Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Umutsuzluk

Kapsül Haber Ajansı - Umutsuzluk haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Umutsuzluk haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kopya İntiharlara Dikkat! Haber

Kopya İntiharlara Dikkat!

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede risk gruplarının ve kök nedenlerin bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurgularken, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi. Tarhan, kopya intiharlara da dikkat çekti. İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Rektör Prof. Dr. Nazife Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından, intihar konusunda toplumsal farkındalığın artırılması amacıyla “İntihar Olgusuna Çok Disiplinli Bakış ve Farkındalık” başlıklı çevrim içi seminer düzenlendi. Programın açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak gerçekleştirdi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede yalnızca farkındalık çalışmalarının yeterli olmadığını, risk gruplarının ve vakaların bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’de intiharın önlenmesine ilişkin sistematik çalışmalar yürütülmesi gerektiğini ifade eden Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar, yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor; vakaların analizleriyle öğreniliyor.” diye konuştu. İntiharın nedenlerinin sosyolojik çalışmalarla da araştırılması gerektiğini dile getiren Tarhan, “Toplum içerisinde intihar risk gruplarının belirlenmesi ve istatistiklerin risk gruplarına göre değerlendirilerek müdahale planlarının yapılması gerekiyor. Problemin teşhisini yaparsak ancak bunu çözebiliriz.” dedi. Kopya intiharlara dikkat! Türkiye’deki vakaların yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanamayacağını kaydeden Prof. Dr. Tarhan; ruhsal hastalıklar, alkol ve madde kullanımı, kumar ve bahis, yalnızlık, ilişki kayıpları, şiddet, zorbalık ve umutsuzluk gibi farklı faktörlerin de değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Türkiye’de bunun kök nedenlerinin analizinin yapılması gerekiyor. Neden kaynaklanıyor bu? Bazıları sadece ekonomik nedene bağlıyor ama çok daha farklı nedenler var. Sosyalleşmenin, medyanın ve kopya intiharların etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor.” ifadelerini kullandı. “Umutsuzluk ve çıkış yolu görememe önemli” Yalnızlık, ilişki kaybı, şiddet ve zorbalığın da risk faktörleri arasında bulunduğunu dile getiren Tarhan, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi. Dijitalleşmenin gençler üzerindeki etkilerine de değinen Tarhan, sosyal medyada başkalarının yaşamlarını sürekli takip etmenin yetersizlik duygusunu besleyebildiğini ve “gelişmeleri kaçırma korkusu” olarak tanımlanan FOMO’nun da bu açıdan dikkate alınması gereken olgulardan biri olduğunu ifade etti. “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz” İntiharı önlemenin yalnızca bilgilendirme toplantılarıyla mümkün olmayacağını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor, vakaların analizleriyle öğreniliyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan, “Bir insanın ‘ölmek istiyorum’ demesi tek başına yetmiyor. İntihar isteği, intihar niyeti, intihar planı ve girişim ayrı ayrı değerlendiriliyor. Kişinin ölüm düşüncesi ayrı, intihar düşüncesi ayrı.” ifadelerini kullandı. “Antidepresan tek başına yetmez, terapiyle birlikte yürütülmeli” Depresyon ve intihar riski arasındaki ilişkiye de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Antidepresan ilaçlar ciddi şekilde farmakolojik iyileşme yapıyor ama tek başına yetmez. Muhakkak terapi ile yapılması gerekiyor.” diye konuştu. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Büyük dönüşümler toplumlarda kaotik ortam oluşturabiliyor” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör de intihar olgusunun insanlık tarihi boyunca var olduğuna dikkat çekerek, özellikle büyük toplumsal dönüşüm dönemlerinde bireyin varlığını ve yaşamın anlamını daha fazla sorgulayabildiğini söyledi. Prof. Dr. Güngör, “Ne zaman makro düzeyde büyük dönüşümler yaşansa toplumlarda bir şekilde kaos oluşuyor, krizler oluyor. Kaotik ortamların en önemli göstergelerinden biri de toplum içerisinde yaşayan bireylerin dünyadaki, yaşamdaki varlıklarını tekrar sorgulamaları.” dedi. “İnsan varlık ve anlam sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor” Bireyin krizlerle karşı karşıya kaldığında yaşamın anlamını sorgulayabildiğini dile getiren Prof. Dr. Güngör, “Sıkıntı çektikçe, acıları yaşadıkça ya da yeni gelişmelere ve dönüşümlere uyum sağlamakta zorlandıkça varlık sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor. Kendi kendine sorduğu sorulara yanıt bulamadığı ya da sorunlara çözüm bulmakta zorlandığı zaman karşısına birtakım alternatifler geliyor.” ifadesinde bulundu. İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Prof. Dr. Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi. Prof. Dr. Kaynak: “Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada” İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak ise intihar olgusuna farklı disiplinlerden bakmanın önemine işaret etti. Üniversitelerin sahip oldukları akademik bilgiyi toplumla paylaşmalarının önemini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, dijitalleşmeyle birlikte ortaya çıkan yalnızlaşmaya dikkat çekti. Prof. Dr. Kaynak, “Dünya üzerinde sonsuz sayıda bağlantı kurabilme imkânımızın olduğu ama neredeyse hiç bağımızın kalmadığı bir yeni ortama girmiş durumdayız. Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada, insanları çok zor durumda bırakıyor.” ifadelerini kullandı. İntihar olgusuna ilişkin rakamların tek başına değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Kaynak, toplumsal ve psikolojik değişimlerin de dikkate alınması gerektiğini söyledi. Barış Erdoğan: “İntihar son derece bireysel görünse de toplumsal bir sorun” “Toplumsal Bir Olgu Olarak İntihar” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, intiharın yalnızca psikoloji ve psikiyatrinin konusu olmadığını söyledi. İntihar olgusunun tarih, felsefe ve sosyoloji gibi farklı disiplinler tarafından da tartışılmasının önemine işaret eden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” dedi. “İntiharı sadece psikolojik ya da ekonomik bir olgu olarak görürsek yanılırız” Prof. Dr. Erdoğan, “İntiharı sadece psikolojik bir olgu olarak görmeye çalışırsak ya da sadece ekonomik sorunlardan kaynaklanan bir vaka olduğunu düşünürsek yanılırız.” ifadelerini kullandı. İntihar oranlarının toplumdan topluma ve dönemden döneme değişmesinin, olgunun toplumsal boyutunu ortaya koyduğunu ifade eden Erdoğan, “İnsan biyolojisi dünyanın her tarafında aşağı yukarı aynı. Neden bir ülkede insanların intihar eğilimi artarken başka bir ülkede düşüyor diye sorarsak, o zaman resmin başka bir tarafına bakmamız gerekiyor.” dedi. “Bağlarımız koptukça bizi yaşama bağlayan unsurlar da azalıyor” Toplumsal bütünleşmenin koruyucu rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Erdoğan, aile, sosyal çevre ve toplumsal gruplarla kurulan bağların insanın hayata tutunmasında önemli olduğuna işaret etti. İntiharın ilk bakışta bireysel bir eylem olarak algılandığını kaydeden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu, bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” ifadelerini kullandı. “Toplumsal değişimlere karşı dirençli bireyler yetiştirilmeli” Hızlı toplumsal değişimlerin bireylerde yarattığı etkilerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Erdoğan, yalnızca bireysel psikolojik müdahalelerle yetinilmemesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Erdoğan, “Toplumsal değişimlere karşı sosyal olarak dirençli bireyler yetiştirecek ve oluşturacak politikalar üretirsek bu intihar konusunda önemli bir mesafe alabileceğimizi düşünüyorum.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Hadiye Yılmaz intihar olgusunu tarihsel vakalarla ele aldı Üsküdar Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hadiye Yılmaz, “Tarih Boyunca İntihar Olgusu: Tarihsel Örnek Vakalar ve Türkiye Gerçeği” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Yılmaz, Osmanlı’nın son döneminde kamuoyunda geniş yankı uyandıran Sultan Abdülaziz’in ölümü ile Beşir Fuad’ın intiharı üzerinden konunun tarihsel görünümünü değerlendirdi. “Sultan Abdülaziz için bugün bile net konuşamıyoruz” Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden beş gün sonra Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş halde bulunduğunu hatırlatan Prof. Dr. Yılmaz, olayın intihar mı yoksa cinayet mi olduğuna ilişkin tartışmaların günümüzde de sürdüğünü söyledi. Beşir Fuad vakasına dikkat çekti Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı düşünce tarihinde materyalist düşüncenin erken temsilcilerinden Beşir Fuad’ın intiharının ise tarihsel belgeler açısından daha açık bir vaka olduğunu söyledi. Beşir Fuad’ın yaşamına son verirken yaşadıklarını kaydetmeye çalışmasının olayın zaman içerisinde bazı çevrelerde idealize edilmesine yol açtığını dile getiren Yılmaz, bunun yanıltıcı bir yaklaşım olabileceğine dikkat çekti. “Osmanlı’da intihar daha azdı demek kolay değil” Tarihsel verilerin değerlendirilmesinde kayıt sistemlerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı döneminde intiharın daha az görüldüğü şeklinde kesin bir yargıya varmanın bilimsel açıdan mümkün olmadığını ifade etti. Modernleşme, kentleşme ve bireyselleşme etkisi… İntihar olgusunun tarihsel değişiminde modernleşme sürecine de dikkat çeken Yılmaz; yoğun sanayileşme, kentleşme, bireyselleşme, sekülerleşme ile ekonomik ve toplumsal istikrarsızlıkların araştırmacıların üzerinde durduğu faktörler arasında bulunduğunu söyledi. Avrupa’da kayıt sistemine daha erken geçilmesinin istatistiklerdeki görünürlüğü de artırmış olabileceğini ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı toplumunda dini ve cemaat temelli normların daha güçlü olmasının da farklı bir toplumsal yapı oluşturduğunu kaydetti. Tarihsel sürecin önemli bir noktayı ortaya koyduğunu ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, “İntiharın sadece bireysel bir eylem olmadığını görüyoruz. İkincisi, modernleşme ve intihar olgusu arasında bir tarihsel ilişki olduğunu görüyoruz. Ama imtina ediyorum; modernleşme intiharı artırmıştır demiyorum, arasında bir ilişki olduğunu söylüyoruz.” dedi. “Yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz” Geleneksel toplumdan modern topluma geçişin bireyin sosyal çevresiyle ilişkisini de değiştirdiğini belirten Prof. Dr. Yılmaz, “Geleneksel toplum yapısından moderne geçerken evvelden aile, mahalle, cemaat vesaire her şeyde yanımızda olan insanlar daha az. Dolayısıyla yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz.” ifadelerini kullandı. Tayfun Doğan: “Elimizdeki en güçlü şey sosyal destek” “Hayata Tutunmak İçin Nedenler: Umut Psikolojisi” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan, intihar olgusunun psikolojik boyutunu ve umudun koruyucu rolünü değerlendirdi. İnsanların bazen yaşamla yeniden bağ kurabilmeleri için küçük bir destek noktasına ihtiyaç duyabildiğini söyleyen Doğan, “Bazen küçücük bağlanabileceği bir yer olursa, tutunabileceği bir yer olursa insanlar intihardan vazgeçebiliyor. O yüzden elimizdeki en güçlü şey aslında intihar vakalarında sosyal destek.” dedi. “Depresyonda umutsuzluk çok önemli” Ruh sağlığı sorunlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Doğan, özellikle depresyon ile umutsuzluk arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, “Ruh sağlığı sorunlarını göz ardı etmememiz gerekiyor. Çünkü burada özellikle umudun azalması, yaşamak için bir neden bulamama çok önemli bir etken.” ifadelerini kullandı. “Umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmektir” Umutsuzluğun yalnızca kötü hissetmekten ibaret olmadığını ifade eden Doğan, “Gerçek anlamda umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmiş olmanız demektir. Bu aileniz olabilir, inancınız olabilir, kariyeriniz, idealleriniz olabilir. Sizi yaşama bağlayan her şeye karşı inancınızı yitirmiş olmak demektir.” dedi. Umutsuz kişinin içinde bulunduğu olumsuz koşulların hiç değişmeyeceğini düşünme eğiliminde olduğunu belirten Doğan, “Umutsuzluk anı mutlaklaştırmak anlamına geliyor. Takvimi durdurmak, saati durdurmak; içinde bulunduğumuz koşullar hiç değişmeyecekmiş gibi düşünmek, geleceğe ipotek koymak aslında umutsuzluk dediğimiz şey.” dedi. “Umut öğrenilebilir ve geliştirilebilir” Umut kavramının yalnızca bir duygu olmadığını, aynı zamanda zihinsel bir beceri olarak değerlendirilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Doğan, bunun geliştirilebilir olmasının önemli olduğunu dile getirerek, “Ben büyük oranda umudu mental bir beceri olarak görüyorum. Umut, içinde bulunduğumuz koşullardan çok zihinsel tutumla, olaylara yaklaşım biçimimizle alakalıdır. Umudun öğrenilebilir, geliştirilebilir bir şey olması bizim için en umut verici tarafı. Bir şeyi beceri olarak nitelendiriyorsak bu, öğrenilebilir, öğretilebilir, geliştirilebilir ve artırılabilir anlamına geliyor.” dedi. “Umutlu insan tek bir seçeneğe odaklanmıyor” Umutlu insanların geleceğin daha iyi olabileceğine inandığını, bunun için kendi çabalarının önemli olduğunu düşündüğünü ve hedeflerine ulaşmak için alternatif yollar geliştirebildiğini belirten Doğan, “Umutlu insanlar ‘Amaçlarıma ulaşabilmem için birçok yol vardır’ diye düşünüyorlar. Bu inanılmaz güçlü bir cümle. Hayatta seçeneklerin olduğunu bilmek, tek bir kapıya odaklanmamak çok önemli.” şeklinde konuştu. Felsefe Bölümü Araştırma Görevlisi Arş. Gör. Dr. Merve Arlı Özekes de “Felsefi Bir Soruşturma Olarak İntihar” başlıklı sunumuyla konuyu felsefi açıdan ele aldı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat! Haber

İntihar Riskini Gösteren İşaretlere Dikkat!

Kişinin alışılmış davranışlarında ortaya çıkan ani ve belirgin değişikliklerin ciddiye alınması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Özellikle ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma gibi değişiklikler birlikte görülüyorsa bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerekir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” dedi. Kriz anında kişinin yalnız bırakılmaması ve güvenliğinin önceliklendirilmesi gerektiğine işaret eden Tunçel, krizin yatışmasının riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğini vurguladı. Tunçel, yardım istemenin zayıflık değil, iyileşme yolunda atılabilecek önemli bir adım olduğunun altını çizdi. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, 10 Eylül İntiharı Önleme Günü dolayısıyla, intihar riskinin erken işaretleri, kişinin sınırlarına saygı gösterirken güvenliğinin gözetilmesi ve kriz sonrasında profesyonel desteğin sürdürülmesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu. Ani ve belirgin davranış değişiklikleri ciddiye alınmalı! Psikolojik krizin herkeste aynı şekilde ortaya çıkmadığını ifade eden Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, “Bu nedenle kişinin alışılmış davranışlarında meydana gelen belirgin ve özellikle ani değişikliklere dikkat etmek gerekir.” dedi. Yoğun umutsuzluk ve çaresizlik ifadelerinin, ‘artık dayanamıyorum’, ‘bunun bir anlamı yok’ gibi söylemlerin, sosyal olarak geri çekilme, günlük sorumluluklarını yerine getirmekte zorlanma, uyku ve iştah değişiklikleri, yoğun suçluluk veya değersizlik duyguları, alkol ya da madde kullanımında artışın önemli uyarı işaretleri olabileceğini dile getiren Tunçel, “Bunun yanında ölümden veya intihardan söz etmek, hayatına son vermeyle ilgili araştırmalar yapmak, önemli kişisel eşyalarını dağıtmak, vasiyet niteliğinde düzenlemeler yapmak ya da yakınlarıyla vedalaşır gibi davranmak daha doğrudan risk göstergeleri olarak değerlendirilmeli. Burada önemli olan, bu belirtilerin her zaman intihar riski anlamına gelmediğini; ancak birkaçının bir arada görülmesi, yeni başlaması veya kısa sürede belirginleşmesi durumunda kişinin ciddiye alınması ve profesyonel değerlendirme için desteklenmesi gerektiğini vurgulamaktır.” şeklinde konuştu. İntihar düşüncesini doğrudan sormak, kişinin aklına intihar fikrini sokmaz! Daha önce intihar düşüncesinden söz etmeyen bir kişinin davranışlarındaki ani değişikliklerin oldukça ciddiye alınması gerektiğine işaret eden Tunçel, “Bir kişinin daha önce intihardan söz etmemiş olması, risk taşımadığı anlamına gelmez. Bazı kişiler yaşadıkları yoğun sıkıntıyı çevreleriyle paylaşmayabilir veya yardım istemekte zorlanabilir.” dedi. Özellikle ani içe kapanma, yoğun umutsuzluk, vedalaşma davranışları ve kişisel eşyalarını dağıtma gibi değişikliklerin birlikte görülmesi durumunda bunu ‘bir dönemden geçiyor’ diyerek geçiştirmemek gerektiğine vurgu yapan Tunçel, “Böyle bir durumda kişinin üzerine varsayımlarla gitmek yerine doğrudan ve sakin bir şekilde konuşmak önemlidir. Örneğin, ‘Son zamanlarda seni çok zorlanıyor gibi görüyorum. Kendine zarar vermeyi veya hayatına son vermeyi düşündüğün oluyor mu?’ diye sorulabilir. İntiharı doğrudan sormanın kişinin aklına intihar fikrini sokacağı yönündeki yaygın inanış doğru değildir. Aksine, yargılamadan sorulan açık bir soru kişinin yaşadığı sıkıntıyı ifade edebilmesine ve yardım alabilmesine alan açabilir.” ifadelerini kullandı. Kriz anında kişi yalnız bırakılmamalı ve güvenliği önceliklendirilmeli! Kriz anında kişinin yanında bulunan biri öncelikle ne yapması ve ne yapmaması gerektiğine değinen Klinik Psikolog Tuğçe Tunçel, şunları söyledi: “Öncelikle sakin kalmaya ve kişiyi yalnız bırakmamaya çalışmalıyız. Onu yargılamadan dinlemek, yaşadığı acıyı küçümsememek ve ‘Bunu neden yapıyorsun?’, ‘Böyle düşünmek doğru değil’ gibi ifadeler yerine; ‘Bunun senin için ne kadar ağır olduğunu görüyorum’ gibi destekleyici bir dil kullanmak önemli. Kişiye doğrudan intihar düşüncesi veya kendisine zarar verme düşüncesi olup olmadığı sorulabilir. Eğer kişi kendisine zarar verme konusunda yakın ve ciddi bir risk taşıyorsa, güvenliği önceliklendirmek gerekir. Mümkünse kişinin yalnız kalmaması, kendisine zarar verebileceği araçlara erişimin güvenli biçimde sınırlandırılması ve gecikmeden profesyonel/acil yardım alınması önemlidir. Böyle bir durumda yakın kişinin bütün sorumluluğu tek başına üstlenmesi beklenmemeli. Acil risk varsa yerel acil sağlık hizmetlerinden destek alınmalı; 112 Acil Çağrı Merkezi aranarak durum açıkça belirtilmeli. Kaçınılması gereken en önemli şeylerden biri ise kişiyi utandırmak, suçlamak, tehdit etmek veya yaşadığı problemi küçümsemek olur. ‘Aileni düşün’, ‘Bunca şeyin varken nasıl böyle düşünürsün?’ ya da ‘Bunu yapacak kadar güçlü değilsin’ gibi ifadeler kişiyi daha da yalnızlaştırabilir.” Sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmayı gerektirmiyor! Psikolojik olarak zorlandığı görülen bir kişinin yardım istemeyi reddetmesi durumunda temel ilkenin kişinin özerkliğine saygı gösterirken güvenliğini göz ardı etmemek olduğuna dikkat çeken Tuğçe Tunçel, “Kişi yardım almak istemediğinde onu zorlayıcı, suçlayıcı veya tartışmacı bir tutum genellikle faydalı olmaz.” dedi. Bunun yerine ‘Seni zorlamak istemiyorum ama yanında olduğumu bilmeni istiyorum’ şeklinde bir yaklaşımın sürdürülebilir olacağını kaydeden Tunçel, “Ancak intihar riski belirginse bunu yalnızca ‘kendi kararı’ olarak değerlendirmek doğru olmaz. Özellikle kişi kendisine zarar verme niyetinden söz ediyor, bir planından bahsediyor veya yakın zamanda kendisine zarar verme ihtimali yüksek görünüyorsa güvenlik öncelikli hale gelir. Böyle bir durumda kişinin istememesi, yakınlarının profesyonel veya acil yardım aramasına engel olmamalı. Dolayısıyla sınırlarına saygı göstermek, kişiyi tamamen kendi haline bırakmak anlamına gelmez. Bazen en önemli destek, ‘Sen şu anda yardım istemesen bile ben bu süreci seninle birlikte taşıyacağım’ diyebilmektir.” açıklamasını yaptı. Krizin yatışması, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez! Krizin yatışmasının, riskin tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmediğine vurgu yapan Tunçel, “Bazen kişi akut olarak sakinleşebilir; ancak krize neden olan depresyon, travma, yoğun kayıp, ilişki sorunları, madde kullanımı veya başka psikolojik güçlükler devam ediyor olabilir. Bu nedenle kriz sonrasında profesyonel değerlendirme ve düzenli takip son derece önemlidir.” dedi. Kişinin yalnızca o anki güvenliğini sağlamak değil, krizin altında yatan nedenleri anlamak ve uzun vadeli bir destek planı oluşturmak gerektiğini aktaran Tunçel, “Psikoterapi, gerektiğinde psikiyatri değerlendirmesi ve sosyal desteklerin güçlendirilmesi tedavi planının parçaları olabilir. Kişinin yakınlarının da süreçte nasıl destek olabilecekleri konusunda bilgilendirilmesi faydalıdır. Özellikle kriz sonrasında ‘artık düzeldi’ diyerek takibi bırakmak yerine, kişinin nasıl olduğunu düzenli olarak sormaya ve profesyonel destek sürecini sürdürmesine yardımcı olmak gerekir.” diye konuştu. Yardım istemek zayıflık değil! 10 Eylül İntiharı Önleme Günü vesilesiyle, yardım istemekte zorlanan veya kendisini çıkmazda hisseden kişilere önemli bir mesaj veren Tuğçe Tunçel, sözlerini şöyle tamamladı: “Şu anda yaşadığınız acı ne kadar yoğun olursa olsun, bunu tek başınıza taşımak zorunda değilsiniz. Yardım istemek zayıflık değil; zorlayıcı bir dönemden çıkabilmek için atılabilecek en önemli adımlardan biridir. Kendinizi çıkmazda hissettiğinizde bütün hayatınızı, bütün sorunlarınızı veya geleceğin tamamını bir anda çözmeniz gerekmiyor. Bazen ilk adım yalnızca güvendiğiniz birine ‘İyi değilim ve desteğe ihtiyacım var!’ diyebilmektir. 10 Eylül bize yalnızca intiharı önlemenin değil, ruhsal sıkıntılar hakkında daha açık konuşabilmenin de önemini hatırlatıyor. İntihar düşüncesi bir ‘dikkat çekme davranışı’ olarak küçümsenmemeli; kişinin yaşadığı yoğun psikolojik acının bir işareti olarak ele alınmalı. Doğru zamanda kurulan bir temas ve doğru yönlendirme, yardım alma sürecinin başlangıcı olabilir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti! Haber

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti!

Enerji düşüklüğü, aşırı uyuma ve ‘kurşun ağırlığı’ hissinin günlük yaşamı zorlaştırabileceğine vurgu yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteği kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabilir. Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır.” dedi. Kadınlarda daha sık görülen bu tablonun, ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, ailesinde depresyon veya anksiyete öyküsü olanlarda riskin arttığını ve çevresel streslerin tabloyu etkilediğini aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin ayrıca erken müdahalenin kronikleşme riskini azalttığı uyarısını yaptı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, atipik depresyonun belirtileri, risk faktörleri, günlük yaşama etkileri ve tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi. Atipik depresyon, duygudurumun olaylara tepkisel olmasıyla ayırt ediliyor! Atipik depresyonun, depresyonun belirli özgün belirtilerle seyreden bir alt tipi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin “Klasik (majör) depresyondan en önemli farkı, duygudurumun çevresel olaylara tepkisel olmasıdır.” dedi. Kişinin iç dünyasında yoğun bir çökkünlük yaşarken, dışarıdan zaman zaman enerjik ve iyi görünebileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Olumlu bir gelişme karşısında kısa süreli bir iyilik hali oluşabilir; ancak bu düzelme kalıcı değildir ve yeniden depresif duygu durumuna dönülür. Bu tabloda sıklıkla aşırı uyuma, iştah artışı, kilo alma, kollar ve bacaklarda ‘kurşun ağırlığı’ olarak tarif edilen ağırlaşma hissi ve kişilerarası ilişkilerde reddedilmeye belirgin duyarlılık görülür.” açıklamasını yaptı. Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir! ‘Atipik’ kelimesinin ‘tipik olmayan’ anlamına geldiğini ancak ismine rağmen nadir bir tablo olmadığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir.” dedi. Halk arasında ‘kurşun ağırlığı’ ya da ‘kurşun paralizi’ olarak ifade edilen bu belirtinin, kişinin kollarında ve bacaklarında gerçek bir fiziksel ağırlık varmış gibi hissetmesi olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, şunları söyledi: “Bu durum yoğun yorgunluk ve harekete geçmede zorlanma yaratır. Hem biyolojik hem psikolojik boyutu vardır. Beyindeki serotonin, dopamin ve noradrenalin düzeylerindeki değişiklikler ile stres hormonu dengesizlikleri biyolojik zemini oluştururken; motivasyon kaybı, umutsuzluk ve isteksizlik de hareketi zorlaştıran psikolojik faktörlerdir. Bu belirti kişinin iradesizliği ya da ‘numara yapması’ olarak değerlendirilmemelidir.” Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma, günlük yaşamı zorlaştırıyor! Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma eğiliminin, işe ya da sorumluluklara başlamayı ve sürdürmeyi zorlaştırdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Zamanla erteleme, kaçınma ve sosyal geri çekilme artabilir.” dedi. Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteğinin kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabileceğine de işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır. Küçük bir eleştiri ya da ilgisizlik işareti yoğun değersizlik duygularını tetikleyebilir. Gün içinde duygusal iniş çıkışlar yaşanması da ilişkileri zorlaştırabilir.” şeklinde konuştu. Atipik depresyon kadınlarda daha sık görülüyor! Atipik depresyonun genellikle ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, kadınlarda daha sık görüldüğünü söyledi. Ergenlerde tablonun çabuk sinirlenme, aileye karşı öfke, alınganlık ve anlaşılmadığını düşünme gibi belirtilerle daha belirgin hale gelebileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, reddedilmeye duyarlılığın bu yaş grubunda daha dramatik yaşanabileceğini ifade etti. Atipik depresyonun ortaya çıkışı birçok nedene bağlı! Atipik depresyonun ortaya çıkışının tek bir nedene bağlı olmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, şöyle devam etti: “Ailesinde depresyon, bipolar bozukluk ya da anksiyete bozukluğu bulunan kişilerde risk artar. Beyin kimyasındaki değişiklikler ve stres hormonu dengesizlikleri etkili olabilir. Erken dönem ebeveyn ilişkileri, baş etme biçimleri ve güncel stres faktörleri tabloyu şekillendirebilir.” Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşım ilaç, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri! Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Ancak belirtilerin yapısı nedeniyle bazı farklılıklar olabilir.” dedi. Aşırı uyuma ve enerji düşüklüğünün ön planda olduğu durumlarda daha aktive edici özellikte antidepresanlar tercih edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Psikoterapide ise duygudurumun çevresel olaylara bağlı değişkenliği, ilişkilerde kırılganlık ve reddedilme duyarlılığı üzerinde özellikle durulur. Başvurular çoğunlukla, ilişki sorunları ve terk edilme korkusu, eleştiriye aşırı hassasiyet, özsaygı ve değersizlik duyguları, motivasyon eksikliği ve erteleme ile duygusal yeme davranışları şeklinde olur.” ifadelerini kullandı. Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır! Atipik depresyon tedavi edilmediğinde yıllarca sürebilen, dalgalı ancak kalıcı bir seyir gösterebileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır.” dedi. Hangi belirtiler ciddiye alınması gerektiği hakkında bilgi paylaşan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, sözlerini şöyle tamamladı: “Küçük olaylara karşı aşırı duygusal yıkım, günde 10–12 saatten fazla uyuma ve yataktan çıkmakta zorlanma, belirgin iştah artışı ve kilo değişimi, reddedilmeye aşırı hassasiyet, iki haftadan uzun süren çökkünlük, işlevsellikte belirgin düşüş, sürekli değersizlik, umutsuzluk ya da yaşamın anlamsız olduğu düşünceleri günlük yaşamı ve ilişkileri belirgin biçimde etkiliyorsa bir psikiyatri uzmanına başvurmak önemlidir. Erken destek, iyileşme sürecini kolaylaştırır ve uzun vadeli riskleri azaltır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sanal Kumar: 300 Milyar Dolarlık Endüstri, Bir Tıkla Dağılan Hayatlar Haber

Sanal Kumar: 300 Milyar Dolarlık Endüstri, Bir Tıkla Dağılan Hayatlar

Bunların başında ise sanal kumar bağımlılığı geliyor. Acıbadem Üniversitesi’nde düzenlenen “Sanal Kumar Bağımlılığı Sempozyumu”, dijital çağın en hızlı yayılan ancak en az fark edilen sanal kumar bağımlılığını tüm boyutlarıyla gözler önüne seriyor. Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Kurt’un liderliğinde gerçekleştirilen sempozyum, bu tehlikenin artık bireysel sınırları aştığını, Türkiye için de ciddi bir toplumsal risk haline geldiğini ortaya koyuyor. Dünya genelinde sanal kumar ve çevrim içi bahis pazarı bugün 300 milyar dolara yaklaşan bir ekonomik hacim yaratıyor. Her yıl milyonlarca yeni kullanıcı bu dijital sistemin içine çekiliyor; kumar bağımlılığı, Dünya Sağlık Örgütü tarafından davranışsal bozukluk olarak tanımlanmasına rağmen hızla yayılıyor. Türkiye’de ise tablo daha da çarpıcı bir hal almış durumda. Sanal kumar ve yasa dışı bahis pazarının yıllık yaklaşık 120 milyar dolarlık bir ciroya ulaştığı ifade ediliyor. Sadece geçen yıl yaklaşık 42 bin yasa dışı kumar ve bahis sitesi kapatılmış olmasına rağmen dijital platformlar üzerinden kumara erişim her geçen gün daha da kolaylaşıyor. Uzmanlar, yasa dışı kumar ağlarında yaklaşık 100 bin kişinin aktif olarak çalıştığını, bu yapının dolandırıcılık, hırsızlık, şiddet ve intihar vakalarıyla doğrudan bağlantılı olduğunu vurguluyor. Fiziksel mekânlardan dijital ekranlara taşınarak artık bir tık uzaklıkta, kolaylıkla ulaşılabilir olan kumar, özellikle gençler için yüksek risk taşıyan, denetimi zor ve etkisi yıkıcı bir bağımlılık alanı oluşturuyor. İşte bu tablo, sanal kumarın yalnızca bireysel bir sorun değil, acil müdahale gerektiren ve aslında önlenebilen ciddi bir toplumsal tehlike olduğunu açıkça ortaya koyuyor… Araştırmalar; sanal kumarın sadece bir oyun değil, bireyin psikolojisini, ailesini ve yaşamını derinden etkileyen bir bağımlılık türü olduğunu gözler önüne seriyor. “Sanal kumar Türkiye için ciddi bir halk sağlığı tehdidi” diyen Prof. Dr. Murat Kurt, kumarın bireyin ruh sağlığını olumsuz etkilediği gibi, aile yapısını, ekonomik düzeni ve toplumsal güvenliği de tehdit ettiğine, ayrıca borçlanmayı artırarak aile içi şiddeti tetiklediğine ve suç oranlarını beslediğine de dikkat çekiyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Araştırmalar, sanal kumar bağımlılığı yaşayan bireylerde depresyon, anksiyete ve intihar girişimi riskinin birkaç kat arttığını gösteriyor” diyor. Kumar Mekan Değiştiriyor; Ödül Kazanmak Hızlanıyor Prof. Dr. Murat Kurt, sanal kumarın klasik kumardan en büyük farkının erişilebilirlik olduğunu anlatıyor. Eskiden kumar oynamak için belirli mekânlara gitmek gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Murat Kurt, “Bugün sanal dünya bu uzaklığı ortadan kaldırıyor. İnsanlar mekâna gitmiyor, mekân insanların ayağına geliyor” diyerek sanal kumarın artık günün her saati, herkesin kolaylıkla ulaşabildiği bir alan haline geldiğini vurguluyor. Dijitalleşme, kumarda ödül süreçlerini de hızlandırıyor. İnsanlar kısa sürede kazanıyor ya da kaybediyor. Bu hız, uzun vadeli düşünmeyi de zorlaştırıyor. Prof. Dr. Murat Kurt, paranın soyutlaşmasının risk algısını ciddi biçimde değiştirdiğini ifade ederek, “Para artık elde tutulan somut bir nesne olmaktan çıkıyor, ekranda görünen bir sayıya dönüşüyor. Bir dokunuşla transfer ediliyor, kazanılıyor ya da kaybediliyor. Bu soyutluk, kayıpların boyutuna ilişkin algıyı zayıflatıyor, harcanan paranın fark edilmesini zorlaştırıyor ve bireyi daha fazla risk almaya itiyor” şeklinde konuşuyor. “Aslında Kazanırdım” Düşüncesi, Bağımlılığa İtiyor Sanal kumar, aslında ilk başlarda sadece kazanmak için oynanan bir oyun olarak görülmüyor. Ancak zamanla stresle baş etme, yalnızlık duygusunu bastırma ve can sıkıntısını giderme aracı haline geliyor. Prof. Dr. Murat Kurt, birçok insanın sanal kumara kazanmak için değil, yalnız kalmamak için yöneldiğini söylüyor: “Dijital dünya, can sıkıntısına izin vermiyor; sosyal medya, oyunlar ve dijital içerikler sürekli bir uyarım sağlıyor. Özellikle gençlerin günde ortalama 7-8- saatlerini akıllı telefon başında geçirmesi, bu bağımlılığa zemin hazırlıyor. Bu yoğun dijital maruziyet, bireyleri sanal kumar ve bahis reklamlarına karşı daha savunmasız hale getiriyor”... Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanı, ASUMA-Suç ve Şiddetle Mücadele, Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Oğuz Polat, sanal kumar bağımlılığının psikolojik döngüsüne dikkat çekiyor. Sanal kumarın, özellikle “yakın ıska” etkisinin bağımlılığı beslediğini söyleyen Prof. Dr. Oğuz Polat, “Kıl payı kaçırılan her oyundan sonra kişide ‘aslında kazanırdım’ düşüncesi oluşuyor. Bu duygu aşılamadığında ‘bir sonrakinde kesin olacak’ inancı devreye giriyor. Bu inanç, oynama süresini uzatıyor, harcanan parayı artırıyor ve bağımlılığı giderek derinleştiriyor” diyor. Aileler Dağılıyor, Hayatlar Çöküyor Uzmanlara göre sanal kumar bağımlılığı belirli evrelerden oluşuyor. İlk aşamada kazanma duygusu hâkim oluyor ve kişi kendini kontrol altında hissediyor. Ardından kayıpların arttığına ve kişinin kaybettiklerini telafi etmeye çalıştığına dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Polat, “Süreç ilerledikçe umutsuzluk ve çaresizlik duyguları yoğunlaşıyor. Son aşamada ise tükenmişlik ve çöküş yaşanıyor. Bu noktada bireyin yalnızca maddi durumu değil, psikolojik sağlığı, aile ilişkileri ve iş yaşamı da ciddi biçimde zarar görüyor” diyor… Prof. Dr. Oğuz Polat’a göre bağımlılık ilerledikçe bireysel iflaslar yaşanıyor, borçlar artıyor, aile içi çatışmalar derinleşiyor, boşanmalar artıyor, çocuklar ihmal ediliyor. Kumar bağımlılığı, hırsızlık, dolandırıcılık ve şiddet gibi suçlara da zemin hazırlıyor. Bazı vakalarda sürecin, intiharla bile sonuçlandığına dikkat çeken Prof. Dr. Oğuz Polat, “Kumar bağımlılığı aslında bir irade sorunu değil, bir ‘başa çıkma’ sorunu” diyor. Erken Müdahale Hayat Kurtarıyor Uzmanlara göre sanal kumar bağımlılığı önlenebilir, hatta tedavi edilebilir bir sorun. Erken farkındalık ise, bu noktada kritik bir rol oynuyor. Burada özellikle ailelere büyük sorumluluk düşüyor. Ailelerin, çocuklarının dijital dünyadaki davranışlarını yakından takip etmesi, yargılayıcı olmayan bir iletişim dili kurması ve sağlıklı baş etme yollarını desteklemesi büyük önem taşıyor. Psikolojik destek, profesyonel tedavi yaklaşımları ve toplumsal farkındalık çalışmaları da bu bağımlılıkla mücadelede kilit rol oynuyor. Prof. Dr. Murat Kurt, sanal kumar bağımlılığıyla mücadelenin bireysel çabalarla sınırlı kalmaması gerektiğini; ailelerden eğitim kurumlarına, medyadan kamu otoritelerine kadar herkesin bu konuda sorumluluk alması gerektiğini vurguluyor. Çünkü sanal kumar, görmezden gelindikçe büyüyor; fark edildikçe ve doğru müdahalelerle ele alındıkça kontrol altına alınabiliyor.

Kanser Tedavisinde Ruhsal Destek Şart! Haber

Kanser Tedavisinde Ruhsal Destek Şart!

Tanı konulduğunda, birçok hastanın ilk anda yoğun bir şok, korku, inkar ve çaresizlik hissettiğini ifade eden Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Bu süreçlerde çoğu hasta yıkıcı olumsuz düşüncelere kapılır. Bu düşünceler, kişinin geleceğe dair umudunu ve kontrol duygusunu zayıflatır.” dedi. Bu dönemde verilen psikolojik desteğin, duygusal yükü hafiflettiğini, tedaviye uyumu ve yaşam kalitesini artırdığını vurgulayan Erol, ruhsal destek olmadan yürütülen bir tedavinin eksik kaldığını aktardı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, kanser tanısının hastalarda yarattığı psikolojik etkileri ve psikolojik desteğin tedavi sürecindeki önemini anlattı. Kanser tanısı, bedeni ve ruhu sarsan bir deneyim! Kanser tanısı almanın, insanın yaşamını yalnızca bedensel değil ruhsal anlamda da sarsan bir deneyim olduğunu dile getiren Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Kişinin hayatındaki pek çok alanın yeniden yapılanmasıyla birlikte en temel inanç sistemleri de değişir.” dedi. Tanı konulduğunda, birçok hastanın ilk anda yoğun bir şok, korku, inkar ve çaresizlik hissettiğini ifade eden Erol, “Bu süreçlerde çoğu hastanın zihninde beliren yaygın otomatik düşünceler ‘artık eskisi gibi olamayacağım’ ya da ‘bunu hak ettim’ gibi yıkıcı olumsuz inançlardır. Bu düşünceler, kişinin geleceğe dair umudunu ve kontrol duygusunu zayıflatır. ‘Neden ben?’ sorusu zihinde yankılanırken, ölüm korkusu, belirsizlik, bedensel kontrolün kaybedilmesi ve sosyal rollerin değişmesi gibi faktörler duygusal yükü artırır.” şeklinde konuştu. Psikolojik destek, hastanın duygusal yükünü hafifleterek, tedaviye uyumunu artırıyor! Bu süreçte hastaların genellikle anksiyete, depresyon, öfke patlamaları, uyku bozuklukları, dikkat dağınıklığı, umutsuzluk ve sosyal izolasyon gibi psikolojik belirtiler yaşadığına dikkat çeken Erol, “Bu noktada psikolojik desteğin devreye girmesi, hem duygusal yükün hafiflemesi hem de tedavi sürecine uyumun artması açısından kritik bir önem taşır.” dedi. Bilimsel verilerin, psikolojik desteğin yaşam kalitesini artırdığını, bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ve tedaviye uyumu arttırdığını ortaya koyduğunu kaydeden Erol, sözlerini şöyle sürdürdü: “Ruhsal olarak iyi hisseden bir hastanın, kemoterapi ve radyoterapi gibi zorlu tedavi süreçlerine daha dayanıklı olduğu gözlenmiştir. Klinik deneyimlerde de sıkça görüldüğü üzere, psikoterapi desteği alan hastalar yan etkilerle daha iyi baş edebiliyor. İlaçlarını düzenli kullanıyor ve hastalığa rağmen günlük yaşam aktivitelerine devam edebiliyor. Psikolojik desteğin etkisi, beynin stres ve bağışıklık sistemleri arasındaki bağlantıyla da açıklanabilir; çünkü yüksek stres, kortizol düzeylerini artırarak bağışıklık sistemini zayıflatırken, duygusal dengeyi korumak bu biyolojik mekanizmayı da olumlu etkiler.” Psikoterapi, hastaların kontrol edilebilir yönlere odaklanmasını sağlar! Psikoterapinin kanser hastalarında sıkça görülen olumsuz otomatik düşünceleri fark etmeyi ve yeniden yapılandırmayı hedeflediğine değinen Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Yani yıkıcı inanışlar yerine hastalığın kontrol edilebilir yönlerine ve yaşamın halen sürdürülebilir değerlerine odaklanma sağlanır.” dedi. Kabul ve Kararlılık Terapisinin (ACT) ise hastalığın getirdiği belirsizlik ve acı karşısında duygusal kabul geliştirmeye, kişinin yaşamına anlam katan değerlere yeniden yönelmesine yardımcı olduğuna işaret eden Erol, “Mindfulness temelli yaklaşımlar, kişinin şu ana odaklanmasını ve bedeninde olan değişimlerle savaşmak yerine onlarla birlikte var olmayı öğrenmesini destekler. Bu sayede kaygı düzeyi azalır, duygusal regülasyon artar ve yaşam kalitesinde belirgin bir iyileşme gözlenir.” açıklamasını yaptı. Ruh sağlığı desteklenmeden yapılan bir tedavi, eksik kalır! Psikolojik desteğin yalnızca bireysel terapiyle sınırlı olmadığını hatırlatan Uzman Klinik Psikolog İpek Erol, “Grup terapileri, sanat terapisi ve aileye yönelik psiko-eğitim programları da büyük önem taşır.” dedi. Grup terapilerinin, hastaların benzer deneyimlerden geçen kişilerle paylaşım yapmasını sağlayarak yalnızlık hissini azalttığını ve umut duygusunu güçlendirdiğini vurgulayan Erol, sözlerini şöyle tamamladı: “Sanat terapisi, hastalığı söze dökmenin zor olduğu durumlarda duyguların ifade edilmesine olanak tanır. Aileye verilen psiko-eğitim ise hastanın yakın çevresinin de sürece bilinçli ve destekleyici şekilde katılmasını sağlar. Çünkü kanser yalnızca bireyi değil, ailesini ve sosyal çevresini de etkileyen bir krizdir. Kanserle başa çıkmak, hastalığı yenmek kadar, yeniden yaşama tutunmayı, yeniden umut etmeyi öğrenmektir. Ruh sağlığı desteklenmeden yapılan bir tedavi, eksik kalır. Çünkü insan yalnızca bedenden ibaret değil; iyileşme de yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda ruhsal bir süreçtir.”

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.