Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Su Tüketimi

Kapsül Haber Ajansı - Su Tüketimi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Su Tüketimi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu Haber

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu

Sağlıklı yaşam anlayışının gün geçtikçe hayatımızda daha fazla yerleşmesiyle; dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve kaliteli uyku kadar, günlük sıvı tüketimini merkeze alan sağlıklı hidrasyon kavramı da sıkça gündeme gelmeye başladı. Bu küresel trend; yeterli su tüketimi ile beraber günlük su ihtiyacının, doğal minerallerini koruyan ve doğal yollarla elde edilen fonksiyonel içeceklerle karşılanmasını destekliyor. Güncel araştırmalar, suya günlük yaşamın her anında kolayca ulaşılabilmesinin, yeterli su tüketim alışkanlığı kazanılmasında önemli unsurlardan biri olduğuna dikkat çekiyor. “Güvenli içme suyuna kolay erişebilmek sağlıklı hidrasyonu destekliyor” Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) güncel içme suyu kalitesi yaklaşımı da su güvenliğini yalnızca tüketim anıyla sınırlamıyor, kaynaktan tüketiciye kadar uzanan süreçte risklerin yönetilmesini, sağlık temelli hedefleri ve gözetimi birlikte ele alıyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı, güvenli içme suyunun sürekliliğinin sağlanmasında tüm tedarik zincirinin kritik rol oynadığına dikkat çekerek “Günlük yaşamın yoğunluğu içerisinde tüketicilerin ihtiyaç duydukları suya güvenilir ve hijyenik koşullarda, kolayca ulaşabilmesi büyük önem taşıyor. Ambalajlı sular, kaynağından tüketiciye ulaşana kadar üretim, dolum, ambalajlama, depolama ve denetim süreçlerinden geçerek günlük yaşamın farklı alanlarında kaliteli ve güvenilir bir hidrasyon seçeneği sunuyor” dedi. Farklı ambalaj seçenekleri her ortamda tüketimi pratikleştiriyor Gün içerisinde su tüketimi evde, iş yerinde, okulda, spor yaparken, seyahat ederken veya açık havada geçirilen zamanlarda farklı ihtiyaçlara göre şekilleniyor. Bu nedenle suyun günlük yaşamda kolayca ulaşılabilir olması önem taşıyor. Sağlıklı hidrasyon konusunda yayımlanan güncel araştırmalar, su tüketiminin artırılmasında sağlıklı suya erişim, doğru alışkanlıklar, toplumsal bilinçlenme, fiyat, kolaylık ve tüketim ortamı gibi faktörlerin de etkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle içme suyunun günlük yaşamda görünür, erişilebilir ve pratik bir seçenek olması, yeterli sıvı tüketiminin desteklenmesine doğrudan katkı sağlıyor. Ambalajlı sular da farklı ambalaj seçenekleri sayesinde evden iş yerine, seyahatten açık hava aktivitelerine kadar pek çok farklı kullanım alanında tüketicilerin erişimini sağlıklı suya erişimini kolaylaştırıyor. Ambalajlı sular çok sıkı denetim süreçleriyle tüketiciye ulaşıyor SUDER, sağlıklı hidrasyon yaklaşımının önemli unsurlarından biri olan kaliteli ve güvenilir suya ulaşabilmesi için çalışıyor. Türkiye’de ambalajlı suların şişelenmesi, ambalajlanması, etiketlenmesi ve piyasaya arzı Sağlık Bakanlığı’nın ilgili mevzuat çerçevesinde titizlikle gerçekleştiriliyor. Su türlerine göre farklı teknik ve kalite kriterleri uygulanırken, ambalajlı sular su kaynaklarından başlayarak, üretim tesislerine ve raflara kadar uzanan içildiği ana kadarki tüm süreçlerde Sağlık Bakanlığı’nın çok sıkı denetimlerine tabi tutuluyor. Mikrobiyolojik kontrolleri ve hijyen gerekliliklerini üretimin her aşamasında en üst düzeyde tutan ambalajlı su sektörü, kalite ve güvenliği gözeten uygulamalarla suyu en uygun koşullarda tüketiciye ulaştırılmasını sağlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Susamamak, Suya İhtiyaç Duymadığınız Anlamına Gelmiyor Haber

Susamamak, Suya İhtiyaç Duymadığınız Anlamına Gelmiyor

Kapalı ortamlarda geçirilen uzun saatler ve susama hissinin yaz aylarına kıyasla daha az fark edilmesi, günlük su tüketiminin azalmasına neden olabiliyor. Özellikle yoğun iş temposunda çalışanlar, evden çıkarken veya gün içinde su içmeyi unutabiliyor. Yeterli su tüketimi; vücut sıcaklığının düzenlenmesine, besin öğelerinin taşınmasına, sindirimin normal şekilde ilerlemesine ve böbreklerin işlevlerini yerine getirmesine katkıda bulunuyor. Diyetisyen Neslihan Öztürk Aktepe, kış aylarında su tüketiminin ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekerek günlük alışkanlıkların mevsime göre değişse de vücudun su ihtiyacının devam ettiğini vurguluyor. “Susama hissini beklemeden su içmeyi alışkanlık haline getirin” Kış aylarında yeterli su tüketmenin önemine değinen Diyetisyen Neslihan Öztürk Aktepe, “Soğuk havalarda susama hissi, yaz aylarına göre daha az belirgin hale geliyor. Bu durum, gün boyunca ne kadar su içtiğimizi fark etmememize ve tüketimimizin azalmasına yol açabilir. Oysa su; vücut sıcaklığının düzenlenmesi, dolaşımın desteklenmesi, sindirimin sürdürülmesi ve böbreklerin normal işlevlerini yerine getirmesi için gereklidir. Yetersiz sıvı alımı bazı kişilerde yorgunluk, baş ağrısı, ağız kuruluğu ve idrar miktarında azalma gibi belirtilerle kendini gösterebiliyor. Bu nedenle su içmek için mutlaka susamayı beklememeli, gün içine yayılan düzenli bir tüketim alışkanlığı geliştirmeliyiz” ifadelerini kullandı. “Su tercihlerinde kalite ve güvenilirlik de önemli” Su tüketiminde miktarın yanı sıra suyun kaynağına ve güvenilirliğine de dikkat edilmesi gerektiğini belirten Aktepe, “İçme suyunun güvenilir olması ve ilgili mevzuata uygun şekilde tüketiciye sunulması önem taşıyor. İçtiğimiz suyun miktarı kadar kalitesi de sağlığımızı doğrudan etkiliyor. Doğal kaynak ve doğal mineralli sular, vücudumuzun kış aylarında ihtiyaç duyduğu mineralleri geri kazanmasına yardımcı olur. Bu yüzden içeriğinde mineralleri barındıran doğal kaynak ve mineralli suları tercih etmek sağlıklı yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır.” dedi. “Su tüketimini gün içine yayın” Su içmeyi hatırlamakta zorlanan kişilerin günlük rutinlerinden yararlanabileceğini belirten Aktepe, “Sabah uyandıktan sonra, işe veya okula gitmeden önce, öğün aralarında ve fiziksel aktivite sonrasında su içmeyi hatırlatıcı bir alışkanlık oluşturabiliriz. Çalışma masasında veya çantada kişisel bir su şişesi bulundurmak da tüketimi takip etmeyi kolaylaştırır. Burada önemli olan, kısa sürede çok miktarda su içmek yerine ihtiyacı gün içine yaymaktır.” ifadelerini kullanıyor. Günlük sıvı ihtiyacının yalnızca tek bir miktarla açıklanamayacağını belirten Aktepe, su tüketiminin kişinin ihtiyaçlarına göre planlanması gerektiğini ifade ederek, “Önemli olan, hava sıcaklığı ne olursa olsun vücudun sıvı ihtiyacını göz ardı etmemek ve su tüketimini günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası olarak görmek. Bu nedenle günde 8-10 bardak su tüketimi muhakkak gerçekleştirilmelidir” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

SOLAR3GW: “Türkiye’nin TarımGES’lere İhtiyacı Var” Haber

SOLAR3GW: “Türkiye’nin TarımGES’lere İhtiyacı Var”

Güneş enerjisi alanında çalışan düşünce kuruluşu Solar3GW, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Güneş Enerjisi Araştırma ve Uygulama Merkezi (ODTÜ-GÜNAM) ile Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğünün (TAGEM) Konya Ovası’nda kurdukları 60 kW’lık pilot TarımGES (Tarıma Entegre Güneş Enerjisi Santrali) projesinde ilk ürünler hasat edildi. Proje kapsamında, güneş panellerinin altına ekilen şeker pancarı ve karabuğdaydan ilk olarak karabuğday hasat edildi. İlk sonuçlara göre, karabuğday üretiminde verimlilik kontrol sahasına kıyasla yüzde 7 artarken su tüketimi yüzde 20 oranında azaldı. Bu sonuçlar; Türkiye gibi su stresi yaşayan ülkelerde; tarımsal üretim ile güneş enerjisi üretimini bir araya getiren TarımGES uygulamalarının su kaynaklarının korunmasını sağlarken verimi artıracağını ortaya koyuyor. Tarımsal üretim ve enerji üretimi arasında denge kurmayı amaçlayan TarımGES’ler, özellikle su güvenliğinin güçlendirilmesi ve iklim değişikliğine uyum açısından önemli bir potansiyel taşıyor. TARIMGES’LER ÇİFTÇİNİN EKONOMİK YÜKÜNÜ AZALTABİLİR Pilot projenin uygulayıcısı ODTÜ-GÜNAM Entegre Fotovoltaik Teknolojileri Birimi Koordinatörü Doç. Dr. Talat Özden; kuraklık, su kıtlığı, aşırı sıcaklıklar, değişen yağış düzenleri ve iklim belirsizliğinin tarımsal üretimi zorlaştırdığını söyledi. Bununla birlikte artan sulama ve enerji maliyetlerinin de çiftçiler üzerinde ciddi bir ekonomik yük oluşturduğunu ifade etti. Özden, TarımGES’in bu sorunların önüne geçebileceğini vurgulayarak “Aynı arazi üzerinde eş zamanlı gıda ve enerji üretimi, tarımın karşı karşıya olduğu bu çok boyutlu sorunlara bütünleşik çözümler sunma potansiyeline sahip. Doğru ürün seçimi, uygun iklim koşulları ve tarımsal ihtiyaçları esas alan sistem tasarımlarıyla arazi kullanım verimliliğini artırmak, su kullanım etkinliğini iyileştirmek ve iklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak mümkün. Ancak burada temel önceliğimiz, tarım arazilerinde elektrik üretmek değil, tarımsal üretimi daha verimli, dirençli ve sürdürülebilir hale getirmek olmalı. TarımGES sistemlerinin başarısını yalnızca ürettikleri elektrikle değil, tarımsal üretime sağladıkları somut katkılarla da değerlendirmeliyiz. Çünkü bu teknolojinin gerçek değeri, enerji üretirken tarımı koruyabilmesinde ve mümkün olduğunda güçlendirebilmesinde yatıyor” dedi. TURHAN: “TARIMGES, ‘KAZAN- KAZAN’ MODELİDİR’ Solar3GW Yönetim Kurulu Başkanı Yusuf Bahadır Turhan ise TarımGES sistemlerinin çiftçilere, tarım gelirine ek olarak elektrik üretiminden de gelir sağlama imkanı verdiğini vurguladı. Turhan, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bazı yüksek katma değerli ürünlerde geleneksel tarıma göre daha fazla gelir elde edilebilir. Gelir düzeyi; ürün çeşidine ve yerel piyasa koşullarına göre değişiklik gösterebilir. Ancak TarımGES uygulamalarıyla ilgili oluşmuş yanlış bir kanı var: Çiftçiler, TarımGES uygulamaları nedeniyle tarım arazilerini kaybedeceklerinden endişe ediyor. Konya’daki pilot uygulamamız, bu konudaki yanlış anlaşılmaların giderilmesine de katkı sağlayacak. Hatta olağanüstü hava koşulları nedeniyle tarım yapılamayan arazilerde güneş panellerinin konulmasıyla ekim ve dikim mümkün olacak. Çiftçi için kazan-kazan durumu oluşuyor: Tarım arazisi korunacak, verim artırılacak ve ucuz enerji üretilecek.” Enerji arz güvenliği için güneş enerjisi yatırımlarının çeşitlendirilmesinin önemine dikkat çeken Turhan; mevcut mevzuatın, tarım arazilerine GES kurulmasına izin vermediğine işaret etti. Sadece öz tüketim amaçlı ve arazinin yüzde 1’ini aşmamak kaydıyla kurulum yapılabildiğinin altını çizen Turhan, TarımGES mevzuatı için şunu önerdi: “Tarım arazilerindeki toplulaştırma faaliyeti gibi TarımGES alanlarımızı da toplulaştırır ve buna özel alanlar belirleyip bunları TarımGES YEKA’ları olarak ihale edersek ölçek ekonomisinden dolayı büyük fayda sağlayabiliriz. Tarım arazilerimizin sadece yüzde 1’i TarımGES YEKA olarak kullanıldığında, gelişen teknolojilerle yaklaşık 190 GW’lık bir TarımGES potansiyeli ortaya çıkıyor. Bu rakam, halihazırda toplam GES kurulu gücümüzün 7 katına denk geliyor.’’ TARIMGES YATIRIMLARI 8-10 YILDA KENDİNİ AMORTİ EDEBİLİR TarımGES uygulamalarında aynı arazi hem tarım faaliyet hem de güneşten elektrik üretimi için kullanılıyor ancak öncelik tarımsal üretimde. Güneş panelleri, ürünü olağanüstü hava koşullarından koruyor. Toplanan yağmur suyu ile sulama yapılıyor. Gölgeleme sayesinde toprak nemi tutuyor. Türkiye’nin TarımGES’lere ihtiyacı olduğunu, maliyetinin ise düşünüldüğü kadar yüksek olmadığını ifade eden Turhan, “Yatırım orta vadede kendini amorti edebilir. Güneş panellerinin konulacağı konstrüksiyonlar nedeniyle maliyet yüzde 30-40 oranında artabiliyor. Standart güneş santrali kurulumunun megavatı 400 bin dolar iken TarımGES’lerde maliyet 550-560 bin dolara çıkıyor. Ama tarımsal verimliliği artırması ve enerji üretimiyle bu maliyet zaten karşılanabilir. Bir TarımGES yatırımı 8-10 yıl içinde kendini amorti edebilir. Bu geri ödeme süresi, diğer güneş yatırımlarıyla hemen hemen aynı” diye konuştu. DÜNYADA TARIMGES YAYGINLAŞIYOR, ÇİN ÖNE ÇIKIYOR Her ülke, TarımGES teknolojisine kendi ekonomik, coğrafi ve politik koşullarına göre farklı stratejilerle yaklaşıyor. Devlet destekleri, yasal düzenlemeler ve teknolojik yenilikler sayesinde tarım ile güneş enerjisi üretimini aynı arazide buluşturan uygulamalar dünya genelinde gelişimini sürdürüyor. ODTÜ-GÜNAM’ın ‘Türkiye’nin TarımGES Görünümü 2026’ raporuna göre İtalya son yıllarda TarımGES alanında Avrupa'nın en kapsamlı teşvik mekanizmalarından birini geliştirdi. Yaklaşık 1,1 milyar euroluk bir teşvik programı oluşturuldu ve 2026 yılı sonuna kadar yaklaşık 1 GW yeni TarımGES kapasitesinin devreye alınması planlanıyor. Japonya’da 2013 yılında düzenlenen yönetmelikler sonucunda ülkede TarımGES projeleri hızla yaygınlaştı. 2024 yılında TarımGES’lere, Tarım Arazisi Koruma Kanunu kapsamında açık bir statü tanınarak arazi kullanımına ilişkin düzenlemeler artırıldı. Hindistan'da ise 2040 yılına kadar toplam kurulu TarımGES kapasitesinin 783 GW'a ulaşabileceği; toplam potansiyelinin 1,2 TW'tan fazla olduğu tahmin ediliyor. Dünya devi Çin’e gelince; 2022 yılı itibarıyla ülkede, toplam kurulu gücü 134,55 GW'a ulaşan bin 678 TarımGES projesi bulunuyor. Çin, yalnızca deneysel veya pilot uygulamaların yürütüldüğü bir ülke olmaktan çıktı; TarımGES teknolojilerinin büyük ölçekli ticari uygulamalarının gerçekleştirildiği öncü ülkelerden biri haline geldi. Uluslararası örnekler, Türkiye’nin TarımGES alanında kapsamlı bir yol haritasına ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Standartların geliştirilmesi, potansiyel kapasitenin analiz edilmesi, izleme altyapısının kurulması, toplumsal kabulün güçlendirilmesi, destek mekanizmalarının oluşturulması ve sürdürülebilir iş modellerinin geliştirilmesi bu yol haritasının temel bileşenleri arasında yer almalı. TarımGES projeleri bu sayede, yalnızca bir yenilenebilir enerji yatırımı olmaktan çıkıp Türkiye’nin iklime dirençli tarım, sürdürülebilir enerji ve kırsal kalkınma hedeflerini aynı zeminde buluşturan stratejik bir teknolojiye dönüşebilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yeşilay, Bağımlılıkların Çevre ve Ekosistem Üzerindeki Etkilerini Araştırdı Haber

Yeşilay, Bağımlılıkların Çevre ve Ekosistem Üzerindeki Etkilerini Araştırdı

26 Ekim 2026 tarihinde İstanbul Sepetçiler Kasrı’nda gerçekleştirilen lansmana Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Doç. Dr. Mehmet Dinç, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi'nden Prof. Dr. Emine Didem Evci Kiraz, Bahçeşehir Üniversitesi Dr. Öğr. Üyesi Ayşe Seval Palteki ve Çukurova Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Evşen Güzel katıldı. Raporda, tütün, alkol, uyuşturucu ve uyarıcı madde, kumar ve dijital bağımlılıklarla ilişkili faaliyetlerin çevre üzerindeki etkileri değerlendirildi. Raporda ayrıca iklim değişikliğinin bireylerin ruh sağlığı ve bağımlılık riskleri üzerindeki olası etkilerine dikkat çekilerek bağımlılıklar ile çevresel sorunlar arasındaki çift yönlü ilişki ele alındı. Araştırma, bazı psikoaktif maddelerin arıtma süreçlerinin ardından da sularda varlığını sürdürebildiğini ortaya koydu. “BAĞIMLILIKLAR SADECE İNSANA DEĞİL, ÇEVREYE VE TABİATA DA ZARAR VERİYOR” Programda konuşan Yeşilay Genel Başkanı Doç. Dr. Mehmet Dinç, bağımlılığın bireysel etkilerinin ötesinde toplumsal etkileri de olduğuna dikkat çekerek sözlerine başladı. Dinç, “Bağımlılık, yalnızca bir kişinin kendine zarar vermesi değildir. Bir kişinin ötesinde, toplumun da ciddi şekilde zarar gördüğü bir gerçekle karşı karşıyayız. Araştırmamızda bu konuda çok güçlü argümanlar var. Şunu görüyoruz ki bağımlılık aynı zamanda uçan kuşu, yüzen balığı, ormandaki ağacı, kırdaki çiçeği de ilgilendiriyor. Yani bağımlılıklar sadece insana değil, topluma, çevreye ve tabiata da zarar veriyor. Dolayısıyla bağımlılıklar sadece bireyin, toplumun ya da sosyolojinin meselesi değil, ekolojinin de meselesidir. Bu nedenle dünyaya karşı sorumlu insanlar olarak bağımlılıkların küresel ısınmaya etkisi, çevre kirliliği, diğer canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi ve biyolojik çeşitliliğin korunması konularında da sorumluluk taşıyoruz. Diğer yandan su tüketimiyle ilgili çok büyük bir tehditle karşı karşıyayız. Özellikle atıkların çevreye yayılması, toprağa, suya ve bitkilere bulaşması bakımından ciddi bir sorun söz konusu” dedi. Bağımlılık endüstrilerinin karbon ayak izi, su tüketimi ve atık üretimine ilişkin düzenli raporlama yapması gerektiğini ifade eden Dinç, “Bağımlılıklarla mücadelenin kapsamına çevrenin korunması ve iklim değişikliği perspektifinin de eklenmesi gerektiğine inanıyoruz. Bağımlılıkların önlenmesinin çevre ve sürdürülebilir kalkınma politikalarına entegre edilmesi, eğitimlerde çevre sağlığı ve iklim değişikliğine de vurgu yapılarak bunların bağımlılık riskleri üzerindeki etkilerinin kapsamlı bir şekilde ele alınması gerektiğini düşünüyoruz” şeklinde konuştu. TÜTÜN ENDÜSTRİSİ YILDA YAKLAŞIK 80 MİLYON TON KARBON EMİSYONUNA NEDEN OLUYOR Raporda yer verilen Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre, tütün üretimi ve tüketimi her yıl yaklaşık 80 milyon ton karbondioksit emisyonuna yol açıyor. Bu miktarın, yaklaşık 17 milyon benzinli aracın yıllık emisyonuna eşdeğer olduğu belirtiliyor. Dünya genelinde yaklaşık 3,2 milyon hektar tarım arazisi tütün yetiştiriciliği için kullanılırken tütün üretiminde yılda 22 milyar ton su tüketiliyor. Küresel ormansızlaşmanın yüzde 5'i de tütün üretimiyle ilişkilendiriliyor. Türkiye'de yılda 150,4 milyar adet sigara tüketilmesi, sigara izmaritlerinden kaynaklanan çevre kirliliğinin boyutlarına da işaret ediyor. Raporda, alkol üretiminin su ve enerji tüketimi üzerindeki etkileri de ele alınıyor. Bir litre alkollü içecek üretimi için 9 ila 22 litre su kullanıldığı belirtilirken uyuşturucu ve uyarıcı madde üretiminin ormansızlaşma, doğal yaşam alanlarının kaybı ve kimyasal atık oluşumuyla ilişkisine dikkat çekiliyor. Avrupa'da gerçekleştirilen araştırmalara göre, bir kilogram sentetik uyuşturucu üretiminde yaklaşık 25 ila 43 kilogram kimyasal atık ortaya çıkıyor. BAZI PSİKOAKTİF MADDELER ARITMA SONRASINDA DA SULARDA KALABİLİYOR Raporun dikkat çeken bölümlerinden birini, Türkiye Yeşilay Cemiyeti öncülüğünde gerçekleştirilen “Atık Sulardaki Psikoaktif Maddelerin Çevreye Etkisi Araştırması” oluşturdu. Araştırma kapsamında İstanbul, İzmir, Antalya, Adana, Hatay, Samsun ve Trabzon'da bulunan yedi farklı atık su arıtma tesisinden toplam 98 numune analiz edildi. Çalışmada dokuz farklı psikoaktif maddenin insan vücudunda işlenmesiyle oluşan kalıntıları incelendi ve yapılan analizlerle arıtma süreçlerinin etkinliği değerlendirildi. Araştırma sonuçları, biyolojik arıtmanın psikoaktif maddelerin atık sulardan uzaklaştırılmasında önemli bir rol oynadığını gösterdi. Biyolojik arıtma uygulanan tesislerde incelenen maddelerin yüzde 82 ila yüzde 100'ü sudan uzaklaştırılırken biyolojik arıtma bulunmayan tesiste bu oranların belirgin şekilde daha düşük olduğu belirlendi. Araştırmada, MDMA maddesinin arıtılması en güç maddelerden biri olduğu ortaya kondu. Biyolojik arıtma uygulanmasına rağmen bazı tesislerde MDMA'nın sudaki miktarının yalnızca yüzde 9 azaldığı tespit edildi. Metamfetamin ve MDMA'nın arıtma sonrasında da sularda bulunması, bu maddelerin suda yaşayan canlılar açısından çeşitli riskler oluşturabileceğini gösterdi. DİJİTAL BAĞIMLILIKLARIN DA ÇEVRESEL BİR MALİYETİ VAR Raporda dijital teknolojilerin yoğun ve kontrolsüz kullanımının çevresel etkilerine de yer verildi. Çevrim içi kumarın da içinde bulunduğu dijital sektörlere hizmet veren veri merkezlerinin küresel elektrik tüketiminin yaklaşık yüzde 1 ila 2'sini oluşturduğu, bu tüketimin 2030 yılına kadar iki katına çıkmasının öngörüldüğü belirtildi. Ayrıca yapay zekâ sunucularının büyümesine bağlı olarak enerji tüketiminin, su ayak izinin ve karbon emisyonlarının artabileceğine dikkat çekildi. İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ BAĞIMLILIK RİSKLERİNİ DE ETKİLEYEBİLİYOR Raporda, çevresel sorunların insan sağlığı üzerindeki etkileri de değerlendirildi. Dünya genelinde hava, su ve kurşun kirliliği ile mesleki zararlı madde maruziyetlerinin yılda yaklaşık 9 milyon erken ölümle ilişkili olduğu belirtildi. On ülkeden 10 bin gencin katıldığı bir araştırmaya göre, 16-25 yaş grubundaki gençlerin yüzde 45'inden fazlası iklim değişikliğine ilişkin duygularının günlük yaşamlarını olumsuz etkilediğini ifade ediyor. İklim değişikliğinin yol açtığı stres, belirsizlik ve yaşam koşullarındaki değişimlerin bağımlılık riskleriyle ilişkisine dikkat çekilen raporda, çevre sağlığı ile bağımlılıkların önlenmesine yönelik çalışmaların birlikte ele alınmasının önemi vurgulandı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu Haber

SUDER’den “Sağlıklı Hidrasyon” Vurgusu

Kalebaşı; doğal mineralleri korunan, mevzuata uygun koşullarda üretilen ve ambalajlanan suların, gündelik hayatta en güvenilir hidrasyon seçeneği olduğunu vurguladı. Sağlıklı yaşam anlayışının gün geçtikçe hayatımızda daha fazla yerleşmesiyle; dengeli beslenme, düzenli fiziksel aktivite ve kaliteli uyku kadar, günlük sıvı tüketimini merkeze alan sağlıklı hidrasyon kavramı da sıkça gündeme gelmeye başladı. Bu küresel trend; yeterli su tüketimi ile beraber günlük su ihtiyacının, doğal minerallerini koruyan ve doğal yollarla elde edilen fonksiyonel içeceklerle karşılanmasını destekliyor. Güncel araştırmalar, suya günlük yaşamın her anında kolayca ulaşılabilmesinin, yeterli su tüketim alışkanlığı kazanılmasında önemli unsurlardan biri olduğuna dikkat çekiyor. “Güvenli içme suyuna kolay erişebilmek sağlıklı hidrasyonu destekliyor” Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) güncel içme suyu kalitesi yaklaşımı da su güvenliğini yalnızca tüketim anıyla sınırlamıyor, kaynaktan tüketiciye kadar uzanan süreçte risklerin yönetilmesini, sağlık temelli hedefleri ve gözetimi birlikte ele alıyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı, güvenli içme suyunun sürekliliğinin sağlanmasında tüm tedarik zincirinin kritik rol oynadığına dikkat çekerek “Günlük yaşamın yoğunluğu içerisinde tüketicilerin ihtiyaç duydukları suya güvenilir ve hijyenik koşullarda, kolayca ulaşabilmesi büyük önem taşıyor. Ambalajlı sular, kaynağından tüketiciye ulaşana kadar üretim, dolum, ambalajlama, depolama ve denetim süreçlerinden geçerek günlük yaşamın farklı alanlarında kaliteli ve güvenilir bir hidrasyon seçeneği sunuyor” dedi. Farklı ambalaj seçenekleri her ortamda tüketimi pratikleştiriyor Gün içerisinde su tüketimi evde, iş yerinde, okulda, spor yaparken, seyahat ederken veya açık havada geçirilen zamanlarda farklı ihtiyaçlara göre şekilleniyor. Bu nedenle suyun günlük yaşamda kolayca ulaşılabilir olması önem taşıyor. Sağlıklı hidrasyon konusunda yayımlanan güncel araştırmalar, su tüketiminin artırılmasında sağlıklı suya erişim, doğru alışkanlıklar, toplumsal bilinçlenme, fiyat, kolaylık ve tüketim ortamı gibi faktörlerin de etkili olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle içme suyunun günlük yaşamda görünür, erişilebilir ve pratik bir seçenek olması, yeterli sıvı tüketiminin desteklenmesine doğrudan katkı sağlıyor. Ambalajlı sular da farklı ambalaj seçenekleri sayesinde evden iş yerine, seyahatten açık hava aktivitelerine kadar pek çok farklı kullanım alanında tüketicilerin erişimini sağlıklı suya erişimini kolaylaştırıyor. Ambalajlı sular çok sıkı denetim süreçleriyle tüketiciye ulaşıyor SUDER, sağlıklı hidrasyon yaklaşımının önemli unsurlarından biri olan kaliteli ve güvenilir suya ulaşabilmesi için çalışıyor. Türkiye’de ambalajlı suların şişelenmesi, ambalajlanması, etiketlenmesi ve piyasaya arzı Sağlık Bakanlığı’nın ilgili mevzuat çerçevesinde titizlikle gerçekleştiriliyor. Su türlerine göre farklı teknik ve kalite kriterleri uygulanırken, ambalajlı sular su kaynaklarından başlayarak, üretim tesislerine ve raflara kadar uzanan içildiği ana kadarki tüm süreçlerde Sağlık Bakanlığı’nın çok sıkı denetimlerine tabi tutuluyor. Mikrobiyolojik kontrolleri ve hijyen gerekliliklerini üretimin her aşamasında en üst düzeyde tutan ambalajlı su sektörü, kalite ve güvenliği gözeten uygulamalarla suyu en uygun koşullarda tüketiciye ulaştırılmasını sağlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

ABB’den Kanola Tohumu Desteği  Haber

ABB’den Kanola Tohumu Desteği 

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Başkentli üreticileri ürün çeşitliliğini artıracak ve alternatif gelir kaynakları oluşturacak projeleri hayata geçirmeye devam ediyor. 2025-2026 yılında yüzde 50 hibe ile dağıtılan 1200 torba kanola tohumu, yaklaşık 24 bin dekar tarım arazisinde toprakla buluşurken hasat döneminde yapılan saha incelemelerinde de yüksek oranda verim değeri elde edildi. “ÇİFTÇİMİZ DEKAR BAŞINA 14 MİLYAR LİRA GELİRELDE ETTİ” Türkiye’de ilk defa belediye olarak kanola desteği yaptıklarının altını çizen ABB Kırsal Hizmetler Daire Başkanlığı Bitkisel Üretim Şube Müdürü Niyazi Zobu, “Polatlı, Sincan ve Haymana ilçelerimizde 2025 yılı eylül ayında kanola tohumu ekimini gerçekleştirdik. Kanola bitkisinin su tüketimi az olduğu için tercih ediliyor. Türkiye’de ilk defa bir belediye olarak bunun desteğini yaptık ve bugün de hasatlarını gerçekleştirdik. Maksimum üç kez sulamayla maksimum verim elde edebiliyorlar. Çiftçimiz dekar başına 14 bin lira gelir elde etti. Biz bu yıl için de ihalemizi gerçekleştirdik. İnşallah eylülün ilk haftası yüzde 50 hibe ile desteklerimizi gerçekleştireceğiz” dedi. 24 BİN DEKAR ALANDA KANOLA ÜRETİMİ GERÇEKLEŞTİRİLDİ Kanola tohumu desteği kapsamında; 2025-2026 üretim sezonunda Polatlı, Sincan ve Haymana ilçelerinde toplam 443 üreticiye yüzde 50 hibe ile1200 torba kanola tohumu dağıtılırken Ankara genelinde de yaklaşık 24 bin dekar alanda kanola üretimi gerçekleştirildi. Üreticilerin tarlalarında gerçekleştirilen kontrollerle; bitki gelişimi, yetiştiricilik uygulamaları, verim ve ürün kalitesine ilişkin sonuçlar ekipler tarafından yerinde incelendi. DESTEĞİN BÜYÜK BÖLÜMÜ POLATLI'DA ÜRETİME DÖNÜŞTÜ Desteğin büyük bölümü407 üreticiye dağıtılan 1099 torba tohum ile yaklaşık 21 bin 980 dekarlık alanla Polatlı’da gerçekleşti. Sincan’da 25 üreticiye 66 torba tohum dağıtılarak yaklaşık 1320 dekar ve Haymana’da11 üreticiye 34 torba tohum dağıtılarak yaklaşık 680 dekar alanda kanola üretimi gerçekleştirildi. AMAÇ: ÜRÜN DESENİNİ ÇEŞİTLENDİRMEK VE KIRSAL EKONOMİYİ GÜÇLENDİRMEK Tarımsal destek programlarıyla üreticilerin girdi maliyetlerinin azaltılmasının yanı sıra Başkentin tarımsal ürün deseninin çeşitlendirilmesini, iklim ve piyasa koşullarına uygun alternatif ürünlerin yaygınlaştırılmasını ve kırsal ekonominin güçlendirilmesini hedefleniyor. Kanola gibi yağlı tohumlu bitkilerin üretiminin artırılması; üreticilere alternatif gelir kaynağı oluşturmasının yanı sıra bitkisel yağ üretiminde kullanılan hammaddenin yerli üretimle karşılanmasına ve tarımsal üretimde çeşitliliğin artırılmasına da katkı sağlıyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bağırsak Tembelliğine Çözüm Sofrada! Haber

Bağırsak Tembelliğine Çözüm Sofrada!

Özellikle masa başı çalışanlar, yaşlı bireyler, hamileler ve yeterince lif tüketmeyen kişilerde kabızlığın daha sık görüldüğünü belirten Dahiliye Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, “Bağırsakları doğal yollarla desteklemek için ilk adım; yeterli su içmek, düzenli hareket etmek ve sofralarda lif açısından zengin doğal besinlere daha fazla yer vermektir.” dedi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Dahiliye Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, kabızlığın nedenleri, bağırsak hareketlerini destekleyen besinler ve hangi belirtilerde hekime başvurulması gerektiği hakkında bilgi verdi. Kabızlık sanıldığından daha yaygın bir sorun Kabızlığın yalnızca tuvalete çıkamamak anlamına gelmediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, haftada üçten az dışkılama, sert dışkı, zorlanma hissi ve bağırsakların tam boşalmadığı düşüncesinin de kabızlık belirtileri arasında yer aldığını ifade etti. Özellikle masa başı çalışanlar, yaşlı bireyler, hamileler ve yeterince lif tüketmeyen kişilerde kabızlığın daha sık görüldüğünü belirten Levent, uzun süren kabızlığın yaşam kalitesini düşürdüğünü ve bazı sağlık sorunlarına zemin hazırlayabileceğini söyleyerek, "Bağırsaklarımız yalnızca sindirim sistemi için değil, genel sağlık açısından da büyük önem taşır. Düzenli çalışan bağırsaklar metabolizmayı desteklerken, yaşam kalitesini de artırır. Bağırsakları doğal yollarla desteklemek için ilk adım; yeterli su içmek, düzenli hareket etmek ve sofralarda lif açısından zengin doğal besinlere daha fazla yer vermektir." dedi. Bağırsakları çalıştırmanın ilk şartı lif tüketmek Bağırsak hareketlerini artıran en önemli besin öğesinin diyet lifi olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, liflerin sindirilemeden kalın bağırsağa ulaştığını ve burada dışkının hacmini artırarak bağırsak hareketlerini hızlandırdığını söyleyerek, lif açısından zengin beslenmenin; kabızlığı önlediğini, bağırsak florasını desteklediğini, kan şekerinin dengelenmesine katkı sağladığını, tokluk hissini artırdığını, kalp ve damar sağlığını desteklediğini ifade etti. Kuru erik doğal bir bağırsak dostu Kabızlık denildiğinde akla ilk gelen besinlerden birinin kuru erik olduğunu belirten Levent, bunun bilimsel nedenleri bulunduğunu dile getirdi ve "Kuru erik hem yüksek lif içerir hem de doğal sorbitol sayesinde bağırsakların daha düzenli çalışmasına yardımcı olur." şeklinde konuştu. Levent, sabah kahvaltısında birkaç adet kuru erik tüketmenin veya akşamdan suda bekletilmiş kuru eriğin suyuyla birlikte yenmesinin bağırsak hareketlerini destekleyebileceğini ifade etti. İncir ve kayısı da etkili seçenekler arasında Kuru incir ve kuru kayısının da lif bakımından oldukça zengin olduğunu belirten Levent, bu meyvelerin düzenli ancak kontrollü miktarlarda tüketilmesini önererek, "Özellikle kuru meyveler yüksek lif içerikleri sayesinde bağırsak hareketlerini artırırken aynı zamanda vitamin ve mineral açısından da önemli kaynaklardır." dedi. Yeşil yapraklı sebzeleri sofradan eksik etmeyin Ispanak, semizotu, pazı, marul, roka ve brokoli gibi yeşil sebzelerin bağırsak sağlığını desteklediğini söyleyen Levent, günlük öğünlerde mutlaka sebzeye yer verilmesi gerektiğini belirterek, sebzelerin içerdiği çözünür ve çözünmez liflerin bağırsak hareketlerini doğal şekilde desteklediğini ifade etti. Tam tahıllar bağırsakların düzenli çalışmasına katkı sağlar Beyaz ekmek ve rafine un ürünleri yerine tam buğday ekmeği, yulaf, çavdar ve bulgur gibi tam tahılların tercih edilmesini öneren Levent, rafine karbonhidratların lif açısından yetersiz kaldığını, tam tahılların hem bağırsak hareketlerini artırdığını hem de uzun süre tokluk sağladığını belirtti. Kurubaklagiller bağırsak bakterilerini de besliyor Nohut, mercimek, kuru fasulye ve barbunyanın yalnızca lif kaynağı olmadığını söyleyen Levent, bu besinlerin bağırsak mikrobiyotasını besleyen prebiyotik özelliklere de sahip olduğunu dile getirerek, "Düzenli baklagil tüketimi hem bağırsak hareketlerini artırır hem de yararlı bağırsak bakterilerinin çoğalmasına katkıda bulunur." ifadelerini kullandı. Meyveleri kabuğuyla tüketmek önemli Elma, armut, kivi ve erik gibi meyvelerin özellikle kabuklarının lif açısından oldukça zengin olduğunu belirten Levent, mümkün olduğunca iyi yıkandıktan sonra kabuklarıyla tüketilmelerini önererek, kivinin bağırsak hareketlerini destekleyen en etkili meyvelerden biri olduğuna dikkat çekti. Yoğurt ve kefir bağırsak florasını destekliyor Bağırsakların yalnızca lif değil, sağlıklı bakterilere de ihtiyaç duyduğunu ifade eden Levent, probiyotik içeren yoğurt ve kefirin bağırsak mikrobiyotasını güçlendirdiğini, bağırsak florasının dengeli olmasının sindirim sistemi kadar bağışıklık sistemi açısından da önem taşıdığını kaydetti. Hareketsizlik bağırsakları yavaşlatıyor Beslenmenin yanı sıra fiziksel aktivitenin de bağırsak hareketleri üzerinde doğrudan etkili olduğunu söyleyen Levent, düzenli yürüyüş yapan kişilerde kabızlığın daha az görüldüğünü ifade ederek, günde 30 dakikalık tempolu yürüyüşün bile bağırsak hareketlerini belirgin şekilde artırabileceğini söyledi. Bu belirtiler varsa mutlaka doktora başvurun Kabızlığın bazı durumlarda ciddi hastalıkların belirtisi olabileceğini hatırlatan Dr. Ayhan Levent, şu uyarılarda bulundu: “Dışkıda kan görülmesi, ani başlayan kabızlık, açıklanamayan kilo kaybı, şiddetli karın ağrısı, demir eksikliği anemisi, ileri yaşta yeni başlayan kabızlık gibi durumlarda vakit kaybetmeden bir iç hastalıkları uzmanına başvurulması gerekiyor.” Bağırsak dostu beslenme uzun vadeli sağlık yatırımıdır Bağırsak sağlığının yalnızca sindirim sistemiyle sınırlı olmadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ayhan Levent, bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık sistemi, metabolizma ve genel sağlık üzerinde önemli rol oynadığını vurgulayarak, sözlerini şöyle tamamladı: "Kabızlığı yalnızca bir sindirim problemi olarak görmek doğru değildir. Liften zengin beslenme, yeterli su tüketimi, düzenli fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları bağırsakların doğal ritmini korumanın en etkili yoludur. Küçük görünen günlük alışkanlıklar, uzun vadede hem bağırsak sağlığını hem de genel yaşam kalitesini belirler." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

TENCEL™, Kaynakları Koruyarak Modanın Geleceğine Yön Veriyor Haber

TENCEL™, Kaynakları Koruyarak Modanın Geleceğine Yön Veriyor

Üzerinizdeki tişörtün ne kadar su tüketilerek üretildiğini hiç düşündünüz mü? Günümüzde tekstil sektöründe sürdürülebilirlik yalnızca tasarımla değil, üretim süreçlerinde kullanılan su ve doğal kaynakların ne kadar verimli yönetildiğiyle de ölçülüyor. İklim değişikliği, kuraklık ve azalan su kaynakları, tekstil sektörünü üretim süreçlerini yeniden değerlendirmeye yönlendiriyor. Bu nedenle moda dünyasında artık yalnızca "ne giyelim?" değil, "nasıl üretildi?" sorusu önem kazanıyor. Kontrollü veya sertifikalı ağaç kaynaklarından[2] elde edilen TENCEL™ ve LENZING™ ECOVERO™ elyafları;kaynak verimliliği yüksek üretim süreçleri ve izlenebilirlik teknolojileriyle modanın geleceğine daha sürdürülebilir bir yaklaşım sunuyor. Su Ayak İzini Azaltan Elyaf Teknolojileri Doğal ağaç kaynaklarından elde edilen TENCEL™ Modal ve Lyocell ile LENZING™ ECOVERO™ viskon elyafları, kaynak verimliliğini merkeze alan üretim anlayışıyla geliştiriliyor. Bu elyaflar, jenerik (markasız) alternatiflerine kıyasla en az %50 daha düşük karbon emisyonu ve su tüketimiyle1 üretiliyor. Böylece tekstil ürünlerinin daha tasarım aşamasından itibaren çevresel etkilerinin azaltılmasına katkı sağlanıyor. Kapalı Döngü Üretimle Kaynak Verimliliği Su tasarrufu yalnızca kullanılan ham maddelerle sınırlı kalmıyor. Üretim teknolojileri de bu dönüşümde önemli rol oynuyor. TENCEL™, Lyocell elyafları özelinde kaynak verimliliği sağlayan kapalı döngü üretim süreciyle üretiliyor. Üretim sırasında kullanılan çözücülerin yüzde 99.8’i geri kazanılarak yeniden sisteme kazandırılıyor. Böylece doğal kaynakların daha verimli kullanılmasına katkı sağlanırken, üretim süreçlerinin çevresel etkisi de azaltılıyor. Sürdürülebilirlik Bilinçli Seçimlerle Başlıyor Tekstil sektörünün geleceğini yalnızca yeni koleksiyonlar değil, bu koleksiyonlarda sürdürülebilirlik izlerini arayan bilinçli tüketiciler şekillendiriyor. Bir ürünün hangi ham maddeden üretildiği, üretim sırasında ne kadar kaynak kullanıldığı, çevresel etkisi satın alma kararlarında giderek daha fazla önem kazanıyor. Daha düşük su tüketimi, daha düşük karbon emisyonu ve kaynak verimliliği yüksek üretim süreçleri[3], modanın sürdürülebilir dönüşümünün temelini oluşturuyor. TENCEL™ ve LENZING™ ECOVERO™ elyafları da hem doğal ham maddelerden elde edilmesi, hem sorumlu kaynak kullanımı hem de izlenebilirlik teknolojisi gibi geliştirdiği yenilikçi teknolojilerle bu dönüşüme katkı sağlayarak, suyun değerini bilen yeni nesil tekstil anlayışına öncülük ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yaz Aylarında Ambalajlı Su Tüketirken Bu Saklama Kurallarına Dikkat! Haber

Yaz Aylarında Ambalajlı Su Tüketirken Bu Saklama Kurallarına Dikkat!

Yaz mevsimiyle birlikte artan su tüketimi, “güvenli su” kavramını günlük yaşamın en kritik başlıklarından biri haline getiriyor. Ambalajlı sularda güvenin temelini ise izlenebilirlik oluşturuyor. Kaynaktan suyun alınması, üretim tesisine girişi ve raflara çıkana kadar her adımı titizlikle Sağlık Bakanlığı tarafından denetlenerek tüketiciye sunuluyor. Ambalajlı Su Üreticileri Derneği (SUDER) Yönetim Kurulu Başkanı Yaşabey Kalebaşı bu noktada tüketicinin bilinçli tercihinin önemine dikkat çekerek şu değerlendirmede bulundu; “Ambalajlı sular hijyen ve gıda güvenliği şartları sağlanan ve Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlandırılan üretim tesislerinde şişelenmektedir. Tam otomatik dolum makinelerinde, el değmeden şişelenmekte olup, kaynaktan tüketiciye ulaşana kadarki her adımda çok sıkı denetim altındadır. Ambalajlı sular market raflarındaki en fazla denetlenen ürünlerin başında gelir. Tüketicilerimizin etikette yer alan üretim izin tarihi, üretim yeri ve parti seri numarası gibi detaylara dikkat etmesi, güvenli suya erişimin temel adımıdır.” “Ambalajlı suların doğru saklanması, üretim kalitesi kadar önem taşıyor” Ambalajlı suların satın alındıktan sonraki saklanma koşulları ürünün kalitesini koruması açısından büyük önem taşıyor. Su doğal bir maddedir ve duyu organlarımızla çevrede algılayamadığımız kokuları dahi yavaşça kendisine çekme özelliğini taşır. İçme sularının serin, kuru, kokusuz ve doğrudan güneş ışığı almayan ortamlarda muhafaza edilmesi gerekir. Balkon, araç içi veya direk güneş ışığına ve yüksek sıcaklığa maruz kalan alanlarda bırakılan şişelerde tat ve koku değişimleri yaşanabilir. Hijyen ve tazelik açısından da açılmış ambalajlı suların kısa sürede tüketilmesi öneriliyor. Yaşabey Kalebaşı konuyla ilgili açıklamasında; “Ambalajlı suların doğru saklanması, üretim kalitesi kadar kritik bir nokta. Tüketicinin ürünü aldıktan sonra bu şartlara dikkat etmesi, bu konuda bilinçlenmesi son derece önem taşıyor” dedi. Özellikle sıcak yaz aylarında ambalajlı suların direk güneş ışığına ve yüksek ısıya maruz bırakılmasının, ürünlerin evlerde veya işletmelerde keskin kokulu maddeler ile aynı ortamda saklanmasının da ürünün kalitesini etkileyebildiğine dikkat çeken Kalebaşı, ambalajlı suların diğer tüm gıda ürünleri gibi serin, kuru ve direkt güneş ışığına maruz kalmayan temiz bir ortamda muhafaza edilmesinin kritik önem taşıdığını hatırlattı. Uygun koşullarda muhafaza edilen ambalajlı sular, son kullanma tarihine kadar güvenle tüketilebilir. Ayrıca açılmış ürünlerde hijyenin korunması ve kısa sürede tüketilmesinin, güvenli içme suyu deneyiminin önemli bir parçası olduğunu belirtti. Doğal kaynaklardan elde edilen sular, vücudun yaz aylarında bozulan mineral dengesini doğal yollarla kazanmasına katkıda bulunuyor Sıcak havalarda yoğun terleme sebebiyle vücutta sodyum, magnezyum ve kalsiyum gibi temel mineraller hızla azalıyor. Doğal mineralli ve doğal kaynak suları, bu kayıpların doğal yolla dengelenmesine katkı sağlıyor ve vücudun mineral dengesini destekliyor. Doğal kaynaklardan elde edilen ambalajlı sular, mineral içeriğini korunduğundan yaz aylarında hidrasyonun önemli bir destekçisi olarak öne çıkıyor. Sağlık profesyonellerinin belirttiği üzere, bilmemiz gereken en önemli şey kendimizi susuz hissedene kadar geçen zamanda vücudumuzun çoktan susuz kalmış olacağıdır. Özellikle bebekler, çocuklar ve yaşlılar, vücut ısı düzenleme mekanizmaları daha hassas olduğu için sıcak havalarda dehidrasyon riskine karşı daha savunmasız kalıyor. Bu nedenle bu risk gruplarında yeterli miktarda ve doğru su tüketimi büyük önem taşıyor; sıcak hava dalgalarında sıvı kaybının erken fark edilmesi ve yeterli sıvı alımının sağlanması genel sağlık durumunun korunmasında belirleyici rol oynuyor. Bu aşırı sıcak günlerde unutmamamız gereken en önemli şey vücudu susuz bırakmamak, yeterli miktarda su içmek, sıcaktan dolayı ortaya çıkan ve kendimizi yorgun hatta sağlıksız hissetmemize yol açacak durumları ortadan kaldırmak olmalıdır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.