendiğini ortaya koyuyor. Bu bulgular, su döngüsündeki bozulmanın geçici değil yapısal bir eğilim haline geldiğini gösteriyor. Kalebaşı, “Su stresi giderek derinleşirken, yer altı ve yer üstü su kaynaklarımızı korumak hepimizin ortak sorumluluğudur. Bugün atılacak her adım, gelecekte su güvenliğimizin en önemli güvencesi olacaktır. Bu nedenle tarım sanayi ve diğer tüketim alanlarında verimli su yönetimi uygulamalarının yaygınlaştırılması, su kayıplarının azaltılması ve doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde yönetilmesi büyük önem taşıyor” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.