Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Travma

Kapsül Haber Ajansı - Travma haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Travma haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Sabancı Vakfı’ndan Nirengi Derneği’nin İstismara Karşı Destek Hattı’na Güçlü Katkı Haber

Sabancı Vakfı’ndan Nirengi Derneği’nin İstismara Karşı Destek Hattı’na Güçlü Katkı

Hukuki, psikososyal ve sosyal hizmet desteğini bir arada sunan proje kapsamında, Mayıs 2027’ye kadar çocukların ve bakım verenlerin ihtiyaç duydukları desteğe erişimlerinin güçlendirilmesi hedefleniyor. Daha eşit ve sürdürülebilir bir gelecek için faaliyetlerini sürdüren Sabancı Vakfı, başta kadınlar ve kız çocukları olmak üzere çocukların güvenli ve eşit koşullarda büyüyebilmesi ve potansiyellerini özgürce gerçekleştirebilmeleri için sivil toplumla iş birliklerini sürdürüyor. Bu yıl 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü’nde, kız çocuklarının güvenliğine ve haklara erişimine dikkat çeken Sabancı Vakfı, Nirengi Derneği’nin 2021 yılından bu yana yürüttüğü “İstismara Karşı Destek Hattı” projesine destek veriyor. Nirengi Derneği’nin sahadaki deneyiminden doğan İstismara Karşı Destek Hattı, istismar veya akran zorbalığıyla karşılaşan çocuklar ve bakım verenlerinin süreç içinde yalnız kalmalarının önüne geçmeyi amaçlıyor. Proje ile yasal danışmanlık, psikososyal destek ve sosyal hizmet müdahalesi bütüncül bir yaklaşımla sunuluyor. Bu sayede çocukların ve bakım verenlerinin ilgili adli ve idari mekanizmalara erişimlerinin kolaylaştırılması ve süreç boyunca güçlenmeleri hedefleniyor. Çocuklar ve bakım verenleri için destek Nirengi Derneği’nin sahada yürüttüğü çalışmalar, istismar ve akran zorbalığıyla karşılaşan çocukların yanı sıra ailelerin, öğretmenlerin ve çocuklarla çalışan profesyonellerin de hangi mekanizmaya başvuracakları ve sürecin nasıl ilerleyeceği konusunda desteğe ihtiyaç duyduğunu ortaya koyuyor. Bu ihtiyaçtan hareketle 2021 yılında kurulan İstismara Karşı Destek Hattı; fiziksel, cinsel, duygusal ve ekonomik istismarın yanı sıra akran zorbalığı ve akranlar arası istismar vakalarında da destek sağlıyor. Sabancı Vakfı’nın katkılarıyla etkisi daha da güçlenen ve Mayıs 2027’ye kadar devam edecek proje ile çocuklar ve bakım verenlere ulaşılması hedefleniyor. Çalışmalar kapsamında; destek hattı üzerinden çocuklara ve bakım verenlere yasal, sosyal hizmet ve psikososyal alanlarda danışmanlık sağlanacak: -Destek Hattı, çocuk koruma ilkelerine ve standart işleyiş prosedürlerine uygun şekilde hizmet verecek. -Yasal Danışmanlık ile istismara maruz bırakılmış çocuklar ve bakım verenlerine adli süreçler, idari mekanizmalar ve yasal haklar kapsamında hukuki danışmanlık verilecek. -Sosyal Hizmet Danışmanlığı ile sosyal destek ağlarına erişimde zorluk yaşayan çocuklar ve bakım verenlere; barınma, ayni/nakdi yardımlar ve temel haklar konusunda danışmanlık verilecek. -Hattı arayan ve travma, akran zorbalığı veya istismara maruz bırakılmış olan çocuklara ve bakım verenlerine ortalama psikolojik danışmanlık verilecek veya yönlendirme yapılacak. Sabancı Vakfı’nın kız çocuklarına yönelik desteği büyüyerek devam ediyor Sabancı Vakfı, geçtiğimiz yıl 11 Ekim Dünya Kız Çocukları Günü’nde kız çocuklarının eğitim hakkını savunmak ve fırsat eşitliğini güçlendirmek amacıyla 6 farklı sivil toplum kuruluşuna destek sağladı. Toplam 3.000 kız çocuğuna ulaşması hedeflenen bu destek kapsamında Vakıf; Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD), Koruncuk Vakfı, Kız Çocuklarına Destek Derneği, Sosyal Güçlendirme için Spor ve Beden Hareketi Derneği (BoMoVu), Konuşmamız Gerek Derneği ve SistersLab - Bilim ve Teknolojide Kadın Derneği ile güç birliği yaptı. Bir yıllık destek sürecinin ardından 5 binden fazla kız çocuğuna ulaşıldı. Konuşmamız Gerek Derneği’nin Kırmızı Çizgi Projesi ile Adana ve Şırnak’taki okullarda regl sağlığı ve menstrüel adalet üzerine farkındalık çalışmaları yürütülürken Kız Çocuklarına Destek Derneği’nin Keşfet Antalya Projesi kapsamında çocuklar çevre ve çocuk hakları odaklı şehir rotalarında doğayla buluştu. BoMoVu’nun Özgür Adımlar Projesi ile yaratıcı hareket, dans ve psikolojik öz savunma atölyeleri düzenlenirken SistersLab’ın Dijital Kızlar Projesi ile kız çocuklarının dijital ve sosyal becerilerinin geliştirilmesine yönelik eğitimler gerçekleştirildi. Faaliyetleri devam eden Koruncuk Vakfı’nın Depremden Etkilenen Kız Çocuklarının Eğitime Devamı ve Güçlenmesi Projesi kapsamında Hatay’da depremden etkilenen kız çocukları ve ailelerine psikososyal ve koşullu nakdi destek Haziran 2027’ye kadar sağlanacak. ÇYDD’nin Eğitim Bursu Projesi kapsamında ise Ağrı, Gümüşhane ve Muş’taki kız çocukların lise öğrenimlerine yönelik burs desteği Haziran 2029’a kadar sürdürülecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çocuklukta Hayvana Şiddet Göz Ardı Edilmemeli! Haber

Çocuklukta Hayvana Şiddet Göz Ardı Edilmemeli!

Tekrarlayan ve kasıtlı hayvan şiddetinin özellikle çocuk ve ergenlerde önemli bir uyarı işareti olabileceğine dikkat çeken Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Özellikle çocuk ve ergenlerde hayvana zarar verme davranışı ‘çocukluk yaramazlığı’ olarak küçümsenmemeli. Bu davranış bazen çocuğun yaşadığı travma, şiddete tanıklık etme, şiddetin normalleştirildiği bir çevrede büyüme veya duygu ve davranışlarını düzenlemekte zorlanmasıyla ilişkili olabilir.” dedi. Hayvana yönelik şiddet ile kişilerarası şiddet arasında ilişki bulunduğunu dile getiren Doğantekin, çocukların hayvanlarla kurduğu sağlıklı ilişkilerin empati, sorumluluk ve bakım verme becerilerini destekleyebileceğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Seren Doğantekin, 4 Ekim Hayvanları Koruma Günü kapsamında hayvana yönelik şiddetin psikolojik ve sosyal açıdan hangi etkenlerle ilişkili olabileceği, insanlara yönelik şiddetle bağlantısı ve çocuklarda hayvanlara karşı sağlıklı bir yaklaşımın empati ve sorumluluk gelişimine katkısı hakkında açıklamalarda bulundu. Hayvana yönelik şiddet, güç ve kontrol kurmanın bir aracı olarak da kullanılabiliyor! Hayvana yönelik şiddeti tek bir psikolojik nedene bağlamanın doğru olmadığını ifade eden Klinik Psikolog Seren Doğantekin, “Araştırmalar; düşük empati, öfke kontrolünde güçlük, dürtüsellik, saldırgan davranış örüntüleri, şiddete maruz kalma veya şiddete tanıklık etme gibi pek çok etkenin rol oynayabileceğini gösteriyor.” dedi. Özellikle kişinin karşısındaki canlının acısını fark etme ve onun açısından değerlendirebilme kapasitesinin düşük olmasının, şiddet davranışının ortaya çıkmasını kolaylaştırabildiğini aktaran Doğantekin, “Bazı durumlarda şiddet, yalnızca öfkenin dışavurumu değildir; güç ve kontrol kurmanın bir aracı olarak da kullanılabilir. Özellikle aile veya partner şiddetinin bulunduğu ortamlarda hayvana zarar verme ya da zarar vermekle tehdit etmenin, diğer kişiyi korkutmak ve kontrol etmek amacıyla kullanılabildiğini gösteren çalışmalar bulunur.” şeklinde konuştu. Tekrarlayan ve kasıtlı hayvan şiddeti önemli bir uyarı işareti olabilir! Hayvana şiddeti yalnızca hayvana zarar veren tekil bir davranış olarak değerlendirmenin de eksik kalabileceğine işaret eden Doğantekin, “Özellikle tekrarlayan ve kasıtlı şiddet davranışları; kişinin öfke kontrolü, empati, dürtü kontrolü ve kişilerarası ilişkileri açısından değerlendirilmesi gereken önemli bir işaret olabilir.” dedi. Özellikle çocuk ve ergenlerde hayvana zarar verme davranışının ‘çocukluk yaramazlığı’ olarak küçümsenmemesi gerektiğini vurgulayan Doğantekin, “Bu davranış bazen çocuğun yaşadığı travma, şiddete tanıklık etme, şiddetin normalleştirildiği bir çevrede büyüme veya duygu ve davranışlarını düzenlemekte zorlanmasıyla ilişkili olabilir. Bu nedenle tekrarlayan ve kasıtlı hayvan şiddeti, çocuğun içinde bulunduğu çevrenin ve ruhsal durumunun değerlendirilmesini gerektiren bir uyarı işareti olarak ele alınmalı.” uyarısında bulundu. Hayvana yönelik şiddet ile kişilerarası şiddet arasında ilişki bulunuyor! Hayvana şiddet uygulayan kişilerin daha sonra insanlara yönelik şiddet uygulama olasılığının yüksek olduğunun bilindiğini hatırlatan Seren Doğantekin, şunları söyledi: “Bilimsel literatürde hayvana yönelik şiddet ile kişilerarası şiddet arasında dikkate değer bir ilişki bulunur. Çocukluk dönemindeki hayvan şiddetini inceleyen araştırmalar, bu davranış ile insanlara yönelik şiddet arasında anlamlı ilişkiler bildirmiştir. Daha geniş bir literatür taramasında incelenen 96 çalışmanın 94’ünde hayvan istismarı ile insanlara yönelik şiddet arasında bir tür ilişki bildirilmiştir; özellikle aile içi şiddet bağlamında iki şiddet türünün birlikte görülmesine ilişkin önemli bulgular vardır. Ancak bu bulguları ‘hayvana zarar veren herkes ileride insana zarar verir’ şeklinde yorumlamak doğru değildir. Burada söz konusu olan kesin bir neden-sonuç ilişkisi değil, risk faktörlerinin ve şiddet örüntülerinin birbiriyle kesişebilmesidir.” Hayvan sevgisinin temelinde, başka bir canlının yaşamına ve sınırlarına saygı duymak var! Çocukların hayvanlarla kurdukları sağlıklı ilişkinin yalnızca ‘hayvan sevgisi’ açısından değil; empati, sorumluluk alma, bakım verme ve başka bir canlının ihtiyaçlarını fark edebilme becerilerinin gelişmesi açısından değerli olduğuna dikkat çeken Doğantekin, “Çocukların evcil hayvanlarla kurduğu bağ üzerine yapılan araştırmalarda güçlü ve olumlu bağların empati, yaşam kalitesi ve bazı olumlu baş etme becerileriyle ilişkili olduğu görülür.” dedi. Ebeveynin hayvanlardan korkması durumunda ise çocuğa ‘hayvanlardan korkmamalısın’ mesajını vermekten çok, hayvana saygılı ve güvenli yaklaşmayı öğretmenin önemli olduğunun altını çizen Doğantekin, sözlerini şöyle tamamladı: “Çocuğun mutlaka bir hayvana dokunması, onu sevmesi ya da evde hayvan beslemesi gerekmez. Sokaktaki bir hayvana zarar vermemek, ihtiyaçlarını anlamaya çalışmak, uygun koşullarda su veya mama bırakmak ve hayvanların da korku, stres ve acı yaşayabilen canlılar olduğunu anlatmak dahi çocuğun merhamet ve sorumluluk anlayışını destekleyebilir. Burada ebeveynin model olması da oldukça önemlidir. Çocuklar yetişkinlerin yalnızca söylediklerini değil, davranışlarını da gözlemleyerek öğrenirler. Bu nedenle ebeveyn hayvandan korksa bile onu aşağılayan, tehdit eden ya da şiddeti normalleştiren ifadeler kullanmak yerine, ‘ben biraz korkuyorum ama ona zarar vermiyoruz, mesafemizi koruyoruz’ şeklinde bir tutum sergileyebilir. Böylece çocuk hem kendi sınırlarını korumayı hem de kendisinden daha savunmasız bir canlının sınırlarına saygı göstermeyi öğrenir. Hayvan sevgisinin temelinde de aslında yalnızca sevmek değil; başka bir canlının yaşamına, sınırlarına ve acısına saygı duyabilmek vardır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

"Sosyal Medya Linççilerinde Beyin ‘Karanlık Tutkal’ Salgılıyor!” Haber

"Sosyal Medya Linççilerinde Beyin ‘Karanlık Tutkal’ Salgılıyor!”

Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, sosyal medya lincine karşı ruh sağlığı konusunu değerlendirdi. Eleştiri ve linçi birbirine karıştırmamak gerek Sosyal medya lincinin eleştiriden tamamen farklı bir psikolojik zemine oturduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Eleştiri, bir cerrahın neşteri gibidir; amacı düzeltmektir. Linç ise balyozla vurmak gibidir, yok etmeyi hedefler. Bu ikisini birbirine karıştırmamak gerekir.” dedi. Linç psikolojisinin temelinde bireyin kendini ahlaki olarak üstün hissetme ihtiyacının yattığını ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişi lince katıldığında ‘Ben ondan daha iyiyim’ duygusuyla geçici bir psikolojik tatmin yaşar. Bu sırada karşı tarafın haklı olup olmadığını sorgulamaz.” diye konuştu. Dijitalleşme vicdanın önüne duvar ördü Dijital ortamların, bireyin davranışlarını sorgulamasını zorlaştırdığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, dijitalleşmenin ahlaki duyarlılığı zayıflattığını söyledi ve “İnsanın içinde bir ‘iç bekçi’, yani vicdan vardır. Dijitalleşme bu iç bekçinin önüne adeta bir duvar ördü. Eskiden insanlar bir eyleme geçmeden önce durup düşünürdü, şimdi tek tuşla saldırabiliyorlar.” ifadelerini kullandı. Bu durumun hiç beklenmedik kişilerin bile linç kültürüne dahil olmasına yol açtığını belirten Prof. Dr. Tarhan, sosyal medyada ortaya çıkan bu yapıyı “dijital cellatlık” ve “dijital engizisyon” kavramlarıyla tanımladı. Prof. Dr. Tarhan, “Bir kişiyi itibarsızlaştırmak, linç edenin egosunu besliyor. Güçlü ya da kıskanılan birinin küçük bir hatası üzerinden itibarsızlaştırılması, linççiye büyük bir haz veriyor.” dedi. Beyinde ‘karanlık tutkal’ etkisi oluşuyor Linç davranışının nöropsikolojik boyutuna da değinen Prof. Dr. Tarhan, bu süreçte beyinde hazla ilişkili kimyasalların salgılandığını belirtti. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Beyin bu durumlarda, karanlık tutkal salgılıyor. Böyle durumlarda bir kötülük, öfke duygusu oluyor. Öfke o kişiye haz veriyor ve beyin dopamin salgılıyor. Linç bir grup halinde yapıldığı için bağlanma hormonu olan oksitosin de devreye giriyor. Dopamin ve oksitosin birlikte salgılandığında ortaya ‘karanlık tutkal’ dediğimiz etki çıkıyor. Kişi bu kötücül davranıştan yoğun bir haz alır.” diye konuştu. Linç edenlerin egosu zayıf Linç davranışının arkasında genellikle duygusal boşluk ve düşük özgüven olduğunu söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Özgüveni sağlam, duygusal olarak doyumlu kişiler linç etmeden önce analiz eder. Linç edenler ise analiz yapmaz; çünkü egoları zayıftır.” değerlendirmesinde bulundu. Bu noktada “bando etkisi” ya da “sürü psikolojisi” ne dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, “Bir grup linçe başladığında, insanlar ne olduğunu anlamadan bu kalabalığa katılabiliyor. Özellikle organize trol grupları bu etkiyi çok iyi kullanıyor. İlk başta 50–100 kişiyle başlıyor, ardından kalabalık hızla büyüyor.” dedi. Dijital okuryazarlık ruh sağlığının anahtarı Bireylerin kendilerini koruyabilmesi için dijital okuryazarlığın şart olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Dijital okuryazar olan kişi dijitali doğru okur, doğru analiz eder ve doğru karar verir. Dijital okuryazar olmayan ise yanlış okur ve yanlış karar verir.” ifadelerini kullandı. Dijital dünyanın bir araç olarak kullanılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Dijital dünyaya teslim olmamak gerekiyor. Direksiyon sizdeyse sorun yok. Dijitalleşme nükleer enerji gibidir; doğru kullanılırsa güç verir, yanlış kullanılırsa patlatır.” diye konuştu. Dijital dünya mayın tarlası gibi Özellikle çocuklar ve gençler için dijital dünyanın ciddi riskler barındırdığını söyleyen Prof. Dr. Tarhan, “Dijital dünya şu an mayın tarlasında yürümek gibidir. Karşı çıkmak yerine bunu yönetmek gerekir. Anne babalar özellikle 10 yaş öncesinde çocukların zamanını planlamayı öğretmeli.” şeklinde konuştu. Hukuki yaptırımlar ve şeffaf algoritmalar şart Hukuki düzenlemelerin caydırıcı olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, sosyal medya algoritmalarının şeffaflaştırılmasının önemine dikkat çekti ve “Şeffaf algoritmalar olmazsa linç ve dijital olumsuz kültür kaçınılmaz olur. Devletler ve küresel hukuk bu konuda sorumluluk almalı.” dedi. Avrupa’da uygulanan “unutulma hakkı” na da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Bir insan geçmişte hata yapmış olabilir. Ancak bu hatanın yıllar sonra hâlâ karşısına çıkması, işine, evliliğine, hayatına engel olabiliyor. Dijital dünyada hiçbir şey silinmiyor ve bu özellikle gençler için büyük bir risk.” ifadelerini kullandı. Lincin etkisi özellikle “dijital kırılgan kişiliğe” sahip bireylerde daha yıkıcı Sosyal medya lincinin psikiyatrik sonuçlarının son derece ciddi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Literatüre girmiş vakalar var. Bu kişilerde post-travmatik stres bozukluğu çok sık görülüyor. Yedi–sekiz yıl süren depresyon vakaları mevcut. Travma sonrası stres bozukluğu kişinin yaşam kalitesini bozuyor, bağımlılıklara zemin hazırlıyor, kişiyi hasta ediyor, yaşam yeti yitimine yol açabiliyor ve çalışamaz hâle getirebiliyor.” dedi. Linç etkisinin özellikle “dijital kırılgan kişiliğe” sahip bireylerde daha yıkıcı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, böyle bir durumla karşılaşan kişilerin profesyonel destek almasının hayati olduğunu belirtti ve “Bir kişi lince maruz kaldığında doğru bir iletişim danışmanlığı alması gerekir. Eğer kamuoyunda tanınan bir kişiyse medya danışmanlığıyla sürecin yönetilmesi çok önemlidir.” Diye konuştu. Hızlı tepki yerine sağduyulu analiz şart Linç sürecinde aceleci tepkilerin durumu daha da ağırlaştırabileceğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, şu değerlendirmede bulundu: “Bu tür durumlarda kişi önce şuna bakmalı: Bu olayda ben yüzde kaç hatalıyım, karşı taraf yüzde kaç hatalı? Benim niyetim neydi, karşı taraf bunu nasıl anladı? Eğer hatası varsa özür dilemekten kaçınmamalı. İnsan hata yapabilir. Özür dilemek bir erdemdir. Çoğu zaman toplum, özür dileyen bir kişiye yönelik linci onaylamaz.” Hatalı olunmayan durumlarda ise kişinin yaptığı davranışı gerekçeleriyle açıklaması gerektiğini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Doğru olanı sakin bir dille anlatmak gerekir. Bu, lincin etkisini azaltır.” dedi. Linç bir engeldir, öğrenme fırsatına dönüştürülebilir Linç deneyiminin bireyin hayat yolculuğunda ciddi bir engel olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, bu engelin doğru yaklaşımla öğrenme sürecine dönüştürülebileceğini söyledi ve “İnsan bir hedefe giderken engelle karşılaşabilir. A planı yoksa B planı olur. Böyle anlarda ‘Bu olay bana ne öğretti?’ diye sormak gerekir. Aynı hatayı tekrar etmemek için ders çıkarmak önemlidir.” diye konuştu. Prof. Dr. Tarhan, dijital dünyadaki kırılganlığa dikkat çekerek, şu ifadeleri kullandı: “Bir insana parmakla gösterilen olmak musibet olarak yeterlidir. Ancak doğrular uğruna ‘linç edileceğim’ korkusuyla susmamak gerekir. Dürüstlük çok değerlidir ama dürüstlüğü zamanında ve akıllıca kullanmak da gerekir. ‘Dürüstüm’ diyerek her şeyi her zaman, zamansız söylemek kişiyi lince açık hâle getirir. İyi niyet yetmez, dürüst olmak yetmez, akıllıca hareket etmek gerekir.” Dijital linç ahlaki çözülmeyi hızlandırıyor Toplumda artan linç refleksinin bir “ahlaklı olma yarışı” na dönüşüp dönüşmediği sorusunu da değerlendiren Prof. Dr. Tarhan, dijitalleşmenin küresel ölçekte bir sosyal ve ahlaki çözülmeyi hızlandırdığını söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Bu süreç küresel bir sosyal çürümeyi beraberinde getiriyor. Ancak sosyolojik olarak bu durum sinüzoidaldir. Kötülük artar, kötü sonuçları görünür hâle gelir ve bunun ardından iyiler harekete geçer. Bir süre sonra iyilik artar, kötülük azalır. Toplumlar böyle dengelenir.” dedi. Çocuklar ve gençler mutlaka korunmalı Dijitalleşmenin henüz kuralları ve kültürü tam oluşmamış bir alan olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, özellikle çocuklar ve gençler için ciddi riskler barındırdığına dikkat çekti ve “Çocukların ve gençlerin beyninde karar verme merkezi olan ön bölge henüz tam olgunlaşmamıştır. Bu nedenle anne-baba rehberliği şarttır. Ekran maruziyeti mutlaka ebeveyn gözetiminde olmalıdır.” diye konuştu. Ruh sağlığı bozuk bireyler, madde kullananlar ve psikiyatrik hastaların da risk grubu olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, hukuki düzenlemelerin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Bu özgürlük değil, zarar verme Dijital linç ve saldırgan davranışların özgürlükle açıklanamayacağını belirten Prof. Dr. Tarhan, “Bir insanın başkasına zarar verme özgürlüğü yoktur. Kendine zarar verme özgürlüğü de yoktur. Dijitalleşmenin mutlaka regülasyonlara ihtiyacı var. Şeffaf algoritmalar bunların başında geliyor.” dedi. Dijitalleşmeyi bir tehdit olarak görmediğini de vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, “Eğer doğru yönde kullanılırsa dijitalleşme bir tehdit değil, büyük bir fırsat olabilir. Zamanla bu alanın hukuki ve etik çerçevesinin olgunlaşacağını düşünüyorum.” diye sözlerini tamamladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat! Haber

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat!

Kişinin alışılmış davranışlarında ortaya çıkan ani ve belirgin değişikliklerin ciddiye alınması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Özellikle ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma gibi değişiklikler birlikte görülüyorsa bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerekir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” dedi. Kriz anında kişinin yalnız bırakılmaması ve güvenliğinin önceliklendirilmesi gerektiğine işaret eden Tunçel, krizin yatışmasının riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğini vurguladı. Tunçel, yardım istemenin zayıflık değil, iyileşme yolunda atılabilecek önemli bir adım olduğunun altını çizdi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Eylül İntiharı Önleme Günü dolayısıyla, intihar riskinin erken işaretleri, kişinin sınırlarına saygı gösterirken güvenliğinin gözetilmesi ve kriz sonrasında profesyonel desteğin sürdürülmesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu. Ani ve belirgin davranış değişiklikleri ciddiye alınmalı! Psikolojik krizin herkeste aynı şekilde ortaya çıkmadığını ifade eden Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu nedenle kişinin alışılmış davranışlarında meydana gelen belirgin ve özellikle ani değişikliklere dikkat etmek gerekir.” dedi. Yoğun umutsuzluk ve çaresizlik ifadelerinin, ‘artık dayanamıyorum’, ‘bunun bir anlamı yok’ gibi söylemlerin, sosyal olarak geri çekilme, günlük sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanma, uyku ve iştah değişiklikleri, yoğun suçluluk veya değersizlik duyguları, alkol ya da madde kullanımında artışın önemli uyarı işaretleri olabileceğini dile getiren Tunçel, “Bunun yanında ölümden veya intihardan söz etmek, hayatına son vermeyle ilgili araştırmalar yapmak, önemli kişisel eşyalarını dağıtmak, vasiyet niteliğinde düzenlemeler yapmak ya da yakınlarıyla vedalaşır gibi davranmak daha doğrudan risk göstergeleri olarak değerlendirilmeli. Burada önemli olan, bu belirtilerin her zaman intihar riski anlamına gelmediğini; ancak birkaçının bir arada görülmesi, yeni başlaması veya kısa sürede belirginleşmesi durumunda kişinin ciddiye alınması ve profesyonel değerlendirme için desteklenmesi gerektiğini vurgulamaktır.” şeklinde konuştu. İntihar düşüncesini doğrudan sormak, kişinin aklına intihar fikrini sokmaz! Daha önce intihar düşüncesinden söz etmeyen bir kişinin davranışlarındaki ani değişikliklerin oldukça ciddiye alınması gerektiğine işaret eden Tunçel, “Bir kişinin daha önce intihardan söz etmemiş olması, risk taşımadığı anlamına gelmez. Bazı kişiler yaşadıkları yoğun sıkıntıyı çevreleriyle paylaşmayabilir veya yardım istemekte zorlanabilir.” dedi. Özellikle ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma gibi değişikliklerin birlikte görülmesi durumunda bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerektiğine vurgu yapan Tunçel, “Böyle bir durumda kişinin üzerine varsayımlarla gitmek yerine doğrudan ve sakin bir şekilde konuşmak önemlidir. Örneğin, ‘Son zamanlarda seni çok zorlanıyor gibi görüyorum. Kendine zarar vermeyi veya hayatına son vermeyi düşündüğün oluyor mu?’ diye sorulabilir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” ifadelerini kullandı. Kriz anında kişi yalnız bırakılmamalı ve güvenliği önceliklendirilmeli! Kriz anında kişinin yanında bulunan biri öncelikle ne yapması ve ne yapmaması gerektiğine değinen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları söyledi: “Öncelikle sakin kalmaya ve kişiyi yalnız bırakmamaya çalışmalıyız. Onu yargılamadan dinlemek, yaşadığı acıyı küçümsememek ve ‘Bunu neden yapıyorsun?’, ‘Böyle düşünmek doğru değil’ gibi ifadeler yerine; ‘Bunun senin için ne kadar ağır olduğunu görüyorum’ gibi destekleyici bir dil kullanmak önemli. Kişiye doğrudan intihar düşüncesi veya kendisine zarar verme düşüncesi olup olmadığı sorulabilir. Eğer kişi kendisine zarar verme konusunda yakın ve ciddi bir risk taşıyorsa, güvenliği önceliklendirmek gerekir. Mümkünse kişinin yalnız kalmaması, kendisine zarar verebileceği araçlara erişimin güvenli biçimde sınırlandırılması ve gecikmeden profesyonel/acil yardım alınması önemlidir. Böyle bir durumda yakın kişinin bütün sorumluluğu tek başına üstlenmesi beklenmemeli. Acil risk varsa yerel acil sağlık hizmetlerinden destek alınmalı; 112 Acil Çağrı Merkezi aranarak durum açıkça belirtilmeli. Kaçınılması gereken en önemli şeylerden biri ise kişiyi utandırmak, suçlamak, tehdit etmek veya yaşadığı problemi küçümsemek olur. ‘Aileni düşün’, ‘Bunca şeyin varken nasıl böyle düşünürsün?’ ya da ‘Bunu yapacak kadar güçlü değilsin’ gibi ifadeler kişiyi daha da yalnızlaştırabilir.” Sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmayı gerektirmiyor! Psikolojik olarak zorlandığı görülen bir kişinin yardım istemeyi reddetmesi durumunda temel ilkenin kişinin özerkliğine saygı gösterirken güvenliğini göz ardı etmemek olduğuna dikkat çeken Tuğçe Tunçel, “Kişi yardım almak istemediğinde onu zorlayıcı, suçlayıcı veya tartışmacı bir tutum genellikle faydalı olmaz.” dedi. Bunun yerine ‘Seni zorlamak istemiyorum ama yanında olduğumu bilmeni istiyorum’ şeklinde bir yaklaşımın sürdürülebilir olacağını kaydeden Tunçel, “Ancak intihar riski belirginse bunu yalnızca ‘kendi kararı’ olarak değerlendirmek doğru olmaz. Özellikle kişi kendisine zarar verme niyetinden söz ediyor, bir planından bahsediyor veya yakın zamanda kendisine zarar verme ihtimali yüksek görünüyorsa güvenlik öncelikli hale gelir. Böyle bir durumda kişinin istememesi, yakınlarının profesyonel veya acil yardım aramasına engel olmamalı. Dolayısıyla sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmak anlamına gelmez. Bazen en önemli destek, ‘Sen şu anda yardım istemesen bile ben bu süreci seninle birlikte taşıyacağım’ diyebilmektir.” açıklamasını yaptı. Krizin yatışması, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez! Krizin yatışmasının, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğine vurgu yapan Tunçel, “Bazen kişi akut olarak sakinleşebilir; ancak krize neden olan depresyon, travma, yoğun kayıp, ilişki sorunları, madde kullanımı veya başka psikolojik güçlükler devam ediyor olabilir. Bu nedenle kriz sonrasında profesyonel değerlendirme ve düzenli takip son derece önemlidir.” dedi. Kişinin yalnızca o anki güvenliğini sağlamak değil, krizin altında yatan nedenleri anlamak ve uzun vadeli bir destek planı oluşturmak gerektiğini aktaran Tunçel, “Psikoterapi, gerektiğinde psikiyatri değerlendirmesi ve sosyal desteklerin güçlendirilmesi tedavi planının parçaları olabilir. Kişinin yakınlarının da süreçte nasıl destek olabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi faydalıdır. Özellikle kriz sonrasında ‘artık düzeldi’ diyerek takibi bırakmak yerine, kişinin nasıl olduğunu düzenli olarak sormaya ve profesyonel destek sürecini sürdürmesine yardımcı olmak gerekir.” diye konuştu. Yardım istemek zayıflık değil! 10 Eylül İntiharı Önleme Günü vesilesiyle, yardım istemekte zorlanan veya kendisini çıkmazda hisseden kişilere önemli bir mesaj veren Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı: “Şu anda yaşadığınız acı ne kadar yoğun olursa olsun, bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Yardım istemek zayıflık değil; zorlayıcı bir dönemden çıkabilmek için atılabilecek en önemli adımlardan biridir. Kendinizi çıkmazda hissettiğinizde bütün hayatınızı, bütün sorunlarınızı veya geleceğin tamamını bir anda çözmeniz gerekmiyor. Bazen ilk adım yalnızca güvendiğiniz birine ‘İyi değilim ve desteğe ihtiyacım var!’ diyebilmektir. 10 Eylül bize yalnızca intiharı önlemenin değil, ruhsal sıkıntılar hakkında daha açık konuşabilmenin de önemini hatırlatıyor. İntihar düşüncesi bir ‘dikkat çekme davranışı’ olarak küçümsenmemeli; kişinin yaşadığı yoğun psikolojik acının bir işareti olarak ele alınmalı. Doğru zamanda kurulan bir temas ve doğru yönlendirme, yardım alma sürecinin başlangıcı olabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Hacamat Herkese Uygun Bir Tedavi Değil! Haber

Hacamat Herkese Uygun Bir Tedavi Değil!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, hacamatın hangi durumlarda tercih edildiği, kimlere uygulanmaması gerektiği, işlem öncesi ve sonrası dikkat edilmesi gerekenler ile uygulama bölgelerinin nasıl belirlendiği hakkında açıklamalarda bulundu. Hacamat en çok kas-iskelet sorunları, travma ve kas yorgunluklarında tercih ediliyor! Hacamatın bazı yararları olduğunu ifade eden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “Kas spazmını azaltır, mikrodolaşımı artırır, fasya üzerinden mikro travmalar oluşturarak o bölgenin yenilenmesini artırır. Literatürdeki bazı bilgilere göre de vücutta inflamasyon durumunda salgılanan medyatörlerin savunma etkisini destekler.” dedi. Hangi durumlarda tercih edildiği konusuna değinen Dr. Kakı, “Literatürde en çok kas-iskelet sistemi hastalıklarında, travmalarda ve kas yorgunluklarında kullanıldığına ilişkin veriler mevcut.” diye konuştu. Hacamat tedavisinden önce hastanın sağlık durumu hekim tarafından değerlendirilmeli! Hacamat tedavisinin herkse uygun olmadığına dikkat çeken Dr. Kakı, “Kişide kanama bozukluğu varsa, yapılacak bölgede enfeksiyon ya da açık yara bulunuyorsa, hemodinamisi bozuk olan hastalarda, ciddi anemisi olan hastalarda, sepsis ya da mevcut klinik tablosu hacamat için uygun olmayan hastalarda ve vazovagal refleks nedeniyle ciddi hipotansiyonu olan hastalarda hacamat tedavisi uygulanmamalı.” uyarısında bulundu. Dr. Kakı, şunları söyledi: “Öncelikle hastanın mevcut durumunun uygun olup olmadığı hekim tarafından değerlendirilmeli ve uygun endikasyon verildikten sonra hacamat tedavisi uygulanmalı. Tedavi öncesinde hastanın ne çok aç ne de çok tok olmamasına dikkat edilmeli. Hastanın işlem öncesi yeteri kadar sıvı aldığından emin olunmalı. Ayrıca uygulama yapılacak bölgede enfeksiyon olup olmadığı, hastanın viral bir enfeksiyon geçirip geçirmediği, kanama bozukluğu bulunup bulunmadığı ve genel tıbbi durumu gözden geçirilmeli. Hasta kan sulandırıcı kullanıyorsa, mevcut durumu ilgili hekimle konsülte edildikten sonra, mevcut hastalığıyla ilgili hekim tarafından uygun görülmesi halinde kan sulandırıcı kesilerek işlem yapılmalı. Bu kararı hekim tek başına vermemeli, hastanın mevcut hastalığını takip eden hekimle birlikte konsülte ederek karar vermeli.” Hacamat sonrası ilk 24 saatte sauna, hamam ve banyodan uzak durulmalı! Hacamat sonrası da dikkat edilmesi gerekenler olduğuna işaret eden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, “İlk 24 saat içerisinde hacamat bölgesinde kızarıklık ve ağrı olması normaldir.” dedi. Eğer akıntılı bir yara, ateş gibi şikâyetler varsa, kişinin ilgili hekime başvurması gerektiğine vurgu yapan Dr. Kakı, “İlk 24 saat içerisinde sauna, hamam ya da banyo gibi işlemlerden uzak durulmalı. Ayrıca yeteri kadar sıvı alınmalı ve metabolik olarak ağır işler yapılmaması önerilir.” açıklamasını yaptı. Hacamatın uygulanacağı bölge muayeneyle belirleniyor! Hacamatın sık yapıldığı bölgelerle ilgili belli bir standart olmadığını dile getiren Dr. Kakı, “Ancak genellikle baş, boyun, sırt, omuz, bel ve diz çevresi bölgelerine uygulanır.” dedi. Dr. Kakı sözlerini şöyle tamamladı: “Hastanın hangi bölgesine tedavi uygulayacağımıza karar verirken fizik muayenede spazm olan yerler, ağrılı bölgeler ya da hastanın şikâyetinin bulunduğu ve hastalığına uygun bölgeler dikkate alınarak hacamat uygulama bölgesi belirlenir. Kaç seansta yapılacağı ve seans aralıkları ise kişinin yara iyileşmesine, hastalığına ve mevcut durumuna göre hekim tarafından kişiye özel olarak belirlenir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ayna Karşısında Yapılan Olumlamalar Terapi Yerine Geçmiyor! Haber

Ayna Karşısında Yapılan Olumlamalar Terapi Yerine Geçmiyor!

Uygulamanın etkisinin kişinin psikolojik yapısına göre değişebileceğine dikkat çeken Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Özsaygısı düşük kişilerde ‘ben değerliyim’ gibi ifadeler ters etki yaratabilir. Çünkü kişi içsel olarak buna inanmadığında bilişsel çelişki oluşur ve rahatsızlık artabilir.” dedi. Yoğun depresyon, travma sonrası stres belirtileri ve beden algı bozukluğu yaşayan kişilerde ayna çalışmasının tetikleyici olabileceğini ifade eden Tunçel, bu yöntemin uzman desteği olmadan uygulanmasının her zaman doğru olmadığını vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, ayna çalışmasının psikolojik etkileri, faydaları ve riskleri hakkında açıklamalarda bulundu. Ayna çalışmasının etkisi kişiden kişiye değişebilir! Ayna çalışmasının popüler psikoloji ve kişisel gelişim alanında kullanılan bir pratik olduğunu dile getiren Tuğçe Tunçel, “Ancak klinik psikolojide standart, tek başına tedavi edici bir yöntem olarak yer almaz. Daha çok öz-şefkat, maruz bırakma (exposure) ve bilişsel yeniden yapılandırma süreçleriyle ilişkili yönleri üzerinden değerlendirilebilir.” dedi. Ayna çalışmasını, kişinin aynaya bakarak kendine olumlu ifadeler söylemesi, duygularını gözlemlemesi veya kendisiyle ilişki kurmaya çalışması olarak tanımlayan Tunçel, “Klinik açıdan bu pratik üç mekanizma üzerinden yorumlanabilir. Maruz bırakma (exposure) yani kişinin kendi bedeni ve yüzüyle doğrudan karşılaşması, öz-odaklanma (self-focused attention) yani dikkatin dış dünyadan iç benliğe yönelmesi, bilişsel yeniden çerçeveleme yani kendine dair otomatik olumsuz düşüncelerin fark edilmesi ve değiştirilmesi. Ancak tek başına ‘terapötik yöntem’ değildir; etkisi kişinin psikolojik yapısına göre değişir.” şeklinde konuştu. Özsaygısı düşük kişilerde 'ben değerliyim' gibi ifadeler ters etki yaratabilir! Bazı kişiler için ayna karşısının rahatsız edici olabileceğini aktaran Tuğçe Tunçel, “Çünkü beden algısı sorunları (body dissatisfaction), sosyal kaygı ve kendini yargılama eğilimi, depresif bilişler (kendine yönelik olumsuz şemalar), travma öyküsü (özellikle bedenle ilgili travmalar), yüksek öz-eleştiri ve utanç duygusu yaşayan kişilerde ayna, ‘kendilikle yüzleşme’yi artırdığı için kaçınma tepkisi doğurabilir.” dedi. Ayna karşısında yapılan olumlamaların (affirmasyonların) psikolojik etkileri hakkında bilimsel verilere değinen Tunçel, şunları söyledi: “Olumlamalarla ilgili araştırmalar karışıktır. Öz-şefkat düzeyi yüksek bireylerde olumlamalar stres azaltabilir ve motivasyonu artırabilir. Özsaygısı düşük kişilerde ‘ben değerliyim’ gibi ifadeler ters etki yaratabilir. Çünkü kişi içsel olarak buna inanmadığında bilişsel çelişki oluşur ve rahatsızlık artabilir. En etkili yaklaşımda araştırmalar ise ‘gerçekçi ve süreç odaklı olumlamaların’ daha etkili olduğunu gösterir; o da ‘zorlanıyorum ama kendime daha anlayışlı olmayı öğreniyorum’ şeklinde ifade edilebilir.” Ayna çalışması herkes için güvenli olmayabilir! Kişinin kendi yüzüne uzun süre bakmasının bazı duyguların ortaya çıkmasına neden olabileceğini kaydeden Tunçel, “Bu durum kişiye bağlı olarak değişir. Öz-farkındalık artışı, utanç veya huzursuzluk, merak ve kabullenme, eleştirel iç sesin güçlenmesi, bazı durumlarda dissosiyatif hisler (yabancılaşma) ve özellikle yüksek öz-eleştirel kişilerde duygusal yoğunluk artabilir.” dedi. Bazı durumlarda ayna çalışmasının uzman desteği olmadan uygulanması sakıncalı olabileceği uyarısında bulunan Tunçel, “Yoğun depresyon, beden algı bozukluğu, travma sonrası stres belirtileri, kendine zarar verme düşünceleri ve yoğun dissosiyasyon durumlarında tavsiye edilmez. Şiddetli sosyal kaygı gibi durumlarda dikkatli olunmalı. Bu durumlarda ayna çalışması, kişiyi rahatlatmak yerine tetikleyici olabilir.” ifadelerini kullandı. Klinik sorunları self-help tekniğiyle çözmeye çalışmak yanlış kullanımdır! Ayna çalışmasının tek başına ‘özsaygı inşa etme yöntemi’ olmadığına dikkat çeken Tuğçe Tunçel, “Derin bilişsel şemaları değiştirmez, travmayı çözmez, sistematik terapi yerine geçmez.” dedi. Tunçel ayrıca ayna çalışmasının yanlış kullanımına da örnek vererek, “Gerçekçi olmayan pozitif telkinlerle kendini zorlamak, duygusal kaçınmayı ‘pozitif düşünme’ ile bastırmak, klinik sorunları self-help tekniğiyle çözmeye çalışmak yanlış kullanımdır.” diye konuştu. Kendinize zorla iyi hissettirmeye çalışmayın; önce ne hissettiğinizi fark edin! Kendisiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmak isteyen kişilere ayna çalışması konusunda önerilerde bulunan Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı: “Klinik açıdan daha dengeli bir yaklaşım için evvela nötr gözlemle başlamak gerekir; ‘Kendime bakabiliyorum ve şu an ne hissediyorum?’ sorusu sorulmalı. Sonrasında öz-şefkat dili kullanılmalı. Sert olumlamalar yerine gerçekçi cümleler seçilmeli. Çalışmaya kısa sürelerle başlanmalı, uzun süre maruz kalma zorlayıcı olabilir. Duyguyu bastırmak değil, tanımak önemli. Gerektiğinde ‘şu an rahatsızlık hissediyorum’ denilebilmeli. Bedenle ilişkiyi çeşitlendirmek es geçilmemeli. Sadece aynaya değil, hareket, nefes ve beden farkındalığına da odaklanılmalı. Gerekirse Bilişsel Davranışçı Terapi veya şema terapi desteği alınmalı.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Ebeveynler Akran Zorbalığına Karşı Bu Belirtileri Atlamamalı! Haber

Ebeveynler Akran Zorbalığına Karşı Bu Belirtileri Atlamamalı!

Fiziksel Belirtiler İlk Sinyali Verebiliyor Vücutta açıklanamayan morluklar, eşyaların hasar görmesi, okul çantasının sık sık kaybolması gibi fiziksel işaretler zorbalığın erken belirtileri arasında yer alıyor. Çocuğun okula gitmek istememesi, karın ve baş ağrısı gibi sık tekrarlayan yakınmalar da ebeveynlerin dikkat etmesi gereken önemli göstergelerden biri olarak öne çıkıyor. Dursun, “Çocuklar çoğu zaman yaşadıkları zorbalığı söylemekten çekinir. Bu nedenle fiziksel değişiklikler ebeveynler için en görünür sinyallerden biridir,” diyor. Duygusal Değişiklikler Sessiz Bir Alarm Niteliğinde İçe kapanma, sessizleşme, daha önce keyif aldığı aktivitelerden uzaklaşma, okul saatleri yaklaşırken artan kaygı, ani öfke patlamaları ve sık ağlama nöbetleri zorbalığın duygusal etkilerini gözler önüne seriyor. Dursun, “Öz güvende hızlı düşüş ve kendini suçlama eğilimi, çocukların içsel dünyasında ciddi bir zorlanmanın habercisi olabilir,” diyerek ebeveynleri uyarıyor. Davranışsal Değişiklikler Gözden Kaçırılmamalı Devamsızlıkların artması, ders notlarında düşüş, sosyal ortamlardan uzaklaşma, arkadaş ilişkilerinin zayıflaması ve yalnız vakit geçirme isteği davranışsal düzeyde görülen etkiler arasında bulunuyor. Sosyal medya hesaplarını kapatma, çevrim içi olmaktan kaçınma ve mesajları silme gibi dijital davranış değişiklikleri de zorbalığın önemli göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor. Sosyal İzolasyon Ciddiye Alınmalı Arkadaş grubunun tamamen değişmesi veya ortadan kalkması, sosyal etkinliklere davet edilmemek, okuldan mutsuz dönmek ya da yalnızlık hissinin artması zorbalığın sosyal boyutunu ortaya çıkarıyor. Dursun, bu durumun uzun vadede hem öz güven hem de sosyal beceriler üzerinde kalıcı hasarlar bırakabileceğini belirtiyor. Zorbalığın Uzun Vadeli Etkileri Derinleşebiliyor Araştırmalar, akran zorbalığına maruz kalan çocuklarda kaygı bozukluğu riskinin yaklaşık üç kat, depresyon riskinin ise iki ila dört kat daha yüksek olduğunu gösteriyor. Sürekli eleştirilme, aşağılanma ve dışlanma, çocukta “değersizlik” algısını pekiştirerek bu etkilerin ergenlikten yetişkinliğe kadar devam etmesine neden olabiliyor. Dursun, bu durumun gelecekte akademik başarıyı, sosyal ilişkileri ve mesleki performansı olumsuz etkileyebileceğini, hatta travma belirtilerine yol açabileceğini vurguluyor. Dijital Zorbalık Evde Bile Bitmeyen Bir Tehdit Artan ekran süresi ve sosyal medya kullanımıyla birlikte dijital zorbalık da çocuklar için daha görünmez ve daha sürekli bir hale geliyor. Yüz yüze zorbalık belirli ortamlarda yaşanırken, dijital zorbalık 7/24 devam edebiliyor. Bu durum çocuğun güvenli alanı olan evde dahi kendini tehdit altında hissetmesine neden oluyor. Ebeveynlerin İlk Tepkisi Sürecin Yönetimini Belirliyor Zorbalığa maruz kalan çocukların çoğu zaman utanma, suçluluk ve korku nedeniyle yaşadıklarını anlatmaktan çekinebildiğini belirten Dursun, ebeveynlerin yargılamadan dinlemesi gerektiğinin altını çiziyor ve “Empatik yaklaşım, sakin kalmak, somut sorular sormak çocuğun kendini ifade etmesini kolaylaştırır,” diye ekliyor. Ebeveynlerin çocuğu suçlayan ya da küçümseyen ifadelerden kesinlikle kaçınması gerektiğini belirtiyor. Aile–Okul İş Birliği Zorbalığın Etkisini Azaltıyor Zorbalıkla mücadelede en etkili adımlardan biri aile ile okul arasında kurulacak iş birliği. Çocuğun okulda kendini güvende hissedebileceği yetişkinlerin belirlenmesi ve öğretmenlerle sürecin birlikte yönetilmesi, zorbalığın etkilerini önemli ölçüde azaltabiliyor. Sosyal beceri geliştirici etkinlikler ise çocuğun öz güvenini yeniden güçlendirmesine yardımcı oluyor. Sosyal Medyada Zorbalığı Önlemek İçin Üçlü Destek Gerekli Ailelerin çocukların gizlilik ayarlarını düzenli olarak kontrol etmesi, takip listelerini gözden geçirmesi ve ekran süresini dengelemesi dijital güvenlik açısından kritik önem taşıyor. Okullarda verilen dijital farkındalık eğitimleri çocukları bilinçlendirirken, çocukların da güvenli paylaşım alışkanlıkları edinmesi zorbalığın yayılmasını engelleyebiliyor. Zorbalığa tanık olan çocukların bir yetişkine haber vermeyi öğrenmesi ise akran destek mekanizmasını güçlendiriyor. Zorbalığın erken fark edilmesi çocukların duygusal iyilik halini korumada büyük önem taşıyor. Çakmak Erdem Hastanesi’nde görev yapan Klinik Psikolog Tuğçe R. Tuncel Dursun, ailelerin küçük sinyalleri göz ardı etmemesinin ve gerektiğinde profesyonel destek almasının uzun vadeli etkileri azaltabileceğini belirtiyor.

   Peş Peşe Depremler Sonrası Ebeveynlere Önemli Uyarılar Haber

  Peş Peşe Depremler Sonrası Ebeveynlere Önemli Uyarılar

Nev Sağlık Grubu Klinik Psikoloji Bölümü’nden Psikolog Helin Ezgi Deniz, depremlerin özellikle çocuklar ve gençler üzerindeki psikolojik etkilerine dikkat çekerek, “Her deprem aynı etkiyi yaratmaz” dedi. “Çocuklar için güven duygusu evin sağlamlığıyla başlar” Deniz, “Deprem, yetişkinler için bile sarsıcı bir deneyimken, çocuklar ve gençler için çok daha derin bir anlam taşır. Onların dünyasında güven duygusu; evin sağlamlığı, çevrenin öngörülebilirliği, hayatın belli bir ritimde akmasıyla beslenir. Bir deprem, işte o güvenin temelini sallayan, “Ev dediğim yer beni her zaman korumayabilir” gerçeğini acı bir şekilde hatırlatan bir olaydır. Ama burada önemli bir ayrım var: Her deprem aynı psikolojik etkiyi yaratmaz” dedi. “Büyük ve yıkıcı depremler travma riski taşır” Helin Ezgi Deniz, büyük, yıkıcı, can kaybı riski taşıyan depremlerin çocuklar ve gençler için travma açısından yüksek riskli olduğunu belirtti. Deniz, “Özellikle ölüm tehdidi algısının çok net olduğu, enkaz görüntülerinin yaşandığı ya da yakınlarının kaybedildiği durumlar, beynin hayatta kalma merkezini tetikler. Olay bitse bile tetikte olma hali, kabuslar, yoğun kaygı ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) belirtileri uzun süre devam edebilir. Bu tür durumlarda iyileşme süreci daha uzun ve çoğu zaman profesyonel destek gerektirir” ifadelerinde bulundu. “Hissedilen ama yıkıma yol açmayan depremler daha çok kısa süreli korku yaratır” Deniz, “Çocuk ya da genç, birkaç gün uyumakta zorlanabilir, sallantı hissi yaşamaya devam edebilir, ani seslere irkilebilir. Ama ölüm tehlikesi yaşanmadığı ve sonrasında güven duygusu yeniden sağlandığı sürece bu tepkiler genellikle kısa sürede azalır” dedi. “Ebeveynlerin tutumu belirleyici” Deniz, yetişkinlerin tepkisinin çocukların psikolojik etkilenmesinde büyük rol oynadığını vurgulayarak, “Yıkım olmayan bir depremde ebeveynlerin aşırı panik tepkisi göstermesi, olayı dramatize etmesi; çocuktaki hafif korkuyu gereksiz yere kalıcı bir kaygıya dönüştürebilir. Tam tersine, sakin ve güven verici bir tavır; ‘Artık olmayacak’ gibi gerçek dışı sözler yerine, ‘Şu anda güvendeyiz, seni korumak için buradayız’ gibi hem gerçekçi hem koruyucu cümleler, psikolojik iyileşmeyi destekler” diye konuştu. “Depreme hazırlık, psikolojik dayanıklılığı artırır” Helin Ezgi Deniz, dayanıklılığın depremden önce inşa edildiğini ifade ederek, ailelerin çocuk ve gençlerle birlikte hazırlık yapmasının önemine değindi: “Deprem çantası hazırlamak, oturdukları binanın güvenliğini kontrol ettirmek, ailece deprem tatbikatı yapmak ve ‘Deprem olursa nerede buluşacağız, nasıl iletişim kuracağız?’ gibi konuları netleştirmek çok kıymetlidir. Bu tür hazırlıklar, gençlere ‘Ben pasif bir kurban değilim, bir planım var’ hissini verir.” “Oyun, sanat ve spor iyileştirir” Deprem sonrası toparlanma sürecinde rutinlerin korunması, sevilen eşyaların ve tanıdık yüzlerin çocuklara iyi geldiği belirtildi. “Bazı çocuklar yaşadıkları korkuyu oyunlarında ya da resimlerinde tekrar tekrar canlandırabilir; bu onların olayı anlamlandırma çabasıdır ve genellikle sağlıklı bir iyileşme sürecinin parçasıdır.” “Asıl kalıcı olan bazen korku değil, güven hissidir” Helin Ezgi Deniz, çocukların doğru destekle yüksek bir toparlanma kapasitesine sahip olduğunu vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: “Her deprem bir iz bırakır ama bu izin travmaya dönüşüp dönüşmeyeceği; yaşanan olayın şiddeti, tehdit algısı, öncesindeki hazırlık düzeyi ve sonrasında sağlanan güven ortamıyla doğrudan ilgilidir. Çocuklar ve gençler, destek gördüklerinde ve ne yapacaklarını bildiklerinde olağanüstü bir toparlanma kapasitesine sahiptir. Bazen bir sarsıntının ardından en kalıcı olan şey korku değil, ‘Beni koruyan ve ne yapacağını bilen insanlar var’ hissidir.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.