Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Sultan Tarlacı

Kapsül Haber Ajansı - Sultan Tarlacı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Sultan Tarlacı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Beyin Çiplerinin Gerçek Amacı Açıklandı!  Haber

Beyin Çiplerinin Gerçek Amacı Açıklandı! 

Neuralink'in aslında yeni bir teknoloji icat etmediğini ifade eden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Beyin ile bilgisayar arasında iletişim kurma fikri onlarca yıldır bilim insanlarının üzerinde çalıştığı bir alan.” dedi. Teknolojinin temel amacının felç, ALS ve omurilik yaralanması gibi nedenlerle hareket edemeyen hastaların düşünceleriyle cihazları kontrol edebilmesini sağlamak olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, çiple yabancı dil öğrenmenin ya da insan beynini uzaktan kontrol etmenin bugünkü bilimsel bilgilerle mümkün olmadığına dikkat çekti. Yapay zekânın insan beynini kopyalayamayacağını da dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, bu alandaki yanlış algılara karşı bilimsel gerçeklere değindi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Neuralink projesiyle birlikte akıllara gelen sorular hakkında açıklamalarda bulundu. Beyin sinyalleri yaklaşık 100 yıldır kaydediliyor! Elon Musk'ın Neuralink projesiyle birlikte beyin-bilgisayar arayüzlerinin yeniden dünyanın gündemine oturduğunu ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Sosyal medyada sanki bu teknoloji ilk kez Neuralink ile ortaya çıkmış gibi bir algı oluştu. Oysa beyin ile bilgisayar arasında iletişim kurma fikri onlarca yıldır bilim insanlarının üzerinde çalıştığı bir alan.” dedi. Beynin, düşündüğümüz, hareket ettiğimiz, hissettiğimiz ya da karar verdiğimiz her an elektriksel sinyaller ürettiğini hatırlatan Prof. Dr. Tarlacı, “Bu sinyaller 1920'li yıllardan beri EEG yöntemiyle kaydedilebiliyor. Ancak uzun yıllar boyunca bu karmaşık elektriksel aktivitenin içinden belirli bir hareketi veya niyeti temsil eden sinyalleri ayırt etmek mümkün değildi. 1970'li ve 1980'li yıllarda yapılan çalışmalarla birlikte, beynin belirli bölgelerindeki bazı sinir hücrelerinin belirli hareketlerle ilişkili olduğu ortaya kondu. Örneğin sağa bakma, sola bakma ya da kolu kaldırma isteği oluştuğunda beynin belirli bölgelerinde tekrar eden elektriksel desenler oluştuğu gösterildi. Böylece ilk kez ‘niyet’ ile ‘hareket’ arasındaki bağlantı bilimsel olarak çözümlenmeye başlandı.” şeklinde konuştu. Beyin-bilgisayar arayüzü, felçli hastaların düşünceleriyle cihazları kontrol etmesini amaçlıyor! Beyin-bilgisayar arayüzünün, beynin ürettiği elektriksel sinyallerin bilgisayar tarafından analiz edilerek bir cihaza komut vermesini sağlayan sistem olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu teknoloji özellikle, ALS hastaları, omurilik felci geçiren kişiler ile ‘locked-in sendromu’ gibi ağır felç tabloları yaşayan hastalar için geliştiriliyor.” dedi. Amacın, kişinin hareket edemese bile yalnızca düşüncesini kullanarak dış dünyayla iletişim kurabilmesini sağlamak olduğunu aktaran Prof. Dr. Tarlacı, “Örneğin hasta kolunu hareket ettiremese bile ‘bardağa uzanma’ niyeti beyninde oluşur. Bilgisayar bu sinyali tanır ve bir robot kolu hareket ettirerek bardağı hastanın ağzına götürebilir. Burada hareketi yapan robot olsa da komutu veren yine hastanın kendi beynidir.” ifadelerini kullandı. Neuralink, beyin-bilgisayar arayüzü teknolojisini daha ileri taşıdı! Beyin-bilgisayar arayüzü teknolojisi hayvan deneylerinin 1970'li ve 1980'li yıllarda başladığını, 1990'lı yıllarda ise felçli hastalarda klinik uygulamalar yapılmaya başlandığını hatırlatan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “2004 yılında felçli bir hastanın yalnızca düşüncesiyle robot kol kullanarak bardaktan su içebilmesi bu alandaki önemli kilometre taşlarından biri oldu.” dedi. Yaklaşık 20 yıl önce araştırmacıların, beyin sinyalleriyle bilgisayar fare imlecini hareket ettirmeyi başardığına değinen Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti: “Bu yöntem daha sonra geliştirilerek insanların yalnızca düşünceleriyle bilgisayar ekranında yazı yazmaları ve e-posta göndermeleri mümkün hale geldi. Neuralink'in yaptığı en önemli katkı, tamamen yeni bir teknoloji geliştirmekten çok mevcut sistemi daha gelişmiş ve günlük kullanıma uygun hale getirmek oldu. Eski sistemlerde beynin üzerine yerleştirilen elektrotlar kalın kablolarla dışarıdaki bilgisayarlara bağlanıyordu. Bu nedenle çalışmalar çoğunlukla laboratuvar ortamında yapılabiliyordu. Neuralink ise bu sistemi üç önemli noktada geliştirdi. Beyindeki veriler artık dışarıya kablo yerine kablosuz olarak aktarılabiliyor. Daha önce kullanılan sert elektrotlar yerine saç telinden bile ince ve esnek elektrotlar kullanılıyor. Bu yapı beynin doğal hareketlerine daha kolay uyum sağlıyor. Eski sistemlerde yüzlerce sinyal kaydedilebilirken, Neuralink binin üzerinde elektrottan aynı anda veri toplayabiliyor. Böylece beynin elektriksel faaliyetleri daha ayrıntılı analiz edilebiliyor. Bunlara ek olarak çipin yerleştirilmesi de özel geliştirilen cerrahi bir robot tarafından yüksek hassasiyetle gerçekleştiriliyor.” Öğrenme, çiple aktarılabilecek kadar basit bir süreç değil! Toplumda en çok merak edilen konulardan birinin de ‘Bir gün beynimize çip takılarak yabancı dil öğrenebilecek miyiz?’ sorusu olduğuna işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bugünkü bilimsel bilgiler bunun mümkün olmadığını gösteriyor. Çünkü beynimiz bir bilgisayar gibi tek merkezden çalışan bir sistem değil.” dedi. Bu konuyu örneklendiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bir gülü düşündüğümüzde, rengi beynin görme merkezlerinde, kokusu farklı bölgelerde, dokusu başka alanlarda, o güle ilişkin anılar ise hafızadan sorumlu bölgelerde işlenir. Yani tek bir düşünce bile beynin çok sayıda bölgesinin aynı anda çalışmasını gerektirir. Öğrenme de benzer şekilde beynin tamamına yayılan, geçmiş deneyimler, duygular ve yeni bilgilerle sürekli değişen dinamik bir süreçtir. Bu nedenle bugün sahip olduğumuz teknolojiyle bir bilgiyi doğrudan çiple beyne yüklemek mümkün görünmemektedir.” açıklamasını yaptı. İnsan beynini tamamen kopyalamak günümüz teknolojisinin çok ötesinde! Beyin-bilgisayar arayüzleri konuşulurken yapay zekânın da sıkça gündeme geldiğine dikkat çeken Prof. Dr. Tarlacı, bu iki kavram birbirinden farklı olduğunu söyledi. Prof. Dr. Tarlacı, “Günümüzde ChatGPT, Gemini veya benzeri sistemler çoğunlukla büyük dil modelleri olarak çalışır. Çok büyük miktarda veriyi analiz ederek dil kalıplarını öğrenir ve buna uygun yanıt üretir. Ancak bunların insan beyni gibi bilinçleri, öznel deneyimleri ya da duyguları yoktur. Bilgisayarlar beynin yalnızca belirli hesaplama özelliklerini taklit edebilir. İnsan beyninin karmaşık çalışma biçimini bütünüyle kopyalamaları ise günümüz teknolojisinin çok ötesindedir.” diye konuştu. Beyin çiplerinin amacı zihin kontrolü değil, felçli hastalara bağımsızlık kazandırmak! Beyin-bilgisayar arayüzlerinin temel amacının insanların düşüncelerini kontrol etmek ya da beyne bilgi yüklemek olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Asıl hedef felç, ALS, omurilik yaralanması veya benzeri nedenlerle hareket edemeyen kişilerin günlük yaşamlarını daha bağımsız sürdürebilmelerini sağlamaktır.” dedi. Gelecekte bu teknoloji sayesinde hastaların yalnızca düşünceleriyle bilgisayar kullanabilmesi, yazı yazabilmesi, tekerlekli sandalyesini kontrol edebilmesi veya robotik yardımcı cihazları yönetebilmesinin mümkün olabileceğini aktaran Prof. Dr. Tarlacı, sözlerini şöyle tamamladı: “Ancak ‘çiple yabancı dil öğrenmek’, ‘insanların düşüncelerini değiştirmek’ ya da ‘beyni uzaktan kontrol etmek’ gibi iddialar bugünkü bilimsel bilgilerle desteklenmiyor.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Parkinson Riskinde Çevresel Faktörler Öne Çıkıyor!  Haber

Parkinson Riskinde Çevresel Faktörler Öne Çıkıyor! 

Bazı araştırmaların, dopamin üreten beyin hücrelerine zarar veren pestisitlerin Parkinson gelişiminde rol oynayabileceğini ortaya koyduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarlacı, “Ayrıca tekrarlayan kafa travmaları, özellikle boks gibi sporlar, hastalığın daha erken ortaya çıkmasına katkı sağlayabilir.” dedi. Beslenme ve destekleyici unsurlar arasında yer alan baklanın tek başına tedavi edici olmadığına işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, ilaç tedavisinin çok daha etkili olduğunu ifade etti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, Parkinson hastalığında çevresel faktörlerin, yaşam tarzının ve biyolojik mekanizmaların etkisi hakkında bilgi verdi. Parkinson vakalarındaki artış yaşlanma hızını da aşıyor! Parkinson hastalığının, Alzheimer tipi bunamaya göre daha erken yaşlarda ortaya çıktığını ifade eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Genellikle 50-55 yaşlarında başlıyor. Uzun yıllardır özellikle köylerde yaşayanlarda, tarımla uğraşanlarda ve kuyu suyu kullananlarda Parkinson hastalığının daha sık görüldüğü biliniyor.” dedi. Parkinson hastalığının yalnızca yaşlı nüfusun artmasına paralel olarak yükselmediğine işaret eden Prof. Dr. Tarlacı, “Artış hızı yaşlanma oranının da üzerine çıkıyor. Bu durum, yaş dışında başka çevresel faktörlerin de rol oynayabileceğini düşündürüyor. California'da yapılan araştırmalarda, yaklaşık 21 farklı tarım ilacının Parkinson hastalığına da etki eden, dopamin üreten beyin hücrelerine zarar verdiği gösterildi. Bu hücrelerin pestisitlere karşı oldukça hassas olduğu ve söz konusu kimyasalların laboratuvar ortamında hücre ölümüne yol açtığı uzun zamandır biliniyor.” açıklamasını yaptı. Tarım ilaçları ‘Parkinson epidemisi’ne mi neden oluyor? Araştırmaların, bazı tarım ilaçlarının Parkinson hastalığının ortaya çıkmasında rol oynayan beyin bölgeleri üzerinde seçici ve toksik etkiler oluşturduğunu ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Bu nedenle konu bireysel olmaktan çok toplumsal bir sorun olarak değerlendiriliyor ve bazı uzmanlar tarafından ‘Parkinson epidemisi’ olarak tanımlanıyor. Tarım ilaçlarının kontrollü ve bilinçli kullanımı büyük önem taşıyor.” dedi. Domates ve benzeri bazı sebze-meyvelerin, üzerlerine uygulanan pestisitleri bünyelerine çekebildikleri için ‘kirli ürünler’ arasında gösterildiğini aktaran Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi: “Türkiye'de domatesin yaygın tüketildiği düşünüldüğünde, tarım ilaçlarının denetlenmesi daha da önemli hâle geliyor. Sağlık ve Tarım Bakanlıklarının iş birliğiyle pestisit kullanımının uzman denetiminde, ölçülü ve kontrollü şekilde gerçekleştirilmesi gerektiği vurgulanıyor. Ürünlerin yıkanması önemli olmakla birlikte, pestisitlerin tamamının bu yolla uzaklaştırılamadığı biliniyor. Özellikle ‘Paraquat’ adlı tarım ilacının yalnızca ürünlere değil, toprağa da nüfuz ederek uzun yıllar kalabildiği belirtiliyor. Geçmişte kuyu suyu kullanan kişilerde Parkinson hastalığının daha sık görülmesinin nedenlerinden birinin de, pestisitlerin yer altı sularına karışması olabileceği düşünülüyor. Bu nedenle koruyucu önlemlerin zamanında alınması gerektiği ifade ediliyor.” Bir Parkinson ilacına eşdeğer etki için 5 kilo bakla gerekiyor! Baklanın içerisinde, Parkinson hastalığında eksikliği görülen dopaminle ilişkili bazı maddeler bulunduğuna değinen Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak Parkinson tedavisinde 1960'lardan beri kullanılan ve beyinde dopamine dönüşen L-Dopa etken maddeli ilaç çok daha etkili bir seçenek olarak kabul ediliyor.” dedi. 125 miligramlık bir L-Dopa kapsülünün içerdiği etken maddeyi almak için yaklaşık 5 kilogram taze bakla tüketmek gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu nedenle yalnızca bakla yiyerek Parkinson tedavisini sağlamak gerçekçi görünmüyor. Bununla birlikte, bakladan elde edilen bazı ekstreler hafif Parkinson belirtileri olan kişilerde veya huzursuz bacak sendromunda destekleyici amaçla kullanılabiliyor. Yine de ilaç tedavisi daha pratik ve etkili bir yöntem olarak öne çıkıyor.” şeklinde konuştu. Tekrarlayan kafa darbeleri Parkinson riskini artırabiliyor! Boksta baş bölgesine alınan tekrarlayıcı darbelerin, beyinde ‘mikrotravma’ olarak adlandırılan hasarlara yol açabildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Beyin, kafatasının içinde sabit durmaz; beyin omurilik sıvısı içerisinde hareket edebilir durumdadır. Her darbede beyin kafatasının iç yüzeyine çarpar ve zaman içinde tekrarlayan bu travmalar birikici etki oluşturur. Bu nedenle tekrarlayan kafa travmalarının Parkinson hastalığının ve bazı bunama türlerinin daha erken ortaya çıkmasına katkıda bulunabileceği düşünülüyor. Efsanevi boksör Muhammed Ali, bu durumun en bilinen örneklerinden biri olarak gösteriliyor.” diye konuştu. Parkinson titremesi hareketle azalır, istirahatte belirginleşir! İnsan vücudunda normal koşullarda da çok hafif düzeyde fizyolojik titremeler bulunduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Ancak klinikte en sık karşılaşılan iki titreme türü esansiyel tremor ve Parkinson titremesidir.” dedi. Prof. Dr. Sultan Tarlacı sözlerini şöyle tamamladı: “Esansiyel tremor genellikle ailesel özellik gösterir. Çoğu zaman 20-25 yaşlarında hafif bir titreme ile başlar ve yaş ilerledikçe belirginleşir. Özellikle bir nesneye uzanırken veya nesneyi kullanırken artış gösterir. Parkinson titremesi ise genellikle istirahat hâlinde ortaya çıkar. ‘Para sayar’ tarzda olarak tanımlanan bu titreme, kişi bir nesneye uzandığında veya hareket etmeye başladığında çoğu zaman azalır ya da kaybolur. Bu nedenle Parkinson titremesi, kural olarak bir ‘istirahat titremesi’ olarak kabul edilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

MS Kadınlarda Daha Erken Yaşta Başlıyor Haber

MS Kadınlarda Daha Erken Yaşta Başlıyor

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Sultan Tarlacı, 30 Mayıs Dünya MS Günü kapsamında MS hastalığının nedenleri, belirtileri, risk faktörleri, genetik ve çevresel etkileri ile tedavi yaklaşımları hakkında açıklamalarda bulundu. MS, bağışıklık sisteminin sinir sistemine saldırmasıyla oluşuyor! Multiple Skleroz’un (MS), bağışıklık ya da bedenimizin savunma sisteminin sinir sistemini (beyin, omurilik) zedelemesi ve onu yabancı kabul ederek saldırması ile ortaya çıkan bir hastalık olduğunu dile getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Normalde sinir sitemimiz, bağışıklık sisteminden uzakta, adeta saklı bir ortamdadır. Ancak, sebebini tam olarak anlayamadığımız nedenlerle, baştan ve kontrolden çıkan bağışıklık sistemimiz, kendi sinir sistemine saldırır ve hasarlar oluşturur.” dedi. Hasarların yerleşimine göre şikâyet ve bulguların da değişken olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarlacı, “Hastalığın en sık başlangıç belirtisi duyusal-hisle ilgili şikâyetlerdir. Genellikle, eli ayağı hissetmeme şeklinde değil de uyuşma-karıncalanma-keçelenme tarzında olur. Duyusal belirtiler, anlık izlenen belirtiler olarak hastaların yüzde 50-70’inde ortaya çıkar.” şeklinde konuştu. MS’te görülen en sık belirtiler duyusal şikâyetler, güç kaybı ve görme sorunları! Duyusal belirtilere açıklık getiren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, şunları söyledi: “Uyuşma, karıncalanma, iğnelenme, his azalması, gerilme, uyuşturulmuşluk hissi, kum üzerinde yürüme hissi, kaşınma, yanma, elektriklenme, yüze ani vuran elektrik çarpması, boyundan sırta ve ayaklara ani elektrik çarpması şeklinde olabilir. Duyusal şikâyetlerin ardından en sık, güç (motor) kayıpları ile kendini gösterir. Kuvvet ya da güç sorunları ile ilgili belirtiler, başlangıçta hastaların yüzde 32-40’ında görülmesine karşın, yıllar içerisinde hastaların yüzde 60 kadarı değişik ağırlıklarda güç kayıplarına maruz kalır. Bu doğrudan bir uzuvda kuvvet kaybı şeklinde olabileceği gibi, ‘ağırlaşma’, ‘sertleşme’, ‘direnç gösterme’ veya ‘ağrı’ şeklinde de olabilir. Bu tür belirtiler sıklıkla bacaklarda başlar. Üçüncü sırada ise, görme kayıpları ya da bozuklukları gelir. Bu durum, hastaların yüzde 15-20’sinde başlangıç belirtisidir.” MS genellikle 29–32 yaşlarında başlar ve kadınlarda daha sık görülür! Pek çok çalışmada MS’in başlangıç yaşının 29-32 arası olduğunun görüldüğüne işaret eden Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Kadınlarda, en sık ortaya çıktığı yaş erkeklere göre 5 yıl daha erkendir.” dedi. Birincil ilerleyen tipte ise başlangıç yaşının 35-39 yaş aralığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarlacı, “Hastaların yüzde 5’inde ise başlangıç yaşı 8 yaşın altında ve 70 yaş üzerindedir. Genelde, bağışıklık sisteminden kaynaklanan tüm hastalıklar kadınlarda daha sık izlenir. MS’de de aynı durum söz konusudur. Kadın erkek oranı 1.77/1.00 kadardır. Yaklaşık kadınlarda 2 kat daha yüksek izlenir. MS köylü kadın ve erkeklerde daha nadirken, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek kişilerde daha sıklıkla izlenir. Bu hem yerel olarak şehirlerde hem de dünya coğrafyasına bakıldığında aynı şekildedir.” açıklamasını yaptı. MS ile virüsler arasında kesin bir neden-sonuç ilişkisi kanıtlanamadı! Bir çok virüs enfeksiyonunun MS’e neden olduğu öne sürülmesine karşın, doğrudan bir enfeksiyon ardından ortaya çıkacağının kesinliği olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Uzun yıllardır bu tartışma var ve devam da edecek. Enfeksiyon, taramalar, otopsi sonuçları ve diğer araştırmalar birbiri ile çelişkili sonuçlar vermekte. Virüslerin bağışıklık sistemini baştan çıkarıp, yanlış hedefe saldırıya neden oldukları kabul edilir.” dedi. Söz konusu virüslerin neler olabileceğini açıklayan Prof. Dr. Tarlacı, şöyle devam etti: “Virüsler içerisinde, kuduz, uçuk virüsü olan herpes simpleks, Epstein Barr virüsü sayılabilir. Son zamanlarda, insan herpes virüs-6, Epstein Barr virüsü ve Chlamidya pnömonia MS’e neden olabilecek olası tetikleyiciler olarak ilgi çeker oldu. Ancak, MS ile ilgili mikrop enfeksiyonu etkisi konusunda son söz henüz söylenmedi. Bir araştırma sonucuna göre, 17 yaşından önce sigaraya başlamak MS gelişim riskini arttırıyor.” Tek yumurta ikizlerinde MS’in daha sık görülmesi bir kanıt, ancak MS yalnızca genetik değil! Tek yumurta ikizlerinde belirgin olarak yüksek oranda MS ortaya çıkmasının genetik etkinin en açık kanıtı olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Tek yumurta ikizlerinin 100’ünün 24 eş ikizde MS ortaya çıkarken, farklı yumurtalardan doğan ikizlerin ise yüzde 2,4’ünde MS tespit edilmiştir. Bu şu anlama gelir, tek yumurta ikizlerinde MS, 10 kat daha yüksek sıklıkta ortaya çıkar. Hiçbir yakınması olmayan ikiz kardeşlerde yapılan beyin görüntülemelerinde ya da diğer inceleme yöntemlerinde, MS’de ortaya çıkabilecek bozukluklar tespit edilebilir. Genel olarak bakıldığında, MS hastalarının birinci derece akrabalarının birinde MS tespit edilmesi ya da ortaya çıkma olasılığı yüzde 20’dir. Ancak, MS sadece genetik bir hastalık değildir.” ifadelerini kullandı. MS, genetik ve çevresel faktörlerin etkisiyle merkezi sinir sisteminde bozulmaya yol açıyor! MS sıklığının Dünya üzerinde, yaşanılan bölgeye göre değişmekle birlikte 100 binde 2 ile 150 kişide ortaya çıktığı bilgisini veren Prof. Dr. Sultan Tarlacı, “Yüksek sıklıkta ortaya çıktığı bölgeler (100 bin kişide 100’ün üzerinde) Avrupa (Rusya dâhil), güney Kanada, Kuzey Amerika, Yeni Zelanda ve Güney Avustralya’dır. Orta sıklıkta görüldüğü yerler ise Avustralya’nın büyük bölümü, Amerika’nın güneyi, Akdeniz kıyısı (İtalya hariç), Sovyetler Birliğinin Asya kesimi, güney Amerika’nın bazı bölgeleridir. Düşük riskli alanlar Güney Amerika, Meksika, Asya’nın çoğu bölgeleri ve tüm Afrika’dır. Bu tabloya bakıldığında, muhtemel bir enlem ve boylamla hastalık sıklığı ilişkisi dikkat çekici şekilde göze çarpmaktadır. Ancak, bunun bazı istisnaları da vardır. Japonya, hastalığın sık izlendiği Avrupa ile aynı enlemde olmasına rağmen sıklığı azdır.” dedi. MS’de genetik yatkınlığın yanı sıra çevresel faktörlerin de etkisi olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarlacı, “Bu hastalıkta merkezi sinir sistemi, yani beyin ve omurilik etkilenir. Sinir hücrelerinin uzantılarını, adeta bir kablo telinin etrafındaki plastik gibi saran miyelin (yağ kılıfı) yapısında bozulma ve zedelenme oluşur. Bunun ardından da şikâyetler ortaya çıkar.” diye konuştu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.