Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Üsküdar Üniversitesi

Kapsül Haber Ajansı - Üsküdar Üniversitesi haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Üsküdar Üniversitesi haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Donma mı, Hipotermi mi?  Belirtileri Ayırt Etmek Hayat Kurtarıyor! Haber

Donma mı, Hipotermi mi?  Belirtileri Ayırt Etmek Hayat Kurtarıyor!

Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, bu iki durumun belirtilerinin doğru ayırt edilmesinin erken müdahale açısından hayati önem taşıdığını vurguladı. Hipotermi vücudun tamamını etkilerken, donmanın sadece vücutta soğuğa doğrudan maruz kalan bölgelerin etkilendiğini (özellikle uç kısımlar: parmaklar, ayak parmakları, burun, kulaklar) belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, genellikle hava sıcaklığının çok düşük olduğu, rüzgarlı, nemli ortamda uzun süre kalmak sonucu oluşur. Donma ise doğrudan soğuğa maruz kalan, genellikle rüzgarlı ve nemli ortamlarda, çıplak ciltle soğuğa temasla daha hızlı gelişir.” dedi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Deniz Demirci, soğuk hava koşullarına ve hipoterminin zamanında fark edilmediğinde ölümcül sonuçlara yol açabileceğine dikkat çekti. Hipotermi nedir? Hipoterminin vücut sıcaklığının 35 derecenin altına düşmesiyle meydana gelen tehlikeli bir durum olduğunu dile getiren Prof. Dr. Deniz Demirci, “Normal vücut sıcaklığı genellikle 36.5°C ile 37.5°C arasında olup, bu aralık vücudun optimal işlevlerini sürdürebilmesi için gereklidir. Vücut ısısı 35°C’nin altına düştüğünde, vücut normal işlevlerini yerine getiremez ve hayati tehlike söz konusu olabilir. Hipotermi genellikle aşırı soğuk havalarda, suda uzun süre kalma, yeterince giyinmemek, yorgunluk veya açlık gibi durumlarla ilişkilidir. Bunun yanı sıra, alkol ve bazı ilaçlar da vücutta ısının kaybını hızlandırabilir.” dedi. Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geliyor Vücut sıcaklığı düştükçe, vücutta bir dizi fizyolojik değişiklikler meydana geldiğini ifade eden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipoterminin etkileri, vücut sıcaklığının ne kadar düştüğüne ve ne kadar süreyle bu düşük sıcaklığın etkisi altında kalındığına bağlı olarak değişebilir.” ifadesinde bulundu. Prof. Dr. Demirci, vücut sıcaklığı düştükçe birçok hayati sistemin olumsuz etkilendiğini belirterek, dolaşım sistemiyle ilgili olarak şunları kaydetti: “Vücut ısısının düşmesiyle birlikte, kan damarları daralır (vazokonstriksiyon). Bu, kanın vücut yüzeyinden iç organlara yönlendirilmesine ve böylece hayati organların korunmasına yardımcı olur. Ancak, bu durum ciltte solukluk, soğukluk ve mavi renge (siyanoz) yol açabilir. Uzun süreli hipotermi, kan basıncında düşüşe neden olabilir, bu da organlara yeterli kanın ulaşamamasına yol açar ve organ fonksiyonlarını bozabilir.” Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlıyor Sinir sistemi üzerindeki etkilerinin de hayati öneme sahip olduğunu belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, sinir sistemi üzerinde de etkiler yaratır. Vücut ısısı düştükçe, beyin işlevleri yavaşlar. Başlangıçta titreme, konuşma bozukluğu ve koordinasyon kaybı gibi belirtiler görülür. Sıcaklık daha da düşerse, bilinç kaybı, koma ve sonunda ölüm riski artar. Beyin, vücut ısısının kontrolünü sağlamak için daha fazla enerji harcar ve bu durum, zihinsel işlevlerde bozulmalara yol açabilir. Hipotermi sırasında kaslarda titreme başlar. Titreme, vücutta ısının korunmasını sağlamak için kasların kasılmasından kaynaklanır ve bu, vücudun ısınmasını sağlayan bir tepkidir. Ancak, vücut sıcaklığı iyice düştüğünde, titreme durur ve kaslar zayıflar.” diye konuştu. Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlıyor Hipoterminin metabolizma üzerindeki etkilerine de dikkat çeken Prof. Dr. Demirci, “Vücut sıcaklığının düşmesiyle metabolizma yavaşlar. Hipotermi, enerji üretimi ve kullanımı üzerinde olumsuz etkilere yol açar. Karaciğer ve böbrek gibi organlar, ısı üretmek için daha fazla çalışmak zorunda kalır, ancak bu süreçler verimsizleşir. Ayrıca, kan şekerinin düşmesi ve diğer metabolik dengesizlikler görülebilir.” şeklinde konuştu. Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabiliyor Solunum sistemi üzerindeki etkilerini de anlatan Prof. Dr. Demirci, “Solunum hızı, vücut ısısının düşmesiyle birlikte azalır ve bu da oksijenin vücutta daha verimli bir şekilde taşınmasını zorlaştırır. Şiddetli hipotermi, solunumda durmaya yol açabilir. Ayrıca, soğuk hava solumak, solunum yollarında kuruluk ve tahrişe neden olabilir.” dedi. Prof. Dr. Demirci, kardiyovasküler sistem üzerindeki etkileri de vurgu yaparak, “Hipotermi, kalp atışlarını etkileyebilir. Vücut sıcaklığı düştükçe, kalp atış hızı yavaşlar ve düzensizleşebilir. Şiddetli hipotermi durumunda, kalp durması riski ortaya çıkabilir. Kalp atışlarındaki düzensizlikler (aritmi) hayati tehlike oluşturabilir.” ifadesinde bulundu. Soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmeli Hipotermiden korunmak için soğuk hava koşullarında uygun kıyafetler giyilmesi, aşırı soğuk ortamlarda uzun süre kalmaktan kaçınılması ve vücut ısısının düşmesini engellemek için önlemler alınmasının önemli olduğunu kaydeden Prof. Dr. Deniz Demirci, “Hipotermi tedavisinde, kişinin ısısını yavaşça artırmak gerekir. Bu, sıcak içecekler, ısınma battaniyeleri veya ısınma cihazları kullanılarak yapılabilir. Ancak, tedavi hızlı ve dikkatli bir şekilde yapılmalıdır, çünkü aşırı hızlı ısınma, vücuttaki kan dolaşımını olumsuz etkileyebilir.” dedi. Donma ve hipotermi arasındaki farklar neler? Donma ve hipoterminin, her ikisinin de soğukla ilgili tehlikeli sağlık durumlar olduğunu ancak farklı mekanizmalarla vücutta etkiler oluşturduğunu anlatan Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, vücut sıcaklığının 35°C’nin altına düşmesi durumudur. Vücut, soğuk ortamda ısısını kaybeder ve bu durum organ fonksiyonlarını bozarak hayati tehlike yaratabilir. Hipotermide tüm vücut etkilenir. Donma, vücut dokularının (genellikle eller, ayaklar, burun, kulaklar gibi vücut uç bölgeleri) aşırı soğuk nedeniyle donmasıdır. Donma, dondurucu soğukta uzun süre kalma sonucu, özellikle kan damarlarının tıkanmasıyla doku hasarına yol açar. Bu, lokal bir durumdur ve genellikle vücudun uç bölgelerinde görülür.” diye konuştu. Donmada dokularda nekroz yaşanabiliyor Hipotermide, vücut ısısının genel olarak düştüğünü ve bu durum bütün organları etkilediğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Kalp, solunum ve merkezi sinir sistemi en fazla etkilenen bölgeler arasındadır. Hipotermide kaslar titrer, solunum yavaşlar, kalp hızı düşer, düşünme ve koordinasyon bozulur. Donma, sadece vücudun bazı bölümlerinde meydana gelir. Doku, aşırı soğuk nedeniyle donarak hasar görür. Başlangıçta cilt soluklaşır ve uyuşur, sonra dokular buz gibi sertleşebilir. Ciddi vakalarda, dokular nekroz yaşayabilir.” şeklinde konuştu. Hipotermi vücudun tamamını etkiliyor Hipotermi vücudun tamamını etkilerken, donmanın sadece vücutta soğuğa doğrudan maruz kalan bölgelerin etkilendiğini (özellikle uç kısımlar: parmaklar, ayak parmakları, burun, kulaklar) belirten Prof. Dr. Demirci, “Hipotermi, genellikle hava sıcaklığının çok düşük olduğu, rüzgarlı, nemli ortamda uzun süre kalmak sonucu oluşur. Donma ise doğrudan soğuğa maruz kalan, genellikle rüzgarlı ve nemli ortamlarda, çıplak ciltle soğuğa temasla daha hızlı gelişir.” dedi. Donma ve hipoterminin belirtileri nasıl ayırt edilir? Prof. Dr. Deniz Demirci, hipotermi belirtilerini şöyle sıraladı: “Başlangıçta, titreme, yorgunluk, uyuşma, baş dönmesi, konuşmada bozulma, kas zayıflığı, koordinasyon kaybı olur. Orta düzey hipotermi de titreme durur, bilinç kaybı, hızla düşünme ve karar verme zorluğu, nefes almanın zorlaşması, kalp atışlarının yavaşlaması meydana gelir. İleri düzey hipotermi de ise bilinç kaybı (komaya girme), vücut ısısının 30°C’nin altına düşmesi, kalp durması riski oluşur.” Donma belirtilerini de sıralayan Prof. Dr. Demirci, şöyle devam etti: “Başlangıçta, cilt soğur ve beyazlaşır, uyuşukluk ve karıncalanma hissi olur. İleri aşamada ise cilt sertleşir, morarma, buz gibi bir hissiyat, ağrı veya yanma hissi olur. Vücut kısmı hareket ettirilemez hale gelebilir. Şiddetli donmada ise cilt ve doku tamamen donar, şişlik ve kabuklanma oluşur, doku ölümü (nekroz) gelişebilir. Tedavi edilmezse, etkilenen doku kaybolabilir.” Vücudu yavaşça ısıtmak gerekiyor Hipotermi tedavisinde vücudu yavaşça ısıtmak gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Demirci, “Öncelikle sıcak, kuru bir ortamda kişiyi ısıtmak, sıcak içecekler vermek, ısınma battaniyeleri kullanmak önemlidir. Ağızdan ısıtma yapılabilir, ancak hızlı ısıtma, vücudun şok yaşamasına yol açabileceğinden dikkatli olunmalıdır. Donma tedavisinde ise donmuş bölgeyi ılık suyla ısıtmak, donmuş dokuyu tekrar soğuğa maruz bırakmamak gerekir. Donmuş bölgeye doğrudan ısı uygulamaktan kaçınılmalıdır. Şiddetli donma durumlarında, etkilenen doku nekrozu gelişebileceği için cerrahi müdahale gerekebilir.” şeklinde sözlerini tamamladı.

Ergonomi ve Egzersiz, Çay İşçilerinin Sağlığını Güçlendiriyor! Haber

Ergonomi ve Egzersiz, Çay İşçilerinin Sağlığını Güçlendiriyor!

Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Şevgin’in danışmanlığında, fizyoterapist İlayda Gür tarafından yürütülen çalışmada, çay işçilerine 12 hafta boyunca uygulanan bütüncül müdahalenin etkileri incelendi. Doç. Dr. Ömer Şevgin, elde edilen bulguların çay işçilerinin sağlığında bütüncül yaklaşımların ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini vurgulayarak, “Çay tarımı son derece yoğun fiziki çaba gerektiren bir alan. Egzersiz ve doğru çalışma alışkanlıklarının birlikte verilmesi hem işçinin sağlığını koruyor hem de iş verimini artırıyor.” dedi. Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ömer Şevgin’in danışmanlığında, fizyoterapist İlayda Gür tarafından Rize’de yürütülen tez çalışmasında, çay işçilerine 12 hafta boyunca uygulanan bütüncül müdahalenin etkileri incelendi. Fiziksel yük çok fazla, ağrılar kaçınılmaz hale geliyor Araştırma kapsamında Rize’de çay tarımında aktif olarak çalışan 60 işçi değerlendirildi. Çalışmada, çay toplama işinin uzun süre ayakta kalmayı, eğilerek çalışmayı ve tekrarlayıcı el-kol hareketlerini gerektirdiğine dikkat çekildi. İşçilerin topladıkları çayları omuz ve sırtlarında taşımasının ise özellikle boyun, bel, sırt ve omuz bölgelerinde yoğun ağrılara yol açtığı belirlendi. Katılımcıların büyük çoğunluğunun, çalışmaya başlamadan önce özellikle boyun ve bel bölgesinde kas-iskelet sistemi ağrılarından yakındığı tespit edildi. Egzersiz eklenen grupta çarpıcı sonuçlar Araştırmada tüm işçilere ergonomi eğitimi verilirken, bir gruba buna ek olarak haftada üç gün, 40–50 dakikalık seanslardan oluşan egzersiz programı uygulandı. Program; esneme, kas güçlendirme, denge ve postür egzersizlerinden oluştu. 12 haftanın sonunda elde edilen sonuçlar dikkat çekiciydi. Ergonomi eğitimiyle birlikte egzersiz yapan grupta; tüm vücut bölgelerinde ağrı düzeylerinin anlamlı biçimde azaldığı, uyku kalitesinin belirgin şekilde iyileştiği, el, kol ve omuz fonksiyonlarında kayda değer gelişme sağlandığı belirlendi. Sadece ergonomi eğitimi alan grupta ise omuz ve bel ağrılarında sınırlı bir iyileşme gözlemlendi. Bütüncül yaklaşım işçinin sağlığını da verimini de artırıyor Çalışmanın danışmanı Doç. Dr. Ömer Şevgin, elde edilen bulguların çay işçilerinin sağlığında bütüncül yaklaşımların ne kadar önemli olduğunu gösterdiğini vurgulayarak, şu değerlendirmede bulundu: “Çay tarımı son derece yoğun fiziki çaba gerektiren bir alan. Sadece ergonomik düzenlemeler ya da sadece egzersiz yeterli olmuyor. Egzersiz ve doğru çalışma alışkanlıklarının birlikte verilmesi hem işçinin sağlığını koruyor hem de iş verimini artırıyor.” Doç. Dr. Şevgin ayrıca, Üsküdar Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı’nda yürütülen çalışmaların, toplumsal problemlere pratik, uygulanabilir ve etkili çözümler üretmeyi hedeflediğini, bilimin hayatla temas eden yönünü güçlendirdiğini ifade etti. Koruyucu programlar kurumsal hale getirilmeli Araştırmayı yürüten fizyoterapist İlayda Gür ise çay işçilerinde kas-iskelet sistemi ağrılarının oldukça yaygın olmasına rağmen, bu alanda çözüm odaklı uygulamaların sınırlı olduğuna dikkat çekerek, “Çay işçileri ağrıyla çalışmayı neredeyse normal kabul ediyor. Oysa düzenli ergonomi eğitimi, koruyucu egzersiz programları ve fizyoterapist desteği kurumsal düzeyde sağlanabilir. Bu çalışma, bu tür müdahalelerin ne kadar etkili olabileceğini açıkça gösteriyor.” dedi.

'Bed Rotting' Sanıldığı Kadar Masum Değil! Haber

'Bed Rotting' Sanıldığı Kadar Masum Değil!

Bu davranışın, kişinin dış dünyadan izole bir şekilde kendini yenileme çabası gibi görülebileceğini aktaran Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bir kimsenin günlerini yatakta geçirmesi, onun duygularını düzenleme konusunda zorlandığı anlamını taşıyabilir. Bu kavramın özünü ortaya koyan davranış, kişinin ‘duygularım o kadar yoğun ya da o kadar boş ki, onlarla yüzleşmek yerine kendimi uyuşturmayı seçiyorum’ deme şeklidir.” dedi. Dinlenme kişiyi yenilerken, bed rottingin daha yorgun, suçlu ve hayattan kopuk hissettirebildiğini aktaran Beyaz, özellikle depresyonda bu durumun, hem hastalığın sonucu hem de onu besleyen bir kısır döngüye dönüşebildiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, son dönemde sosyal medyada sıkça karşılaşılan ‘bed rotting’ kavramı hakkında bilgi verdi. Bed rotting bir tanı değil, uzadığında zararlı olabilen bir geri çekilme davranışı! ‘Bed rotting’ kavramının, özellikle son zamanlarda sosyal medyada akım şeklinde popülerleşip karşımıza çıkan, bireylerin yorganın altına saklanmış, yanında atıştırmalıkları, elinde telefonuyla saatlerce yataktan çıkmayan hali olarak tarif edilebileceğini aktaran Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu durum bir nevi psikolojide geri çekilme savunma mekanizmasının modern ve biraz da dijitalleşmiş bir hali.” dedi. Klinik literatürde böyle resmi bir tanı söz konusu olmadığını, bunun daha çok bir davranış biçimi olduğunu ifade eden Beyaz, “Bu durum bir tanı olmasa da, bu davranışın bir semptom olma ihtimali olabilir. Yani kişinin dış dünyanın hızı, gürültüsü ve talepleri karşısında, bunaldığı ve yetişemediğini düşündüğü durumlarda bir çeşit rahatlama kaçınması; dış dünyadan izole bir şekilde kendini yenileme çabası gibi. Buradaki önemli husus, kişinin rahatlayabilmek için bu eyleme yöneldikten sonra bunun uzaması onun lehine işlemeyebilir.” şeklinde konuştu. Yatakta kalmak kişiyi daha yorgun hissettiriyorsa bu dinlenme değil, psikolojik bir alarmdır! Yatakta uzun süre kalmanın ne zaman dinlenme ne zaman psikolojik bir sorun sinyali olarak değerlendirilmesi gerektiğine değinen Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bu ikisi arasında önemli bir fark var ve bunu fark etmek mümkün.” dedi. Bu farklara açıklık getiren Beyaz, şunları söyledi: “Dinlenme, şarj olmak, yenilenmek gibidir. Bittiğinde yataktan daha enerjik, tazelenmiş vaziyette gündelik hayata dönmeye istekli kalkılır. Dinlenme bir onarım sürecidir. Ama bed rotting dediğimiz şeyde durum daha farklı. Eğer yataktan çıkıldığında ya da yatmaya devam edilirken daha yorgun, daha uyuşmuş, suçlu ve zihinsel olarak bulanık hissediliyorsa, bu artık bir dinlenme değil de bir tür kaçıştır. Yatakta geçirilen zaman keyif vermekten ziyade, zamanı öldürmeye ve düşüncelerini susturmaya yarıyorsa, burada psikolojik bir alarm çalıyor denilebilir. Vücut burada ‘baş edemiyorum’ demektedir. Yatakta keyif yapmakla, birkaç gün boyunca duş almadan yatmak arasındaki fark, niyet ve sonuçtaki duygudur aslında.” Depresyonu besleyen bir kısır döngüye neden oluyor! Yatakta çürüme davranışının depresyon, tükenmişlik sendromu ve anksiyete ile etkileşimi bulunduğuna dikkat çeken Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Tükenmişlik sendromunda, bu davranış bedenin iflas bayrağını çekmesidir. Öz enerji o kadar bitmiştir ki, kişi biyolojik olarak hareket edemez hale gelir.” dedi. Anksiyetede ise yatağın bir tür sığınak gibi görüldüğünü dile getiren Beyaz, “Dış dünya tehditlerle doludur ve yorganın altı, o tehditlerin ulaşamayacağı güvenli bir liman olarak algılanabilir. Ancak en güçlü bağ depresyonla kurulur. Depresyonda olan çökkünlük hali nedeniyle kişiye kolunu kaldırmak bile büyük yük kaldırmak gibi gelir. ‘Bed rotting’, depresyonun hem bir sonucu hem de onu besleyen bir etkeni gibi. Kişi depresif olduğu için yatar, yattıkça hayatı kaçırır, hayatı kaçırdıkça daha çok depresif hisseder. Bu kısır döngü, kişiyi yavaş yavaş daha da olumsuz bir hale getirir.” açıklamasını yaptı. Bed rotting, kişinin hayata katılım isteğinin azaldığını gösterir! Bed rottingin, kişinin duygusal olarak ne yaşadığının bir göstergesi olabileceğine işaret eden Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, şöyle devam etti: “Bed rotting kavramı tanımıyla uyumlu olacak şekilde bir kimsenin günlerini yatakta geçirmesi, onun duygularını düzenleme konusunda zorlandığı anlamını taşıyabilir. Bu kavramın özünü ortaya koyan davranış, kişinin ‘duygularım o kadar yoğun ya da o kadar boş ki, onlarla yüzleşmek yerine kendimi uyuşturmayı seçiyorum’ deme şeklidir. Yani bunu kişinin hayattan kopmaya başladığının, daha doğrusu hayata katılım gösterme isteğinde bir azalma olduğunun işareti olarak görebiliriz. Bu izole hal ile kişi yatakta kaldıkça, dış dünyadaki rolünü donduruyor gibi olur ve bu hal uzadıkça da, o rollere geri dönmek daha endişe edilesi bir hale gelir.” Bed rotting, bir semptom olarak başlar; kontrolsüz bırakıldığında bir probleme dönüşür! Bed rottingin bir semptom mu, yoksa başlı başına ele alınması gereken bir problem mi olduğu konusunu değerlendiren Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Aslında her ikisinin de bir karşılığı bulunmakta. ‘Bed rotting’, günlük hayatın stresi veya tükenme gibi altta yatan bir sorunun semptomudur; bir sonuçtur. Ancak kontrolsüz bırakıldığında da, kendi başına bir problem haline dönüşebildiğini söyleyebiliriz. Çünkü uzun süre yatakta vakit geçirmek uyku hijyenini bozar, beslenme düzenine zarar verir, sosyal bağlar zayıflayabilir ve fiziksel sağlığı da bir miktar tehdit eder. Yani yangının dumanı olarak başlar ama müdahale edilmediğinde de yangının kendisi haline gelebilir. Bu yüzden terapide bunu sadece bir depresyon belirtisi olarak geçiştirmeyiz; aynı zamanda davranışsal aktivasyon teknikleriyle kırılması gereken, başlı başına zararlı bir alışkanlık döngüsü olarak ele alırız.” ifadelerini kullandı. Sorunlardan kaçınmak onların olduğundan daha şiddetli algılanmasına neden olur! Bed rotting eğilimi olan bireylerin öncelikle gerçekçi, basit ancak ısrarlı adımlarla başlaması gerektiğini vurgulayan Klinik Psikolog Uluğ Çağrı Beyaz, “Bazı kurallar belirlemeli ve buna uymaya gayret gösterilmeliler.” dedi. Yatağın sığınılacak bir liman olmadığının altını çizen Beyaz, sözlerini şöyle tamamladı: “Yatak sadece uyku için kullanılmalı. Film izlemek, yemek yemek ya da telefona bakmak için yatak yerine muhakkak koltuğa geçilmeli. Bed rotting hali oluyorsa da kısa süreliğine de olsa yataktan çıkaracak diş fırçalama, markete gidip gelme gibi bazı hedefler koyulabilir. Sonrasında yataktan çıkmak daha kolaylaşacaktır. Odanın karanlık veya loş olmaması sağlanmalı bu vesileyle de özellikle sabahları uyanınca güneş ışığını alabilmek, beynindeki ‘uyan’ sinyallerini tetikler ve ruh halini düzenleyen serotonin üretimini artırır. Bu öneriler işe yaramadığında, ruhsal bir çökkünlük ve beraberinde de isteksizlik baş gösterdiğinde, günlük sorumluluklar hatta kişisel hijyen ihmal edilmeye başlandığında yardım için sinyaller çalıyor demektir. Unutulmamalı ki sorunlardan kaçınmak onları olduğundan daha şiddetli bir şekilde algılamamızla sonuçlanır.”

Güvenli Ama Yalnız İlişkiler Çağı! Haber

Güvenli Ama Yalnız İlişkiler Çağı!

Sosyal medya, ekranlar ve yapay zekâ aracılığıyla kurulan tek taraflı bağların, güvenli ve kontrol edilebilir yapıları nedeniyle daha çok tercih edildiğini dile getiren Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Ancak insan psikolojisi yalnızca güvenle değil, karşılıklılıkla gelişir. Gerçek ilişkiler temas, duygusal karşılık ve birlikte regülasyon gerektirir.” dedi. Uzun vadede kişinin, gerçek ilişkilerden uzaklaştıkça içsel boşluk, yalnızlık ve duygusal durgunluk yaşayabildiğine dikkat çeken Yalçın, duygular ifade edilemediğinde ise bedenin devreye girdiğini ve psikosomatik belirtilerin artabildiğini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, dijital çağda yaygınlaşan tek taraflı (parasosyal) ilişkilerin insan psikolojisi ve bedeni üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsetti. Tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için daha çok tercih ediliyor! Dijital çağda insan ilişkilerinin görünürde artarken, ‘gerçek’ yakınlığın giderek azaldığına dikkat çeken Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Sosyal medya, ekranlar ve yapay zekâ aracılığıyla kurulan bağlar kişiye sürekli bir ulaşılabilirlik hissi sunuyor; ancak bu temas çoğu zaman karşılıklılıktan ve derinlikten yoksun kalıyor.” dedi. Bu bağlanma biçiminin psikolojide ‘parasosyalleşme’ olarak adlandırıldığını aktaran Yalçın, “Kişinin bir ekran figürüyle, bir içerik üreticisiyle ya da yapay zekâ ile kurduğu bu tek taraflı ilişkiler, güvenli ve kontrol edilebilir olduğu için giderek daha fazla tercih ediliyor.” şeklinde konuştu. İnsan psikolojisi yalnızca güvenle değil, karşılıklı etkileşimle gelişir! Parasosyal bağların reddedilme ve hayal kırıklığı riskini azalttığına işaret eden Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Kişi incinmeden, çaba göstermeden ve belirsizliğe girmeden bir yakınlık hissi yaşayabiliyor.” dedi. Ancak insan psikolojisinin yalnızca güvenle değil, karşılıklılıkla geliştiğini ifade eden Yalçın, gerçek ilişkilerin temas, duygusal karşılık ve birlikte regülasyon gerektirdiğini; bu unsurlar olmadığında, kişinin kendini ilişkide hissediyor olsa bile derin bir bağdan yoksun kalabildiğini dile getirdi. Kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor! Uzun süre gerçek ilişkilerden uzak kalındığında zihinsel ve duygusal düzeyde bir durgunluk ortaya çıkabildiğini vurgulayan Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, şöyle devam etti: “Hayata karşı isteksizlik, karar vermekte zorlanma, erteleme davranışları ve içsel boşluk hissi bu sürecin sık görülen yansımaları arasında yer alıyor. Duygular yüzeyde kalıyor; kişi bir şeylere bağlı hissederken aynı anda yalnızlık duygusu yaşayabiliyor. Yakınlık ihtiyacı tam olarak karşılanmadığı için gerçek ilişkiler yorucu, talepkâr ve riskli algılanmaya başlıyor. Bu durum ilişkisel alanda da belirginleşiyor. Karşılıklı bağ kurmak yerine izlemek, takip etmek ve mesafede kalmak daha kolay geliyor. Küçük hayal kırıklıkları bile zor tolere edilir hâle gelirken, ilişki kurma isteği yerini geri çekilmeye bırakabiliyor. Böylece kişi farkında olmadan konfor alanını daraltıyor.” Duygular ifade edilemediğinde, beden konuşmaya başlar! İnsan bedeninin ise bu temas eksikliğine kayıtsız kalamadığını aktaran Yalçın, “Sinir sistemi; dokunma, göz teması, ses tonu ve duygusal karşılık gibi canlı ilişkisel uyaranlarla düzenleniyor.” dedi. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında ise bedenin devreye girdiğini ifade eden Yalçın, “Nedeni açıklanamayan ağrılar, kronik yorgunluk, sindirim problemleri, kas gerginlikleri, çarpıntı ve nefes darlığı gibi psikosomatik belirtiler bu süreçte artış gösterebiliyor. Duygular ifade edilemediğinde ya da ilişki içinde yaşanamadığında, beden konuşmaya başlıyor.” açıklamasını yaptı. İnsan, temas ederek ve karşılık bularak var olur! Yapay zekâ ile kurulan bağların bu noktada dikkat çekici bir alan oluşturduğunun altını çizen Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, “Yargılamayan, her zaman ulaşılabilir ve kırıcı olmayan bir ilişki deneyimi sunması, bu bağları cazip hâle getiriyor.” dedi. Ancak insan sinir sisteminin yalnızca bir başka canlı sinir sistemiyle düzenlenebildiğini kaydeden Yalçın, sözlerini şöyle tamamladı: “Yapay bağlar geçici bir rahatlama sağlayabilir; kalıcı denge ve iyilik hâli ise gerçek ve karşılıklı ilişkilerle mümkün oluyor. Yakın ilişki kurmak romantik bir beklenti değil, psikolojik ve biyolojik bir ihtiyaçtır. Zihinsel, duygusal ve bedensel iyi oluşu değerlendirirken yalnızca stres düzeyine değil; kişinin nasıl bağlandığına, nerede temastan kaçtığına ve hangi alanlarda yalnız kaldığına da bütüncül bir bakışla yaklaşmak gerekir. İnsan yalnızca izleyerek değil, temas ederek ve karşılık bularak var olur.”

İş Sağlığı ve Güvenliğinde Yenilikçi Yaklaşımlar Ele Alındı Haber

İş Sağlığı ve Güvenliğinde Yenilikçi Yaklaşımlar Ele Alındı

“İşyerlerinde Güvenlik Kültürünü Geliştiren Yenilikçi Eğitimler ve Uygulamalar” ana temasıyla düzenlenen IX. Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği Alanında Yaşanılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri Sempozyumu, Üsküdar Üniversitesi ev sahipliğinde gerçekleştirildi. Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbni Sina Konferans Salonu’nda düzenlenen sempozyum; akademisyenleri, kamu ve özel sektör temsilcilerini, iş güvenliği uzmanlarını ve sektör profesyonellerini bir araya getirdi. Etkinlikte iş kazalarının önlenmesi, kurumsal güvenlik kültürünün güçlendirilmesi, psikososyal riskler, dijitalleşme ile madencilik ve inşaat sektörlerinde iş sağlığı ve güvenliği uygulamaları gibi birçok başlık ele alındı. Sempozyumun açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) Bölüm Başkan Yardımcısı ve Sempozyum Yürütücüsü Dr. Öğr. Üyesi Sertaç Temur, İSG Bölüm Başkanı, ÜSGÜMER Müdürü ve MESKA Vakfı Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin gerçekleştirdi. Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “İş Sağlığı ve Güvenliği ülkemizin en önemli konularından bir tanesi” Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin, iş sağlığı ve güvenliğinin Türkiye’nin en önemli toplumsal meselelerinden biri olduğuna dikkat çekerek, bu alanda kültür oluşturmanın süreklilik ve devamlılık gerektirdiğini vurguladı. “İş Sağlığı ve Güvenliği ülkemizin en önemli konularından bir tanesi. Bir toplumda kültür oluşturmak için süreklilik ve devamlılık son derece önemli” diyen Prof. Dr. Ertekin, Üsküdar Üniversitesi’nde iş sağlığı ve güvenliği alanındaki akademik sürecin yıllar içinde istikrarlı biçimde ilerlediğini ifade etti. Prof. Dr. Ertekin, “2012–2013 yıllarında lisans programına başlamışız ve şu anda bu sempozyumun dokuzuncusunu gerçekleştiriyoruz. Bu durum, kavramın benimsendiğini ve kurumsal bir kültüre dönüştüğünü gösteriyor” dedi. 2024 yılında 700 binden fazla iş kazası yaşandı İş kazalarına ilişkin güncel istatistikleri de paylaşan Prof. Dr. Ertekin, “Bunlar önlenebilir ölümler. İstatistiklere baktım; 2025 yılının Kasım ayı dahil iş kazası ölüm sayıları 1900 küsurlarda. Aralık ayı henüz açıklanmadı ama ortalamaya bakarsa 2100'den fazla ölüm gerçekleşmiş demektir. Bir önceki yıl bu sayı 1800'lerdeydi. Ne yazık ki bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen halen insanlar iş kazalarından ölüyorlar” ifadelerini kullandı. 2024 yılında 700 binden fazla iş kazası yaşandığını belirten Prof. Dr. Ertekin, bu kazalarda hayatını kaybedenler arasında çocuk ve göçmen işçilerin de bulunduğuna dikkat çekti. “Bu ölümlerin içinde yaklaşık 70 çocuk işçi ve 90’ın üzerinde göçmen işçi var” diyen Prof. Dr. Ertekin, kayıt dışı çalışanlar da göz önünde bulundurulduğunda gerçek rakamların açıklanan verilerin çok üzerinde olabileceğini söyledi. Ertekin, “Kayıtsız çalışanları da düşündüğümüzde, gerçek tablo ne yazık ki çok daha ağır olabilir” şeklinde konuştu. Yaşanan iş kazalarının büyük bölümünün önlenebilir olduğunun altını çizen Prof. Dr. Ertekin, teknolojik gelişmelere rağmen can kayıplarının sürmesinin düşündürücü olduğunu ifade etti. “Bu kadar teknolojik gelişmeye rağmen hâlâ iş kazaları nedeniyle insanlarımızı kaybediyoruz. Bunların tamamı önlenebilir ölümler.” diyen Prof. Dr. Ertekin, iş sağlığı ve güvenliği konusunun toplumun tüm kesimleri tarafından daha güçlü şekilde sahiplenilmesi gerektiğini vurguladı. Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan: “İlki, Soma faciasının ardından Yıldız Teknik Üniversitesi ile birlikte düzenlenmişti” Üsküdar Üniversitesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölüm Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan, iş sağlığı ve güvenliği alanında sürdürülebilir akademik çalışmaların ve standart geliştirme süreçlerine erken aşamada dâhil olmanın hayati önem taşıdığını vurguladı. Katılımcılara hitap eden Dr. Öğr. Üyesi Uçan, “Bu sempozyumun dokuzuncusunu yapıyoruz. İlki, Soma faciasının ardından Yıldız Teknik Üniversitesi ile birlikte düzenlenmişti. O günden bugüne yaklaşık on yıla yakın bir süre geçti ve bu çalışmaları hiçbir şekilde bırakmadık” dedi. Sempozyum kalıcı bir akademik çıktıya dönüştü Sempozyumun kalıcı bir akademik çıktıya dönüştüğüne dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Uçan, “İlk yapılan etkinlik kitap olarak da yayımlandı ve bu e-kitap 170 binin üzerinde indirildi. Bu sayı, Yıldız Teknik Üniversitesi’nin en çok takip edilen ikinci kitabı olmasını sağladı. Birinci sırada Fizik Laboratuvarı kitabı yer alıyordu” ifadelerini kullandı. Her yıl düzenli olarak sektör temsilcileriyle bir araya gelindiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Uçan, bu yaklaşımın karşılıklı bir değerlendirme süreci yarattığını söyledi. Dr. Öğr. Üyesi Uçan, “Bu etkinliklerde firmaların bu alanda ne düşündüğünü ne tür gelişmeler kaydettiklerini takip etmeye çalıştık. Yaklaşık 8–10 firmayı her yıl davet ediyor, onlara farklı konular vererek neler yaptıklarını görmeye çalışıyoruz. Bu süreç hem onların hem de bizim kendimizi değerlendirmemize, ‘Bu yıl başarılı olduk mu, eksiğimiz nedir?’ sorularını sormamıza vesile oluyor” diye konuştu. Türkiye’de ilk defa robotik alanıyla ilgili bir çalıştay düzenleyeceğiz Bu yıl önemli bir kurumsal gelişmeye de değinen Dr. Öğr. Üyesi Uçan, Türk Standartları Enstitüsü’nün Ayna Komitesi’ne dâhil olduğunu açıkladı ve “Bu komite robotik alanıyla ilgili. Türkiye’de ilk defa 15–17 Nisan tarihlerinde bir çalıştay düzenleyeceğiz. Dünyadaki uzmanlarla birlikte bir standardın Türkiye’de geliştirilmesini sağlamaya çalışacağız. Standartlar daha hazırlanma aşamasındayken sürece müdahil olmak ve kendi ihtiyaçlarımıza uygun şekilde geliştirmek son derece önemli” şeklinde konuştu. İş sağlığı ve güvenliği konusunun kamuoyunda doğru şekilde ele alınması için medyada da aktif olduklarını belirten Dr. Öğr. Üyesi Uçan, “Beylikdüzü’nde 14 katlı bir binada yaşanan patlamada, insanlar WhatsApp gruplarında ‘gaz kokusu var’ diye yazıyor, bir süre sonra ‘koku arttı’ deniliyor. Ancak patlamadan ancak dokuz saat sonra müdahale ediliyor ve ne yazık ki bir kişi hayatını kaybediyor. Bizim WhatsApp uyarılarından ziyade teknik önlemlere ihtiyacımız var” dedi. Doğalgaz dedektörleri ve otomatik gaz kesme sistemlerinin zorunlu hale getirilmesinin önemine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Uçan, deprem erken uyarı sistemlerinin de hayati önem taşıdığını ifade etti. Deprem erken uyarı sistemleri son derece kritik “Deprem fay hatlarıyla ilgili erken uyarı sistemleri de bugünkü konulardan bir tanesi. Erken uyarının 15-30 saniye önceden bildirilmesi mümkündür. Bu şu anda Türkiye'de konutlarda daha uygulamaya başlanmadı, acilen uygulanması lazım.” diyen Dr. Öğr. Üyesi Uçan, “Şu anda ikinci doktorama başladım. Türkiye’nin en büyük döküm fabrikalarından birinde erken uyarı sistemlerinin nasıl uygulanabileceği üzerine çalışıyoruz. Deprem anında potaların devrilmesini önlemek, elektriği kesmek veya jeneratörü devreye almak gibi önlemler 30–60 saniye içinde alınabilirse, büyük yangınların ve can kayıplarının önüne geçilebilir” şeklinde konuştu. Üsküdar Üniversitesi’nin bilgi üretme ve yayma misyonuna da değinen Dr. Öğr. Üyesi Uçan, bugüne kadar yaklaşık 10 ücretsiz e-kitap yayımlandığını belirtti ve “Şimdi robotlarla ilgili kitabımızı e-kitap olarak yayımlıyoruz. Kitap İngilizceye çevrildi, hatta bir öğrencimiz Farsçaya da çeviriyor. Faydalı olmak için elimizden geleni yapıyoruz” diyerek sözlerini tamamladı. Dr. Öğr. Üyesi Sertaç Temur: “Bu yıl ‘güvenlik kültürü’ temalı bir sempozyum düzenlemeyi hedefledik” Üsküdar Üniversitesi İSG Bölüm Başkan Yardımcısı ve Sempozyum Yürütücüsü Dr. Öğr. Üyesi Sertaç Temur, güvenlik kültürünün temelinde değerlerin yer aldığını vurgulayarak, bu yaklaşımın sempozyumun ana temasını belirlediğini ifade etti. İnsan hayatının temel gereksinimleriyle güvenlik kültürü arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Temur, “İnsanın kendi neslini devam ettirebilmesi için ihtiyaçlar hiyerarşisinde yer alan barınma ve beslenme ihtiyacı gibi değerler, güvenlik kültürünün sürdürülebilirliği açısından da son derece önemli bir etken” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşım doğrultusunda sempozyumun ana temasının belirlendiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Temur, “Bu nedenlerle bu yıl ‘güvenlik kültürü’ temalı bir sempozyum düzenlemeyi hedefledik” dedi. Dr. Öğr. Üyesi Sertaç Temur, kuşaklar arası gelişimin önemine dikkat çekerek, “Çok sevdiğim bir hocamın sözüyle bitirmek istiyorum: ‘Bir sonraki nesil, bir önceki nesilden daha iyi olduğu sürece gelişimden bahsedebiliriz’” diye konuştu. İş sağlığı ve güvenliği alanının gelişim sürecine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Sertaç Temur, “Birinci neslini neredeyse tamamlayan iş sağlığı ve güvenliği alanının, ikinci ve üçüncü nesillerde çok daha ileri noktalara geleceğine inanıyorum.” ifadelerini kullandı. 2017 mezunları sempozyumda buluştu Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi İş Sağlığı ve Güvenliği Bölümü’nün 2017 yılı ilk mezunları, dokuzuncusu düzenlenen Türkiye’de İş Sağlığı ve Güvenliği Alanında Yaşanılan Sorunlar ve Çözüm Önerileri Sempozyumu’nda yeniden bir araya geldi. Türk Hava Yolları’nda A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı olarak görev yapan Dr. Ahmet Ebrar Sakallı ile Üsküdar Üniversitesi İSG Bölüm Başkan Yardımcısı Dr. Öğr. Üyesi Sertaç Temur hem akademik hem de mesleki kariyerleriyle dikkat çekti. Dr. Ahmet Ebrar Sakallı ile Dr. Öğr. Üyesi Sertaç Temur, iş sağlığı ve güvenliği alanında lisans, yüksek lisans ve doktora düzeylerinde eğitim alarak üç kademede de diploma sahibi olan ilk isimler arasında yer alıyor. Bu başarı, Üsküdar Üniversitesi’nin iş sağlığı ve güvenliği alanındaki öncü konumunu ve nitelikli insan kaynağı yetiştirme vizyonunu bir kez daha ortaya koydu. Sempozyumda neler yapıldı? Sempozyumun 1. Oturumu, Prof. Dr. Haydar Sur’un oturum başkanlığında gerçekleştirildi. Oturumda, Shell Türkiye İSG Yöneticisi Selimcan Menemencioğlu, “İlk Adım; İşe Başlamak Değil”, Soletanche Bachy HSE Koordinatörü Meksut Alev, “Kök Neden Analizini Bir Adım Öteye Taşımak: Kurumsal Psikososyal Kök Neden Analizi ve İnşaatta İSG’nin Dijital Yüzü”, EDİS Firmasından Yılmaz Sonışık da “Marmara Bölgesi Deprem Erken Uyarı Sistemi” ve Gümüştaş Madencilik Emniyet, Çevre ve Sağlık Müdürü Mehmet Osmanoğlu ise “Geleceğe Takılan Baret: Madencilikte Sürdürülebilir Kültürün İnşası” başlıklı sunumu gerçekleştirdi. Öğle arasının ardından başlayan 2. Oturum, Üsküdar Üniversitesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Rüştü Uçan’ın başkanlığında gerçekleştirildi. Çayeli Bakır İşletmesi Baş Mühendisi Yasin Öztürk, “DÜŞÜN! EMNİYETİ”, Türk Hava Yolları A Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı Ahmet Ebrar Sakallı, “Çalışan Odaklı İnsan Kaynakları Uygulamaları”, Hasan Çelebi ise “MULTİTEK” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Günün son oturumu olan 3. Oturum, Doç. Dr. Müge Ensari Özay’ın başkanlığında yapıldı. Artı Danışmanlık’tan Ali Rıza Tiryaki, İSGDER Başkanı Osman Sayar, “İş Güvenliği Uzmanlarının Yaşadığı Sorunlar” ve Prosense’den Ekrem Bayrak ise “Gaz Algılama Sistemlerinde Sensör Seçiminin Risk Değerlendirmesi Açısından İncelenmesi” başlıklı sunumlarını gerçekleştirdi. Sempozyum, yapılan değerlendirmelerin ardından kapanış konuşması ile sona erdi. Sempozyumun hazırlanması ve yürütülmesi sürecinde Arş. Gör. Ender Sezen başta olmak üzere, İş Sağlığı ve Güvenliği lisans ve ön lisans programı öğrencileri ile Senaryo Bazlı İSG Öğrenci Kulübü üyeleri organizasyona aktif katkı sunarak önemli bir destek sağladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

11. Bilim ve Fikir Festivali Başvuruları Başladı Haber

11. Bilim ve Fikir Festivali Başvuruları Başladı

Üsküdar Üniversitesi’nin “Başımıza İcat Çıkar” temalı ve İstanbul, Bursa, Sakarya, Kocaeli ve Yalova İl Milli Eğitim Müdürlükleri iş birliğiyle lise öğrencilerine yönelik bu yıl 11’incisini düzenleyeceği Bilim ve Fikir Festivali’ne (BFF) başvurular başladı. Stratejik bir eğitim hamlesi… Üsküdar Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve Bilim ve Fikir Festivali Koordinatörü Prof. Dr. Türker Tekin Ergüzel, Bilim ve Fikir Festivali’nin (BFF) yalnızca bir yarışma değil, gençlerin erken yaşta bilimsel düşünme, proje üretme ve girişimcilik kültürüyle tanışmasını amaçlayan stratejik bir eğitim hamlesi olduğunu vurguladı. Proje odaklı eğitim anlayışı lise düzeyine taşınıyor… Festivalin ortaya çıkış gerekçesini dile getiren Prof. Dr. Ergüzel, “Festivalin doğuş amacı; lise öğrencilerini yalnızca bilgiye ulaşan bireyler olarak değil, çevresindeki sorunları fark eden, sorgulayan, çözüm üreten ve fikirlerini projeye dönüştürebilen gençler olarak yetiştirmektir. Bu yaklaşım, Üsküdar Üniversitesi’nin proje odaklı eğitim anlayışının lise düzeyine taşınmış bir yansımasıdır. Bilim ve Fikir Festivali, öğrencilerin bilimsel meraklarını somut çıktılara dönüştürebilecekleri bir erken AR-GE deneyimi sunar. Öğrenciler bu süreçte problem tanımlamayı, uygun yöntem geliştirmeyi, elde ettikleri bulguları akademik bir dille ifade etmeyi ve jüri karşısında sunmayı öğrenir. Poster ve sözlü sunum aşamalarıyla desteklenen bu yapı, üniversitelerde yürütülen araştırma ve proje süreçlerinin lise seviyesindeki ilk uygulama alanı niteliğindedir. Böylece öğrenciler, üniversiteye geldiklerinde karşılaşacakları akademik ve araştırma kültürüne önceden hazırlanmış olur.” dedi. Üretilen fikirlerin yalnızca teoride kalmaması temel hedeflerden biri Festivalin temel hedeflerinden birinin de üretilen fikirlerin yalnızca teoride kalmaması, yenilikçi, sürdürülebilir ve toplumsal fayda üreten projelere dönüşmesi olduğunu kaydeden Prof. Dr. Ergüzel, “Projelerin yaygın etki ve sürdürülebilirlik kriterleriyle değerlendirilmesi, Üsküdar Üniversitesi’nin girişimcilik ve yenilikçilik odaklı yaklaşımının doğal bir sonucudur. Bu yönüyle Bilim ve Fikir Festivali, geleceğin araştırmacılarını, girişimcilerini ve bilim insanlarını erken yaşta destekleyen; proje kültürünü kalıcı hale getirmeyi amaçlayan stratejik bir eğitim platformu olarak kurgulanmıştır.” diye konuştu. Ezbere dayalı eğitim yerine pratik beceri ve yenilikçi düşünce hedefleniyor… Ezbere dayalı eğitimin yerini pratik becerilerin ve yenilikçi düşüncenin aldığı günümüz dünyasında Bilim ve Fikir Festivali gibi girişimlerin, yeni nesil liderler ve mucitler için kritik bir fırlatma rampası haline geldiğine vurgu yapan Prof. Dr. Ergüzel, şöyle devam etti: “Bu festival, lise öğrencilerine teorik bilgiyi pratiğe dökebilecekleri, yaratıcılıklarını sergileyebilecekleri ve geleceğin yetkinliklerini bugünden kazanabilecekleri eşsiz bir gelişim alanı sunuyor. Bu platform, öğrencileri pasif bilgi alıcıları olmaktan çıkarıp aktif fikir üreticileri ve proje geliştiricileri olmaya davet ediyor. Festivalin arkasındaki temel motivasyon, zihinsel sorgulama yapabilen, özgün düşünebilen, yeni fikirler üretebilen ve bu fikirleri somut projelere dönüştürme becerisine sahip gençler yetiştirmektir. Amaç, sadece bireysel başarıyı değil, aynı zamanda birlikte düşünme, paylaşma ve ortak bir hedef etrafında birleşme gibi kritik sosyal becerileri de geliştirmektir. Bu vizyon, gençlerin hem akademik hem de sosyal anlamda donanımlı bireyler olarak yetişmesine katkı sağlamayı hedeflemektedir.” Festivale katılmak ne kazandırıyor? Üsküdar Üniversitesi Bilim ve Fikir Festivali’nin, genç mucitler için yalnızca bir yarışma ortamı değil; bilimsel düşünme, AR-GE ve proje üretme becerilerinin erken yaşta kazanıldığı bütüncül bir gelişim alanı sunduğunu da dile getiren Prof. Dr. Ergüzel, “Festivale katılan öğrenciler, kendi fikirlerinden yola çıkarak bir problemi tanımlamayı, bu probleme bilimsel ve yenilikçi çözümler üretmeyi ve fikirlerini somut projelere dönüştürmeyi deneyimler. Bu süreç, öğrencilerin analitik düşünme, araştırma yapma ve çözüm odaklı yaklaşım becerilerini güçlendirirken, onları üniversite düzeyindeki proje ve AR-GE çalışmalarına hazırlar. Festival, bir yarışmadan çok daha fazlasını ifade etmektedir; bu platform, öğrencilerin kişisel ve akademik gelişimleri için özenle tasarlanmış bir deneyim alanıdır. Festivale katılım, sadece bir ödül kazanma hedefinin ötesinde, bir öğrencinin gelecekteki kariyerini şekillendirecek değerli beceriler edinmesi anlamına gelmektedir.” diye konuştu. Genç mucitler için çok boyutlu kazanç hedefleniyor… Üsküdar Üniversitesi Bilim ve Fikir Festivali’nin, katılımcılarına yalnızca bir yarışma deneyimi değil; akademik, kişisel ve kariyer gelişimini destekleyen çok boyutlu kazanımlar sunduğunu ifade eden Prof. Dr. Ergüzel, “Festival, öğrencilerin bir fikrin ortaya çıkışından projeye dönüştürülmesine ve akademik ortamda sunulmasına kadar geçen tüm aşamaları birebir deneyimlemesini sağlar. Katılımcılar, projelerinin özgün değer, yöntem, yaygın etki ve sürdürülebilirlik gibi profesyonel ölçütlere göre değerlendirileceğini bilerek çalışır. Bu yaklaşım, öğrencilerin araştırma yapma, analitik düşünme, problem tanımlama ve çözüm üretme becerilerini güçlendirirken; kaynak yönetimi, planlama ve etkili sunum gibi üniversite ve meslek hayatında kritik öneme sahip yetkinlikleri de doğal olarak kazanmalarına katkı sağlar.” şeklinde konuştu. İlk üç projeye "Patentlenme ve Burs Desteği" veriliyor Festivalin, gençlerin ortaya koyduğu emeği ve yenilikçi fikirleri yalnızca akademik olarak değil, somut ödüllerle de desteklediğini söyleyen Prof. Dr. Ergüzel, şöyle devam etti: “Tüm kategorilerde ilk beşe giren projelere ve danışman öğretmenlerine para ödülü verilirken, dereceye giren öğrenciler önemli kariyer fırsatları elde etmektedir. İlk üç sırada yer alan öğrenciler, Üsküdar Üniversitesi’nin belirli programlarını ilk beş tercihlerine yazıp bu tercihlerden birine yerleşmeleri halinde %75 eğitim bursu kazanma hakkı elde etmektedir. Bu burs, öğrencilerin yükseköğretim yolculuğuna güçlü bir başlangıç yapmalarını sağlayan önemli bir destek niteliği taşımaktadır. Bunun yanı sıra, ilk üç dereceye giren projelere sunulan patentlenme ve kariyer desteği, öğrencilerin fikirlerini koruma altına alarak patent süreçlerinde rehberlik edilmesini ve projelerin somut bir ürüne dönüşmesini mümkün kılmaktadır. 6’ncı ile 10’uncu sırada yer alan projelere ise “İyi Fikir”, “Özgün Yöntem” ve “Sürdürülebilir Proje” başlıklarında mansiyon ödülleri verilmektedir. Kimler, nasıl ve nereye başvurmalı? Başvuru sürecinin, tüm lise öğrencileri için erişilebilir olacak şekilde tasarlandığını kaydeden Prof. Dr. Ergüzel, şöyle devam etti: “Festivale Türkiye genelindeki Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı tüm resmi ve özel okullarda öğrenim gören hazırlık, 9, 10, 11 ve 12. sınıf öğrencileri ile Bilim ve Sanat Eğitim Merkezi (BİLSEM) ve Araştırma Geliştirme Eğitim ve Uygulama Merkezi (ARGEM) öğrencileri katılabilir. Projeler, üç ana kategoride kabul ediliyor. Bunlar; Fen ve Teknoloji, Sosyal Bilimler ve Sağlık Bilimleri. Başvurular öğrencilerin bireysel katılımına açık değildir; tüm başvurular danışman öğretmenler aracılığıyla yapılıyor. Proje başvuru formu da dahil olmak üzere tüm işlemler, resmi web sitesi olan www.bilimvefikirfestivali.com adresi üzerinden online olarak gerçekleştiriliyor. Bir projede en fazla 4 öğrenci yer alabiliyor ve her öğrencinin sadece tek bir proje ile yarışmaya katılma hakkı var.” TÜBİTAK, Teknofest gibi başka hakemli ve bilimsel jürili yarışmalarda daha önce ödül almış projelerin bu festivale başvuramayacağını da ifade eden Prof. Dr. Ergüzel, “Öğrenciler, projelerini sadece herhangi bir jüriye değil, Üsküdar Üniversitesi'nin akademisyenleri ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından görevlendirilen uzman öğretmenlerden oluşan bir bilim kuruluna sunma fırsatı buluyor. Bu deneyim, akademik bir ortamda fikir savunmanın, yapıcı eleştiriler almanın ve profesyonel iletişim kurmanın birebir provası niteliğindedir.” dedi. Her büyük buluş, küçük bir merakla başlar… Prof. Dr. Ergüzel, gençlere şu çağrıda bulundu: “Her büyük buluş, küçük bir merakla başlar. ‘Acaba olur mu?’ dediğiniz o fikir, belki de geleceğinizi şekillendirecek bir projeye dönüşebilir. Bilim ve Fikir Festivali, bu ilk adımı atmanız için bir davettir. Kendinize ve fikrinize güvenin.” Festival kapsamında dereceye giren projelere para ödülleri, danışman öğretmenlere teşvikler, ilk üçe giren öğrencilere ise %75 eğitim bursu ve patentlenme desteği sunuluyor. Ayrıca mansiyon ödülleri, katılım belgeleri ve Üsküdar Üniversitesi Kütüphane Kartı gibi teşvikler de öğrencileri bekliyor. Toplam 600 bin TL ödül… Üsküdar Üniversitesi 11. Bilim ve Fikir Festivali kapsamında projelerin son başvuru tarihi 13 Mart 2026 olarak belirlenirken, ödül töreni 15 Mayıs 2026 tarihinde g

Sağlıkta İletişim Bir Tedavi Yöntemi! Haber

Sağlıkta İletişim Bir Tedavi Yöntemi!

Özellikle sağlık çalışanlarının hasta ile kurduğu ilişkinin tedavi sürecine doğrudan etki ettiğini dile getiren İletişim Uzmanı Şaban Özdemir, “Sağlık alanında iletişimi tedavinin bir parçası olarak görüyorum. Sağlık alanında çalışanlar hastalarını, danışanlarını ve kendilerine ihtiyaç duyan kişileri bu tedavi yönteminden mahrum bırakmamalı.” Üsküdar Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor (SKS) Daire Başkanlığı bünyesinde faaliyet gösteren Perfüzyon Kulübü tarafından “Etkili Konuşma, Hitabet ve Kendini Dinletme” başlıklı etkinlik düzenledi. Düzenlenen etkinliğe İletişim Uzmanı Şaban Özdemir konuk oldu. Sağlık alanında iletişimin yalnızca bir “yumuşak beceri” değil; insanı merkeze alan, iyileştirici ve koruyucu bir güç olduğuna dikkat çekildi. Sağlık alanında öğrencilerin ilgi gösterdiği söyleşide Özdemir, özellikle sağlık çalışanlarının hasta ile kurduğu ilişkinin tedavi sürecine doğrudan etki ettiğini dile getirerek, güçlü iletişimin hastada güven duygusunu artırdığını, bunun da plasebo etkisini tetikleyen önemli bir unsur olduğunu ifade etti. Hastalar şefkat dolu bir ifade bekliyor… Sağlık alanında yaşanan şiddet olaylarının önemli bir kısmının iletişim kazalarından kaynaklandığını dile getiren Özdemir, hastaların çoğu zaman tıbbi bilgiden önce şefkatli bir ses, sakin bir ton ve anlaşılma hissi aradığını söyledi. Özdemir, “Bugün sağlık alanında yaşanan şiddet olaylarının önemli bir kısmı iletişim kazalarından kaynaklı yaşanıyor. Elbette sistemsel aksaklıklar da söz konusu onları bir kenara bırakırsak özellikle sizler sağlıkçı olduğunuz için bunu vurgulamak istiyorum. Sağlıkta güçlü iletişimin plasebo etkisi olduğunu düşünüyorum. Hastalar sağlık personelinin dudakları arasından çıkacak bir sese, şefkat dolu ve güven veren bir ifade bekleyişi içinde. Sağlıkta hastalar sadece vaka olarak görülmemeli. Son teknolojik aletlere sahip olabilirsiniz, donanımlı sağlık komplekslerinde çalışıyor olabilirsiniz ancak sadece reçete etmek bir kimyasal, ilaç vermekten öteye gidemeyecektir. Sağlık alanında iletişimi tedavinin bir parçası olarak görüyorum. Hastalarımızı, danışanlarımızı ve bizlere ihtiyaç duyan kişileri bundan mahrum bırakmamalıyız.” diye konuştu. Nefes, en büyük cephanemiz! İletişimin büyük bölümünün kelimelerle değil; beden dili, ses tonu ve tonlama ile kurulduğuna dikkat çeken Özdemir, iletişimin yaklaşık yüzde 90’ının sözcüklerin ötesinde gerçekleştiğini söyledi. “En doğru tonlama, kelimeye anlamsal olarak hakkını verebilmektir” diyen Özdemir, bir kelimenin ancak doğru ses, ton ve vurgu ile duygusunun verilebileceğini ifade etti. Özdemir, “Nefes en büyük cephanemiz. Nefesi doğru, ekonomik ve tasarruflu kullanmak zorundayız. Aldığınız nefesi boğazdan geçirip, ses tellerindeki titreşimi maske bölgesine taşıyıp tınlatacaksınız. Sesi buraya taşıdığınızda hacimsel olarak daha geniş bir alanda yayılıyor sesiniz daha güzel tınlıyor ve ses tellerinize fazla yük binmiyor, zorlanmadan, yorulmadan kolay ve uzun süre konuşabiliyorsunuz. Birçok öğretmenin ses tellerinde nodül gibi sorunlar yaşamasının nedeni de aslında diyafram nefesini doğru alamamaları ve nefesi düzgün kullanmayıp ses tellerine yüklenmeleridir. Spikerler, sunucular ve sesiyle sürekli çalışan kişiler ses tellerini çok fazla yormazlar. Çünkü sesi maske bölgesine taşırlar ve doğru tonlamayı orada yaparlar.” şeklinde konuştu. Pozitif yaklaşım iletişimi güçlendiriyor İletişimde samimiyetin önemini vurgulayan Özdemir, şöyle devam etti: “İnsanların dilleri gibi beyinleri de konuşuyor. Prof. Dr. Nevzat Tarhan hocamızın da vurguladığı gibi beyinde ayna nöronlar var. Eğer iletişimde samimiyet varsa, beyinler de etkileşime giriyor. Birbirimizi anladıkça, tanıdıkça ve güvendikçe, belki iddialı olacak ama gerçekten bir olmaya, tek olabilmeye başlıyorsunuz. Bu da karşımdaki kişinin bana verebileceği reaksiyonu önceden sezebilmemi sağlıyor, kişi güvendiği için kendisini size açıyor. Benzeşiyorsunuz… İletişim samimi bir şekilde akıyor. İletişim bir manada niyetlerin değiş tokuşu bu bağlamda da. Niyet açık ve samimi olunca ortaya enerji çıkıyor, iki kişinin enerjisi sinerjiye dönüşüyor. Kişilik olarak pozitif biriyim, pozitif olmayı çok seviyorum. Pozitif olmak iletişimin seyrini de belirliyor, iletişimin gücünü artırıyor. Benim en büyük yakıtım pozitif olmak, pozitif enerji. Bu da iletişim hayatının temel kurallarından biri aslında. Pozitif kalabilme ve pozitif olabilme gayreti…” Heyecan doğru yönetilmeli… Programda sahne korkusu ve heyecan konusuna da değinen Özdemir, heyecanın bastırılması gereken bir duygu değil, doğru yönlendirildiğinde başarıyı besleyen bir enerji olduğunu, heyecanın ses, beden dili ve mimiklere doğru şekilde aktarılmasının önemine dikkat çekti. Kalemle konuşma egzersizi ve nefesin gücü Şaban Özdemir, artikülasyon ve diksiyon çalışmaları için kullandığı “kalem tekniği” ni kendi yaşamından örneklerle aktarırken; doğru nefesin sesi koruyan ve güçlendiren en temel unsur olduğunu vurguladı. Özdemir, diyafram nefesi ve sesi maske bölgesine taşımanın, özellikle sağlık çalışanları ve eğitimciler için sağlıklı ve etkili iletişimde hayati öneme sahip olduğunu belirtti. Öğrenciler yoğun ilgi gösterdi Üsküdar Üniversitesi NP Sağlık Yerleşkesi İbni Sina Oditoryumu’nda düzenlenen etkinliğin moderatörlüğünü Sağlık Bilimleri Fakültesi Perfüzyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Kocailik üstlendi. Öğrencilerin yoğun ilgi gösterdiği program, soru-cevap bölümüyle interaktif bir şekilde tamamlandı. Programın sonunda Özdemir’e teşekkür belgesi takdim edildi…

Diş Beyazlatmada Doğru Bilinen Yanlışlar! Haber

Diş Beyazlatmada Doğru Bilinen Yanlışlar!

Diş beyazlatmanın diş minesine zarar vermediği, hassasiyetin ise geçici olduğunu vurgulayan Restoratif Diş Tedavisi Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Rabia Yıldırım, “Diş beyazlatma işlemi kalıcı değildir. Ancak iyi bir ağız bakımı ve düzenli ağız hijyeni ile beyazlatmanın etkisi 1 ila 3 yıl boyunca korunabilir.” dedi. Evde uygulanan kontrolsüz “doğal” yöntemlerin diş sağlığı için risk oluşturduğunu ifade eden Yıldırım, işlemin mutlaka hekim kontrolünde yapılması gerektiğinin altını çizdi. Üsküdar Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Restoratif Diş Tedavisi Anabilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Rabia Yıldırım, diş beyazlatma işlemiyle ilgili doğru bilinen yanlışlar, uygulamanın güvenli sınırları ve kimler için uygun olmadığı hakkında bilgi verdi. Diş beyazlatmanın, diş renginden memnun olmayan hastalara önerilebilen minimal invaziv bir estetik diş hekimliği uygulaması olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Rabia Yıldırım, “Hekim kontrolünde klinikte uygulanan ofis tipi beyazlatma yöntemleri ya da hastanın evde, kişiye özel hazırlanan plaklar yardımıyla uygulayabildiği ev tipi beyazlatma yöntemleri bu amaçla kullanılabilir. Bu uygulamalar sayesinde hastaların doğal diş rengi birkaç ton açılabilir.” dedi. Diş beyazlatmayla ilgili yaygın yanlış inanışlara dikkat! Diş beyazlatma hakkında yaygın yanlış inanışlar olduğunu vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Yıldırım, bu yanlış inanışları şöyle sıraladı: “Mit 1; diş beyazlatma diş minesine zarar verir. Diş hekimi kontrolünde, uygun ajanlar ve doğru konsantrasyonlar kullanılarak yapılan beyazlatma işlemleri diş minesine kalıcı zarar vermez. Bilimsel çalışmalar, uygun sürede ve uygun konsantrasyonlarla gerçekleştirilen beyazlatma işlemlerinin diş minesinde herhangi bir yapısal bozukluk oluşturmadığını gösteriyor. Mit 2; diş beyazlatma dişleri aşırı hassas yapar. Beyazlatma sonrası hassasiyet görülebilir; ancak bu durum geçicidir. Genellikle 24 ila 72 saat arasında kısa süreli bir hassasiyet oluşabilir. Uygun hassasiyet giderici ajanlar kullanılarak bu durum kontrol altına alınabilir. Mit 3; beyazlatma işlemi kalıcıdır. Diş beyazlatma işlemi kalıcı değildir. Zaman içerisinde çay, kahve ve sigara tüketimi gibi faktörlere bağlı olarak beyazlıkta azalma görülebilir. Ancak iyi bir ağız bakımı ve düzenli ağız hijyeni ile beyazlatmanın etkisi 1 ila 3 yıl boyunca korunabilir. Mit 4; herkesin dişi aynı derecede beyazlar. Beyazlatma işleminin etkisi kişiden kişiye değişiklik gösterir. Hastanın doğal diş rengi, mevcut lekelerin tipi ve hastanın yaşı gibi faktörler beyazlatma sonucunu doğrudan etkiler. Mit 5; evde yapılan doğal yöntemler güvenilirdir. Limonla veya karbonatla diş fırçalama gibi yöntemlerin sık uygulanmasının güvenli olduğu düşünülse de bu tür doğal yöntemlerin kontrolsüz şekilde kullanılması kesinlikle tavsiye edilmez. Bu uygulamalar diş minesine kalıcı zarar verebilir, dişlerin daha hızlı renklenmesine yol açabilir ve zamanla hassasiyete neden olabilir. Bu nedenle söz konusu yöntemler güvenli değildir ve hekimler tarafından önerilmez. Mit 6; beyazlatma dolgu ve kaplamaları da beyazlatır. Beyazlatma işlemi yalnızca doğal diş dokularının rengini açabilir. Dolgu ve kaplama gibi restoratif materyaller üzerinde herhangi bir beyazlatıcı etkisi bulunmaz. Mit 7; beyazlatma her yaşta yapılabilir. Diş beyazlatma işlemi 18 yaş altındaki bireylere genellikle önerilmez. 18 yaşını doldurmuş erişkin hastalarda ise beyazlatma işlemi güvenli bir şekilde uygulanabilir.” Beyazlatma işlemi hekim kontrolünde, uygun doz ve randevu sayısıyla yapılmalı! Beyazlatma işlemiyle ilgili bir diğer yanlış inanışın, yüksek konsantrasyonlu ajanların daha etkili sonuçlar sağlayacağı yönünde olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Rabia Yıldırım, “Hekimler olarak hedefimiz, uygun ve yeterli konsantrasyonda beyazlatma uygulamaktır. Yüksek konsantrasyonlu ajanlar hızlı etki gösterebilir; ancak bu durum daha yüksek riskler barındırır. Bu nedenle beyazlatma işleminin hekim kontrolünde, önerilen doz ve randevu sayısı doğrultusunda yapılması önerilir.” dedi. Diş beyazlatma işleminin etkisinin genellikle 1–3 yıl boyunca korunabileceğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Yıldırım, “Oluşabilecek hassasiyet kontrol altına alınabilir. Ancak bazı gruplarda beyazlatma işlemi önerilmez. Hamilelik, emzirme dönemi ve 18 yaş altı bireylerde beyazlatma yerine farklı tedavi seçenekleri tercih edilebilir.” diyerek sözlerini tamamladı.

Hayal Panosu ve Manifest Etmek Bilimsel mi, Efsane mi? Haber

Hayal Panosu ve Manifest Etmek Bilimsel mi, Efsane mi?

Hayal panolarının hedefleri görselleştirerek davranışları harekete geçirebildiğini aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Araştırmalar, hedeflerini görselleştiren kişilerin motivasyonunda ve hedefe götüren davranışlarında artış olduğunu gösteriyor.” dedi. Ancak bu yöntemlerin tek başına mucizevi sonuçlar doğurmadığını vurgulayan Aytop, hayal panosu ve manifest çalışmalarının, gerçekçi hedefler ve somut adımlarla desteklendiğinde işlevsel olabileceği, aksi durumda ise beklenti ve hayal kırıklığının artabileceği uyarısında bulundu. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, vision board (hayal panosu) ve manifest uygulamalarının psikolojik etkileri, faydaları ve sınırları hakkında bilimsel bir bakış açısıyla değerlendirmelerde bulundu. Hayal panosu hedefleri görselleştirmeyi sağlıyor! Son günlerde özellikle sosyal medyada ‘vision board’ yani hayal panosu ritüeli ile sıkça karşılaşıldığını aktaran Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Hayal panosu özellikle yılın son aylarında hazırlanıyor. Kişi, yeni yılda gerçekleşmesini istediği dilek, beklenti ve hedeflerini temsil eden çeşitli görselleri, sembolleri ve motive edici sözleri kullanarak bir pano oluşturuyor.” dedi. Hayal panolarının zihni ve motivasyonu nasıl etkilediğine değinen Aytop, “Bu panolar hedefleri sadece düşünmekle kalmayıp, onları görselleştirmemizi sağlıyor. Araştırmalar, hedeflerini görselleştiren kişilerin motivasyonunda ve hedefe götüren davranışlarında artış olduğunu gösteriyor.” şeklinde konuştu. Hayal panosunu sık görmek, hedeflere yönelik davranışı motive edebilir! Görselleştirmenin, beynin motor korteksinde gerçek davranışa benzer bir aktivasyon yaratabileceğini dile getiren Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Panoyu sık sık görmek, beynimizi bu hedeflere ‘hazır hâle’ getirebilir ve bizi adım atmaya motive ederek hedeflerimizle daha uyumlu davranışlar sergilememize yardımcı olabilir.” dedi. Buna ek olarak, hayal panolarının pozitif duyguların deneyimlenmesine, geleceğe umutla bakabilmeye ve hedeflere ulaşmada yeterlilik inançlarının güçlenmesine katkıda bulunabileceğini ifade eden Aytop, “Ayrıca, bu aktivite tek başına ya da sevdiklerinizle birlikte yapılabilecek, yeni yıl öncesi keyifli ve yaratıcı bir etkinlik olarak da düşünülebilir.” açıklamasını yaptı. Manifestin tek başına mucizevi bir uygulama olduğu iddia edilemez! ‘Manifest’ kavramının, kişinin ulaşmak istediği hedefleri ya da hayatında görmek istediği değişimleri zihinsel ve duygusal olarak desteklemeyi amaçlayan bir uygulama olarak tanımlandığını kaydeden Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu yaklaşımda, kişinin düşüncelerini ve dikkatini belirli bir hedefe yöneltmesinin, o hedefe ulaşma sürecini destekleyebileceği düşünülmektedir.” dedi. Manifest etmenin gerçekten etkili mi, yoksa kişinin etkili olduğuna tam inanç göstermesiyle ortaya çıkan bir plasebo etkisi mi olduğu konusunda değerlendirme yapan Aytop, şunları söyledi: “Zamanla kişi, farkında olarak ya da olmadan davranışlarını, tutumlarını ve kararlarını manifestlediği hedeflerle uyumlu hâle getirebilir. Bu açıdan manifest, kişinin bilişsel ve duygusal kaynaklarını belirlediği hedefe odaklaması yoluyla, kararlı ve motive bir şekilde o yolda ilerlemesini destekleyen bir araç olarak düşünülebilir. Ancak tek başına mucizevi bir uygulama olduğu iddia edilemez. Bir hayalin ya da hedefin aksiyon almadan gerçekleşmesi gerçekçi değildir. Kişi manifestlediği şeyi bir hedef olarak ele alıp onu gerçekçi bir zemine oturtur, somut ve ulaşılabilir parçalara ayırır; zamanını, enerjisini, dikkatini ve özverisini bu yola verir; engellerle karşılaştığında sebatkâr bir tutumla ilerlemeye devam ederse hedeflenen şey daha ulaşılabilir hâle gelebilir. Çünkü bu durumda manifest, yalnızca zihinsel bir çaba olmaktan çıkar ve fiziksel bir boyut kazanır.” Yalnızca olumlu düşünmeye çalışmak sağlıklı değil! İnsanın olumlu düşünebilmesinin çok değerli bir yetenek olduğunu vurgulayan Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Bu yetenek öğrenilebilir, geliştirilebilir bir kapasitedir. Olumlu düşünen kişinin kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla daha pozitif bir ilişkisi olur. İçsel ve dışsal kaynaklarını, güçlü yanlarını daha verimli şekilde amaçları ve hedefleri doğrultusunda kullanabilir. Geleceğe umutla bakabilir ve zorlukların üstesinden daha kararlı bir şekilde gelebilir. Hem kendi hayatında hem de çevresinde pozitif dokunuşlarda bulunabilir.” dedi. Ancak hayatın içinde zorlu deneyimler, düşünceler ve duygular da olduğunun unutulmaması gerektiğine işaret eden Aytop, “Kişinin yaşadığı olumsuzlukları görmezden gelmesi, onları yok sayarak yalnızca olumlu düşünmeye çalışması sağlıklı bir yaklaşım değildir. Çünkü bastırılan ya da görmezden gelinen duygular zamanla büyüyerek kişiyi içten içe yıpratır; bireyin hem kendisiyle hem de ilişkileriyle olan bağlarına zarar verebilir. Bu noktada kişinin yaşananlara dair farkındalık geliştirmesi, olan biteni kabul etmesi, deneyimlerinden ders çıkararak onları dönüştürmesi son derece önemlidir. Hayatımızdaki zorlu olayların, onlara yüklediğimiz anlamların ve bu anlamlarla ortaya çıkan zorlayıcı duyguların, yapılması gereken değişiklikler konusunda bizi motive ettiğini ve güç verdiğini unutmamak gerekir. Düşüncelerimize denge ve esneklik kazandırmak, onlara eşlik eden duygularımızı fark edebilmek; duygusal farkındalık ve duygusal regülasyon becerilerinin gelişmesi açısından büyük önem taşır.” ifadelerini kullandı. Vision board ve manifest çalışmaları, destekleyici bir motivasyon aracı! Hayatta kontrol sahibi olduğumuz, kontrolümüzün sınırlı olduğu ya da hiç olmadığı alanların varlığını hatırlatan Klinik Psikolog Emine Akın Aytop, “Kişinin bu farkındalıkla yola çıkması, hayal ettiği ya da hedeflediği değişimleri gerçekleştirebilmesi açısından kritiktir.” dedi. Beklentilerin kontrol alanıyla uyumlu olmasının, kişinin içsel ve dışsal kaynaklarının farkında olması ve bunları etkin şekilde kullanabilmesinin, sebatkâr davranması, zaman ve emek harcaması, gerektiğinde bazı fedakârlıklar yapabilmesinin ve süreci denge içinde sürdürebilmesinin önemli olduğunun altını çizen Aytop, sözlerini söyle tamamladı: “Vision board ya da manifest çalışmalarını, destekleyici bir motivasyon aracı olarak görmek, onlara gereğinden fazla anlam ve beklenti yüklememek daha işlevsel bir yaklaşım sunar. Ancak gerekli farkındalık, duygusal düzenleme, davranışsal çaba ve bilişsel esneklik olmadığında; gerçekleşmesi mümkün olmayan hedeflere takıntılı biçimde odaklanıldığında; vision board ya da manifest çalışmaları zihinde sihirli bir araç gibi büyütüldüğünde ve kişi er ya da geç gerçeklerle yüzleştiğinde yoğun bir hayal kırıklığı yaşayabilir. Bu durum üzüntü, stres ve öfke gibi duyguların artmasına yol açabilir. Böyle bir süreçte kişi fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunlar yaşayabilir ya da mevcut sorunların şiddeti artabilir.”

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.