Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Uyku

Kapsül Haber Ajansı - Uyku haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Uyku haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

JYSK Türkiye'deki Büyümesini Sürdürüyor Haber

JYSK Türkiye'deki Büyümesini Sürdürüyor

Danimarka merkezli ev yaşam perakendecisi JYSK, Mayıs 2023'te girdiği Türkiye pazarında "herkes için harika bir İskandinav teklifi" sunma hedefiyle büyümesini sürdürüyor. 1979 yılında Lars Larsen tarafından kurulan ve 50 ülkede 3.600'den fazla mağazası bulunan marka, ülkedeki 11'inci mağazasını Kuşadası Pirada Mall'da 950 m²'lik alanda hizmete açtı. İskandinav 'hygge' tarzını yansıtan ev ve yaşam ürünlerinin yanı sıra uzman olduğu yatak ve uyku çözümlerini de müşterileriyle buluşturan JYSK, 2 binden fazla ürün çeşidiyle hizmet verecek. Yeni mağazasında sunduğu örnek oda tasarımları ve ilham veren dekorasyon köşeleriyle ziyaretçilerine pratik ve estetik çözümleri yerinde deneyimleme fırsatı sunan marka kaliteli ve ulaşılabilir tasarımları tüketicilerle buluşturmaya devam ediyor. "Kuşadası Mağazamızla Ege'de Operasyonel Ağımızı Güçlendiriyoruz'" Aydın'daki iki mağazanın stratejik büyüme planları için önemli bir adım olduğunu belirten JYSK Türkiye Ülke Direktörü Fatih Tezcan, "Bu açılışla birlikte Ege Bölgesi'ndeki operasyonel ağımızı daha da güçlendiriyoruz. Kuşadası gibi turizmin kalbinin attığı bir lokasyonda yer almak, markamızın hem yerel halkla hem de bölgeyi ziyaret eden uluslararası misafirlerle buluşması açısından büyük önem taşıyor. İskandinav tasarım anlayışını ve uyku konforunda uzmanlığımızı, her bütçeye uygun fiyat politikamızı Türkiye'nin dört bir yanına yaymayı hedefliyoruz. Her ay yeni bir mağaza açma vizyonumuz doğrultusunda ilerlerken yalnızca fiziksel büyümeyi değil aynı zamanda istihdama katkı, yerel tedarikçilerle iş birlikleri ve sürdürülebilir operasyon anlayışını da önceliyoruz" dedi. 'Türk Perakende Sektöründe Kalıcı, Güvenilir ve Sürdürülebilir Bir Oyuncu Olmayı Hedefliyoruz'" Türkiye'deki potansiyeli gördüklerinin altını çizen Tezcan, sözlerini şöyle sürdürdü: "Genç nüfus yapısı, dinamik konut sektörü ve her geçen gün gelişen ev yaşam kültürü, JYSK'un global vizyonuyla tam bir uyum sergiliyor. Yatırımlarımıza hiçbir zaman kısa vadeli kazanç odağıyla bakmadık. Aksine Türk perakende sektöründe kalıcı, güvenilir ve sürdürülebilir bir oyuncu olmayı hedefliyoruz. Kuşadası mağazamız, diğer mağazalarımız gibi sadece bir satış noktası değil, aynı zamanda bölgedeki yerel iş birliklerimizi güçlendireceğimiz ve istihdama katkı sağlayacağımız bir mağaza olacak. Mağaza ağımızı genişletirken sunduğumuz profesyonel eğitimlerle, Türk perakendeciliğine dünya standartlarında yetişmiş bir insan gücü kazandırmayı amaçlıyoruz" Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sigarayı Bırakmak Vücudu Nasıl Etkiliyor? Haber

Sigarayı Bırakmak Vücudu Nasıl Etkiliyor?

Nev Sağlık Grubu Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uzm. Dr. Elif Yaldız, sigaranın her nefeste kişinin sağlığından biraz daha götürdüğünü belirterek, sigarayı bırakmanın ardından vücutta başlayan iyileşme sürecine dikkat çekti. Sigaranın onlarca hastalığa neden olduğunu vurgulayan Yaldız, “Kişi hangi yaşta olursa olsun sigarayı bıraktığı anda vücudunda iyileşmeler görülmeye başlanır. Erken yaşlarda sigarayı bırakmak vücudun hiç sigara içmemiş bir kişinin vücudu gibi olmasını sağlarken, ileri yaşlarda bırakmak da sağlığa birçok olumlu katkıda bulunur; hastalıkların oluşmasını ve ilerlemesini önler” dedi. Sigara Bırakıldığında Vücutta Neler Değişir? Sigarayı bırakmakla birlikte kan dolaşımından solunum sistemine, kalp sağlığından cilt kalitesine kadar birçok alanda olumlu değişiklikler gözlemlendiğini ifade eden Yaldız, solunum yollarının kendini yenilemeye başladığını, kalp hastalıkları riskinin azaldığını ve bağışıklık sisteminin güçlendiğini söyledi. Tat ve koku duyularının belirgin şekilde arttığını belirten Yaldız, sigaraya ayrılan maddi yükün ortadan kalktığını, kapalı ortamlarda daha temiz hava solunduğunu ve cinsel sağlığın da olumlu yönde etkilendiğini ifade etti. Bağımlılığın oluşturduğu yoksunluk ve endişenin zamanla ortadan kalktığını söyleyen Yaldız, kişinin kendini daha zinde hissettiğini vurguladı. Sigarayı Bıraktıktan Sonraki İlk Saatler Sigara bırakıldıktan sonra vücudun ilk saatlerden itibaren toparlanmaya başladığını belirten Yaldız, yirmi dakika sonra kan basıncı ve nabzın normale döndüğünü, el ve ayak dolaşımının iyileştiğini söyledi. Sekiz saat sonra kandaki oksijen seviyesinin normale geldiğini ve kalp krizi riskinin düştüğünü, yirmi dört saat sonra ise vücudun karbonmonoksitten tamamen arındığını ifade etti. Yaldız, bu ilk yirmi dört saatlik sürecin, vücudun ne kadar hızlı tepki verebildiğinin en net göstergelerinden biri olduğunu belirtti. Bir Ay Sonra Akciğerlerde Başlayan İyileşme Sigarayı bıraktıktan sonra akciğerlerde başlayan iyileşmelerin özellikle ilk haftalardan itibaren kendini gösterdiğini belirten Yaldız, bronşlardaki daralmanın azaldığını ve hava geçişinin kolaylaştığını söyledi. Sekresyon artışıyla birlikte akciğerlerin kendini temizlemeye başladığını belirten Yaldız, solunum kapasitesinin yükseldiğini ve oksijen alımının arttığını ifade etti. Nefes alırken zorlanma hissinin azaldığını, öksürük, balgam ve hırıltılı solunum gibi şikayetlerin gerilediğini vurgulayan Yaldız, akciğer fonksiyonlarında yüzde beş ile on oranında iyileşme sağlanabildiğini dile getirdi. Kalp ve Damar Sistemi Üzerindeki Etkiler Sigaranın kalp ve damar sistemi üzerindeki olumsuz etkilerinin bırakıldıktan sonra hızla azalmaya başladığını söyleyen Yaldız, kan basıncının normale döndüğünü ve nabzın dengelendiğini ifade etti. İlk yıl içinde kalp krizi riskinin yüzde elli oranında azaldığını belirten Yaldız, kanın oksijen taşıma kapasitesinin arttığını ve dolaşım sisteminin daha verimli çalıştığını söyledi. Damar tıkanıklığı riskinin düştüğünü ve damar elastikiyetinin arttığını vurgulayan Yaldız, felç, beyin damar hastalıkları ve bacak damar hastalıkları riskinde de belirgin azalma görüldüğünü belirtti. Enerji, Performans ve Günlük Yaşam Sigarayı bırakmanın günlük enerji ve fiziksel performansı doğrudan olumlu etkilediğini ifade eden Yaldız, enerji seviyesinin belirgin şekilde arttığını ve yorgunluk hissinin azaldığını söyledi. Egzersiz sırasında solunum kapasitesinin arttığını, kaslara giden oksijen miktarının yükselmesiyle daha hızlı toparlanma sağlandığını belirtti. Nefes darlığı hissinin azaldığını ve özellikle yürüyüş ve koşu gibi aktivitelerde fark edilir düzeyde rahatlama olduğunu vurgulayan Yaldız, günlük yaşamda hareketliliğin ve zindelik hissinin arttığını ifade etti. Üç ile Altı Ay Arasında Kalıcı İyileşmeler Sigarayı bıraktıktan sonraki üç ila altı ay arasında vücudun daha derin ve kalıcı iyileşmeler gösterdiğini belirten Yaldız, bu dönemde solunum yollarının önemli ölçüde temizlendiğini ve akciğerlerin daha sağlıklı çalışmaya başladığını söyledi. Akciğer fonksiyonlarındaki gelişmeyle birlikte fiziksel dayanıklılığın arttığını, yürüyüş ve egzersiz sırasında nefes darlığı hissinin azaldığını belirten Yaldız, kalp ritminin daha düzenli hale geldiğini ve tansiyon dengesinin sağlandığını ifade etti. Aynı zamanda bağışıklık sisteminin güçlenerek vücudu enfeksiyonlara karşı daha dirençli hale getirdiğini, uyku kalitesinin yükseldiğini ve stres ile gerginlik hissinin azaldığını söyledi. Cilt Sağlığında Gözle Görülür Değişim Sigara kullanımının cilt sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olduğunu belirten Yaldız, sigara bırakıldıktan sonra cildin oksijenlenmesinin arttığını ve hücrelere daha fazla besin ile oksijen ulaştığını ifade etti. Bunun cilt tonunun eşitlenmesine, matlık ve solgunluğun azalmasına neden olduğunu söyledi. Cildin daha parlak ve canlı görünmeye başladığını, ince kırışıklıkların azaldığını ve ciltteki kuruluk ile pullanmanın ortadan kalktığını belirten Yaldız, kolajen üretiminin normale dönmesiyle cilt elastikiyetinin arttığını ve genel görünümde belirgin bir iyileşme sağlandığını vurguladı. Bir Yıl Sonra Sağlıkta Dönüm Noktası Sigarayı bıraktıktan sonraki bir yılın sağlık açısından bir dönüm noktası olarak kabul edildiğini ifade eden Yaldız, bu sürede vücudun sigaranın verdiği hasarların büyük bir kısmını onardığını ve kalıcı iyileşmelerin gözlemlendiğini söyledi. Yaldız, koroner kalp hastalığı riskinin yüzde elli oranında azaldığını, nefes alma fonksiyonlarında belirgin artış sağlandığını, uyku düzeninin oturduğunu, enerji seviyesinin arttığını ve tat ile koku duyularının düzeldiğini belirtti. Ayrıca bağışıklık sisteminin hastalıklara karşı daha dirençli hale geldiğini, stres, kaygı ve bağımlılık kaynaklı gerilimin azaldığını ifade etti. Bu süreçte sosyal ilişkilerde daha özgüvenli bir duruş sergilendiğini, psikolojik rahatlığın arttığını ve sağlık endişelerinin azaldığını belirten Yaldız, aynı zamanda sigaraya ayrılan bütçenin ortadan kalkmasıyla maddi rahatlama sağlandığını söyledi. Beş ile On Yıl Arasında Uzun Vadeli Kazanımlar Sigaranın bırakılmasının üzerinden beş ila on yıl geçtiğinde vücudun sigaranın neden olduğu birçok hasarı büyük ölçüde onardığını ifade eden Yaldız, kalp ve damar sağlığı, akciğer fonksiyonları ve bağışıklık sisteminin neredeyse hiç sigara içmemiş bir bireyin düzeyine ulaştığını söyledi. Bu süreçte birçok kanser türü için risk oranlarının önemli ölçüde düştüğünü belirten Yaldız, ağız, boğaz, yemek borusu ve mesane kanseri riskinin yüzde elli oranında azaldığını, akciğer kanseri riskinin ise on yılın sonunda yarı yarıya düştüğünü ifade etti. Beş yıl sonunda inme riskinin belirgin şekilde azaldığını, on yılın sonunda ise kalp krizi geçirme riskinin neredeyse hiç sigara içmemiş bir kişiyle aynı seviyeye indiğini vurguladı. Psikolojik ve Metabolik Değişimler Sigaranın bırakılmasının yalnızca fiziksel değil, psikolojik açıdan da önemli değişimlere yol açtığını söyleyen Yaldız, ilk günlerde nikotin yoksunluğuna bağlı huzursuzluk, sinirlilik, odaklanma güçlüğü ve uyku bozuklukları görülebileceğini ancak bu belirtilerin genellikle geçici olduğunu ifade etti. Dr. Yaldız, zamanla bağımlılıktan kurtulmanın verdiği özgürlük hissiyle kişinin kendine olan güveninin arttığını, kaygı düzeyinin düştüğünü ve duygu durumunun daha stabil hale geldiğini belirtti. Stresle baş etme becerilerinin güçlendiğini ve genel yaşam kalitesinin yükseldiğini söyledi. Kilo alımıyla ilgili olarak ise Yaldız, sigarayı bıraktıktan sonra artan iştah ve tat ile koku duyularının geri kazanılması nedeniyle bazı metabolik değişimler yaşanabileceğini ancak bunun geçici olduğunu vurguladı. Doğru beslenme ve düzenli egzersizle bu sürecin kontrol altına alınabileceğini ifade etti. Vücut Sigarayı Ne Zaman Unutur? Beyindeki nikotin reseptörlerinin birkaç hafta içinde aktivitesini kaybettiğini belirten Yaldız, altı ay ile bir yıl arasında vücudun sigaraya olan bağımlılığı büyük ölçüde unuttuğunu söyledi. İlk haftalarda akciğerlerin temizlenmeye başladığını, bir yıl içinde kalp hastalığı riskinin yarı yarıya azaldığını ve tam toparlanmanın beş ile on yıl sürebileceğini ifade etti. Günde ortalama yirmi adet sigara içen bir kişinin sigarayı bıraktığında, on yılın sonunda yaklaşık yetmiş bin adet sigarayı içmemiş olacağını belirten Yaldız, bu süreçte hem sağlığın iyileştiğini hem de sigaraya ayrılan ciddi miktardaki paranın biriktirilebileceğini vurguladı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu? Haber

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu?

Son dönemde sosyal medyada depuffing, ice face, buz roller uygulamaları ve lenfatik yüz masajları gibi yöntemler hızla popülerleşirken, bu uygulamaların ne kadar etkili olduğu ise merak konusu olmaya devam ediyor. Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki şişkinliğin çoğu zaman zararsız ve geçici olabildiğini ancak her şişliğin aynı nedenle ortaya çıkmadığını vurgulayarak toplumda doğru bilinen yanlışlara dikkat çekiyor. “Yüz Şişkinliğinin En Sık Nedeni Geçici Ödemdir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ’a göre yüzde sabahları görülen şişkinliğin başlıca nedeni, dokular arasında biriken sıvıya bağlı gelişen ödemdir. Gece boyunca yatay pozisyonda kalmak, dolaşımın yavaşlaması ve bazı yaşam tarzı faktörleri bu durumu belirginleştirebilir. Şişkinliği artırabilen başlıca faktörler: Fazla tuz tüketimiYetersiz su içmeUykusuzluk ve düzensiz uykuAlkol tüketimiHormonal dalgalanmalarAlerjik yatkınlıkAdet öncesi dönem Depuffing Trendleri Ne Kadar Etkili? Sosyal medya platformlarında Depuffing (şişkinlik indirme) etiketiyle paylaşılan videolar milyarlarca izlenmeye ulaşıyor. Peki, yüzdeki şişkinliği indirmek gerçekten mümkün mü, yoksa cildimize geri dönülmez zararlar mı veriyoruz? 1. Lenfatik Drenaj ve Taş Masajları (Gua Sha & Roller) Vücudumuzun atık boşaltım sistemi olan lenfatik sistem, kan dolaşımı gibi bir pompaya sahip değildir. Sıvı hareketini sağlamak için kas hareketine veya dışarıdan bir baskıya ihtiyaç duyar. Gua Sha veya Yeşim Roller gibi araçlarla yapılan masajlar, doku aralarında hapsolmuş lenf sıvısını manuel olarak hareket ettirir. Doğru yapıldığında yüz hatlarının daha keskinleştiği, elmacık kemiklerinin belirginleştiği bir "anlık lifting" etkisi oluşturabilir.Buradaki en kritik nokta yön ve baskı şiddetidir. Masaj her zaman merkezden dışa ve kulak arkasından boyun köküne doğru yapılmalıdır. Yanlış yöne yapılan bir işlem, sıvıyı tahliye etmek yerine dokuda hapseder. Aynı zamanda, kirli taş kullanımı sivilceyi tetikleyebilir; taşların her kullanım sonrası dezenfekte edilmesi şarttır. 2. Soğuk Şok Terapisi Sabahları yüzü buzlu suya daldırmak veya soğuk metal kürelerle masaj yapmak, damarları anında daraltan bir yöntemdir. Soğuk, inflamasyonu yatıştırır, gözeneklerin geçici olarak sıkı görünmesini sağlar ve uykusuzluğun yarattığı ödemi kısa sürede dağıtabilir.Buzu doğrudan cilde temas ettirmek 'soğuk yanığına' neden olabilir. Ayrıca, kılcal damar çatlamasına yatkın cildi olanlarda veya Rozasea hastalarında soğuk şoku, durumu daha da kötüleştirebilir. İdeal olan, yüzü normal ısıda suyla yıkamak veya koruyucu bir bezle sarmalanmış soğuk kompresler kullanmaktır. 3. Topikal İçerikler: Kafein ve Antioksidanlar Kozmetik sektöründe şişkinlik savar olarak pazarlanan ürünlerin çoğu, kan dolaşımını manipüle etmeyi hedefler. Özellikle göz altı bölgesinde kafein içeren serumlar, şişlik görünümünü minimize edebilir. Kremler yardımcıdır ancak tek başına mucize yaratmaz. Ürünü sürerken parmağınızla yapacağınız hafif tampon hareketler, kremin etkisini atırabilir. “Her Yüz Dolgunluğu Ödem Kaynaklı Değildir” Yüzde görülen dolgunluk veya şiş görünüm çoğu zaman ödemle ilişkilendirilse de, her durumda sebep geçici sıvı birikimi olmayabilir. Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüz konturundaki değişikliklerin farklı fizyolojik ve yapısal nedenlerden kaynaklanabileceğini belirterek, yanlış yorumlamaların gereksiz ürün kullanımına yol açabildiğini vurguluyor. Uzmanlara göre özellikle sosyal medyada ödem indirici başlığıyla sunulan çözümler, yüz dolgunluğunun her türünde etkiliymiş gibi gösterilebiliyor. Yüzdeki hacim artışı; genetik yüz yapısı, cilt altı yağ dokusunun dağılımı, kilo değişimleri veya bazı sistemik hastalıklarla ilişkili olabilir. Bu tür durumlarda soğuk uygulamalar veya masaj teknikleriyle belirgin ve kalıcı bir incelme beklemek gerçekçi değildir. Gerçek ödem genellikle gün içinde azalır, bastırıldığında hafif çukurlaşma görülebilir ve çoğu zaman geçicidir. Buna karşılık yapısal dolgunluklar daha kalıcıdır ve günlük değişim göstermez. Aynı zamanda tek taraflı, sert, ağrılı veya uzun süre devam eden yüz şişliklerinin basit ödem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten uzmanlar; alerjik reaksiyonlar, tiroid hastalıkları, böbrek hastalıkları, sinüzit, diş kökenli enfeksiyonlar veya bazı ilaçların da yüzde şişlik benzeri görünüme yol açabileceğini ifade ediyor. “Yaşam Tarzı Düzenlemeleri Ödem Kontrolünde Önemlidir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki geçici şişkinliklerin çoğunda kalıcı iyileşmenin hızlı uygulamalardan çok günlük alışkanlıkların düzenlenmesiyle de sağlandığını belirtiyor. Özellikle yaşam tarzı faktörleri, vücuttaki sıvı dengesini doğrudan etkileyerek sabah ödeminin belirginleşmesine neden olabilir. Ödem kontrolünü destekleyen temel alışkanlıklar: Gün içinde yeterli su tüketmek.Tuz ve aşırı işlenmiş gıda tüketimini sınırlamak.Düzenli ve kaliteli uyku uyumak.Baş hafif yüksekte olacak şekilde uyumak.Alkol tüketimini azaltmak.Düzenli fiziksel aktivite yapmak. Geçici yüz ödeminde en etkili yaklaşım, sürdürülebilir sağlıklı yaşam rutinlerinin benimsenmesidir. “Yüzdeki şişkinlik çoğunlukla geçici ödemle ilişkilidir ve basit alışkanlık değişiklikleriyle kontrol altına alınabilir. Ancak uzun süren, tek taraflı veya tekrarlayan şişliklerde altta yatan neden mutlaka araştırılmalıdır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Horlama 20’li Yaşlarda Artıyor! ​​​​​​​ Haber

Horlama 20’li Yaşlarda Artıyor! ​​​​​​​

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu nedenle alarmı susturmak değil, neden çaldığını araştırmak gerektiğini belirterek, “Horlama normal bir durum değildir. Her horlayan kişide ciddi bir hastalık olmayabilir; ancak hayati risk taşıyan her uyku apnesi hastalığı önce horlama ile başlar. Dolayısıyla, horlamayı basit bir ses problemi olarak görmek yerine, bir sağlık sinyali olarak değerlendirmek gerekmektedir” diyor. Eskiden daha çok orta yaş ve üzeri bireylerde görülen horlamaya artık 20’li yaş grubunda da sık rastlandığına işaret eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, gençlerde artış gösteren obezitenin bu durumun en önemli nedenleri arasında yer aldığını vurgulayarak, “Bilgisayar başında uzun süreli oturma, düzensiz uyku alışkanlıkları, fast food ve şeker içeren yiyeceklerle beslenme ve buna bağlı kilo artışı gençlerde horlama riskini artırmaktadır. Özellikle boyun çevresindeki yağ dokusu arttıkça üst solunum yolu daralmakta ve horlama ortaya çıkmaktadır” diyor. Modern yaşamla birlikte giderek artıyor Horlama; uyku sırasında üst solunum yolundaki dokuların daralma veya gevşeme nedeniyle titreşmeleri sonucu ortaya çıkan ses olarak tanımlanıyor. Dünya genelinde erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 30–40’ında zaman zaman horlama görülürken, düzenli ve kronik horlama oranı yüzde 20 civarında seyrediyor. Horlamanın görülme sıklığı ileri yaşlarda giderek artıyor. Öyle ki 30 yaş altı erkeklerde yüzde 10 oranında rastlanırken, 60 yaş üzerinde bu oran yüzde 60’a yükseliyor. Erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, menopoz sonrası kadınlarda oran belirgin şekilde artıyor. Türkiye’de de benzer rakamlar söz konusu. Ayrıca, son yıllarda hem dünyada hem ülkemizde horlama sıklığında artış gözlendiği belirtiliyor. Bu yükselmenin en önemli nedenleri arasında; obezite, hareketsiz yaşam tarzı, uyku düzensizliği, stres, alerjik hastalıklar ve sigara kullanımındaki artış gösteriliyor. Horlamanın önemli nedenleri Doç. Dr. Zerrin Boyacı, kişinin aile ve sosyal hayatında önemli sorunlar oluşturabilen horlamaya yol açan etkenleri şöyle özetliyor: Obezite: İdeal kilonun yüzde 15 daha fazlasına sahip olan kişilerde horlama riski artmaktadır. Bunun nedeni ise boyun çevresindeki yağlanmanın üst solunum yolunu daraltması. Kadınlarda boyun çevresinin 38,10 cm’nin ve erkeklerde 43,18 cm’nin üzerinde olması kritik değer olarak hesaplanmış. Burun tıkanıklığı: Septum deviasyonu, konka hipertrofisi, burun çatısının darlığı gibi statik bozukluklar ile alerjik rinit, sinüzit ve polip gibi enflamatuar bozukluklar önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Büyük geniz eti ve bademcikler: Özellikle gençlerde hava yolunu daraltabilmektedir. Alkol ve sigara kullanımı: Kas gevşemesi ve mukozal ödem artışına sebep olmaktadır. Sırtüstü uyuma: Dil kökünün geriye düşmesine yol açabilmektedir. Uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Horlama ile beraber görülen ve gece ani ölümlere sebep olabilen uyku apnesi üst solunum yolunun tamamen kapanması sonucu oluşuyor. Horlama genellikle masum nedenlerden kaynaklansa da yaşamsal risk taşıyan uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Özellikle gece nefes durmaları, sabahları yorgun uyanma, baş ağrısından yakınma, gün içinde uyku hali, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu gibi sorunlardan biri bile horlamaya eşlik ediyorsa, zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Uyku apnesi ani ölüme bile yol açabiliyor! Uyku apnesinde erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Bunun nedeni ise uyku apnesinin; hipertansiyon, kalp ritim bozuklukları, kalp krizi, inme ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarına, hatta gece ani ölüme bile yol açabilmesi. Ayrıca, insülin direnci ve kilo artışıyla kısır döngü oluşabiliyor. Tedavi edilmemiş uyku apnesi olan bireylerde trafik kazası riski de 2–7 kat artıyor. Uzun süreli uyku apnesi aynı zamanda beyinde hasara neden olarak; hafıza problemleri ve erken bilişsel gerileme riskini de artırabiliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, erken değerlendirmenin olası ciddi komplikasyonların önlenmesinde kritik rol oynadığını aktarıyor. Etkili ve kalıcı çözüm mümkün! Erken teşhis, doğru tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle horlamanın büyük oranda kontrol altına alınabildiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, “Horlama kader değildir. Doğru değerlendirmeyle çoğu hastada etkili ve kalıcı çözümler mümkündür. Önemli olan, geceleri bu sesi duymazdan gelmemektir” diye konuşuyor. Tedavinin kişiye özel planlandığını ve altta yatan nedene göre şekillendirildiğini vurgulayan Doç. Dr. Zerrin Boyacı, "Basit işlemler arasında yer alan radyofrekans uygulamaları, lazer destekli işlemler ve kişiye özel burun ile ağız içi apareyler, yaygın olarak başvurulan yöntemlerdir” diyor. Uyku apnesinde altın standart: CPAP maskesi! Horlamaya uyku apnesi eşlik ediyorsa, tedavide altın standart yöntemin CPAP maskesi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu tedavinin uyku sırasında hava yolunun açık kalmasını sağlayarak, solunum durmalarını önlediğini ve hastanın gece boyunca yeterli oksijen almasına yardımcı olduğunu belirtiyor. Cerrahi yöntem gündeme gelebiliyor Özellikle ileri düzey ve yapısal sorunların eşlik ettiği tablolarda cerrahi seçenekler gündeme geliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, uyku apnesi olanlarda maske kullanmak istemeyenler için maksillofasyal ilerletme operasyonuna, yani çenenin öne alınması ameliyatına başvurulduğunu söyleyerek, şu bilgileri paylaşıyor: “Bu ameliyatın başarı oranı yüzde 97’ye kadar ulaşmaktadır. Bunun yanı sıra dil ve dil köküne yönelik cerrahiler ile yumuşak damağa yönelik cerrahi girişimler de horlamanın ve üst solunum yolu daralmasının giderilmesinde tercih edilen yöntemler arasında bulunmaktadır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Çalışanların %48’inin En Büyük Stres Kaynağı   Fiziksel Sağlık ve Uyku Oldu Haber

Çalışanların %48’inin En Büyük Stres Kaynağı Fiziksel Sağlık ve Uyku Oldu

Meditopia’nın veri odaklı wellbeing yaklaşımıyla hazırlanan ve iş dünyasının fiziksel ve ruhsal röntgenini çeken rapora göre, Türkiye’deki çalışanların genel esenlik skoru 100 üzerinden 54,8 ile kırılgan bir dengede kalırken, yıl boyunca çalışanların en sık hissettiği baskın duygu ‘yorgunluk’ oldu. Rapor, çalışanların %48’inin en büyük stres kaynağı olarak fiziksel sağlık ve uykuyu gördüğünü ortaya koyarken, Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi bu tablonun çalışanların fiziksel sağlık açısından daha fazla desteklenmeye ihtiyaç duyduğunu gösterdiğini vurguluyor. Günümüz iş dünyasında wellness, insan kaynakları stratejilerinin merkezine yerleşirken, çalışanların dayanıklılığını korumak kurumlar için artık ertelenemez bir öncelik haline geldi. Meditopia, 2025 yılının tamamını kapsayan verilerle hazırladığı Çalışan Wellbeing Raporu ile Türkiye’deki çalışanların bütüncül iyi oluş durumuna dair en güncel tabloyu ortaya koydu. Farklı sektörlerden 15 binden fazla çalışanın katılım sağladığı raporun sonuçlarına göre, çalışanların genel iyi oluş seviyesinin azaldığı görülüyor. Son çeyrekte genel esenlik puanı, yıl ortalaması olan 54,8’nin üstüne çıkarak 56,9 olan yüksek olduğu için ilk üç çeyrekten daha iyi geçmiş. 100 puan üzerinden yapılan analizlerde, 65,6 puanla stres ve 62,9 puanla kaygı indekslerinin yüksek seviyelerde seyrettiği, yıl boyunca çalışanların en baskın duygusunun ise %37 ile yorgunluk olduğu öne çıkıyor. Bu yorgunluğa, çalışanların günlük hayatını doğrudan etkileyen fiziksel ağrılar ve bedensel zorlanmalar da eşlik ediyor. Uyku skorunun 50,4 puan ile skalanın ortasında kalması, zihinsel yükle birlikte fiziksel toparlanmanın da yetersiz kaldığını gösteriyor. Buna karşın raporda her 10 çalışandan 6’sının 2026 yılına dair umutlu olması dikkat çekiyor. Raporun ortaya koyduğu bu tablo, çalışanların fiziksel sağlığına dair verilerin ayrıca ele alınması gerektiğini de açıkça ortaya koyuyor. Çalışanların Yarısı Hiç Egzersiz Yapmıyor Rapor, çalışanların fiziksel sağlığına dair endişe verici bir tabloyu da gözler önüne seriyor. Verilere göre çalışanların %81’i fiziksel ağrı ya da rahatsızlık hissettiğini belirtirken, %54’ü hiç egzersiz yapmadığını ifade ediyor. Hareket indeksinin 36,8 puanla tüm esenlik parametreleri arasında en düşük skora sahip olması, çalışanların motivasyon eksikliği ve zaman bulamama gibi nedenlerle fiziksel sağlıklarını geri plana attığını gösteriyor. Diğer yandan çalışanların %65’inin bireysel antrenmanlar yerine grup egzersizlerini daha motive edici bulması, spor topluluklarının ve birlikte hareket etmeyi teşvik eden yapıların fiziksel aktiviteyi artırmada kritik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Rapora göre hareketsizlik, orta seviyede kalan uyku kalitesini de olumsuz etkileyerek çalışanların genel esenlik dengesini daha da kırılgan hale getiriyor. Duyguların Kontrolü İş Hayatının Elinde Araştırma, iş yaşamının çalışanların duygu durumu üzerindeki belirleyici etkisini net bir şekilde ortaya koyuyor. Çalışanların %70’i duygu durumlarını en çok iş ve eğitim hayatının etkilediğini belirtirken, bu oranın aile ve ilişkilerin dahi önüne geçtiği görülüyor. Bu tablo, iş-özel yaşam dengesinde yaşanan bozulmaların çalışanların ruh haline doğrudan yansıdığını gösteriyor. Sektörel wellbeing skorlarına bakıldığında, teknoloji sektörü 64,7 puanla Türkiye genel ortalamasının üzerinde seyrederek iyi seviyedeki tek alan olarak öne çıkıyor. E-ticaret sektörü ise 51,9 wellbeing skoru ile ortalamanın altında seyrederek, çalışan tükenmişliğinin daha yoğun hissedildiği sektörler arasında yer alıyor. “Çalışan Sağlığı ve İyi Oluş, Kurum Kültürünün Ayrılmaz Bir Parçası” 2025 Çalışan Wellbeing Raporu’nun sonuçlarını değerlendiren Meditopia Kurucu Ortağı ve CEO’su Fatih Mustafa Çelebi, “2025 raporumuz, iş dünyasında çalışanların iyi oluşuna dair önemli bir tabloyu ortaya koyuyor. Yıl boyunca yorgunluk, stres ve kaygının öne çıktığını görüyoruz. Buna rağmen çalışanların %58’inin 2026 yılına umutla bakması, doğru adımlar atıldığında iyileşmenin mümkün olduğuna işaret ediyor. Bugün wellbeing, şirketler için artık ‘olsa güzel olur’ denilen bir yan hak değil, çalışan bağlılığını ve kurumsal sürdürülebilirliği doğrudan etkileyen stratejik bir öncelik haline geliyor. Çalışanların kariyer hedeflerinin yanı sıra uyku düzenini, stres seviyesini ve fiziksel sağlığını da bütüncül biçimde destekleyen kurumlar, geleceğin rekabetçi iş dünyasında fark yaratıyor. Raporumuzda yer alan veriler de bunu doğruluyor ve WellnessPass kullanan çalışanların hareket indeksi skorunun kullanmayanlara kıyasla %48 daha yüksek olması, hareketli bir yaşamı teşvik eden yan hakların çalışanların günlük hayatında somut ve olumlu etkiler yarattığını gösteriyor. Meditopia olarak vizyonumuz, teknolojinin ve verinin gücünü kullanarak kurumlara çalışanlarının ihtiyaçlarını daha iyi anlama ve onlara kişiselleştirilmiş, erişilebilir iyi oluş çözümleri sunma imkanı sağlamak. Amacımız, sadece zor dönemlerde değil, her gün desteklenen ve sürdürülebilir bir iyi oluş kültürünün kurumların doğal bir parçası haline gelmesine katkı sağlamak.” açıklamasında bulundu.

Beynin Detoksu Kaliteli Uyku! Haber

Beynin Detoksu Kaliteli Uyku!

Beynin kendi temizlik ve düzenleme sistemlerinin özellikle derin uyku sırasında aktif hale geldiğini vurgulayan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir.” dedi. Detoks kürleri, takviyeler ya da ani beslenme değişikliklerinin beyni kısa sürede ‘arınmış’ hale getirdiğine dair güçlü bilimsel kanıtlar olmadığına dikkat çeken Alp, aksine, kontrolsüz kullanılan bu uygulamaların bazı nörolojik ve psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceği uyarısında bulundu. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, günlük hayatta sıkça kullanılan ‘beyin detoksu’ kavramını bilimsel açıdan değerlendirdi. Beyin detoksu olarak adlandırılan süreçler, bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade ediyor! ‘Beyin detoksu’ kavramının, nöroloji ve nörobilim literatüründe tanımlanmış, klinik olarak kullanılan bir terim olmadığını aktaran Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Bilimsel çalışmalarda beyni belirli bir sürede toksinlerden arındırmayı hedefleyen standart bir detoks yaklaşımından söz edilmez.” dedi. Bu kavramın toplumda ilgi görmesinin altında yatan nedenin, beynin gerçekten de kendi iç dengesini koruyan ve kendini düzenleyen bir yapıya sahip olması olduğunu dile getiren Alp, “Günlük dilde ‘detoks’ olarak adlandırılan süreçler, aslında beynin doğal fizyolojik işleyişine atıfta bulunan, ancak bilimsel karşılığı farklı olan mekanizmaları ifade eder. Bu nedenle mesele, kavramın kendisinden çok, nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır.” şeklinde konuştu. Beynin ‘detoksu’, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkili! Beynin temel temizlik sisteminin, glimfatik sistem olarak adlandırılan ve beyin omurilik sıvısı aracılığıyla çalışan bir yapı olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, şöyle devam etti: “Bu sistem, metabolik faaliyetler sonucu ortaya çıkan atık maddelerin beyinden uzaklaştırılmasını sağlar ve en aktif olduğu dönem derin uyku evreleridir. Özellikle öğrenme, hafıza ve nörodejeneratif hastalıklarla ilişkilendirilen proteinlerin temizlenmesi büyük ölçüde uyku sırasında gerçekleşir. Buna ek olarak kan-beyin bariyeri zararlı maddelerin beyne geçişini sınırlandırırken, mikroglial hücreler hücresel düzeyde temizlik ve onarım süreçlerinde rol alırlar. Dolayısıyla beynin ‘detoksu’, uyanıkken yapılan uygulamalardan ziyade, uyku ve fizyolojik denge ile ilişkilidir.” Bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamaları, faydadan çok zarara yol açabilir! Detoks adı altında sunulan besinler, kürler ya da takviyelerin beyni doğrudan temizlediğini gösteren güçlü bilimsel kanıtlar bulunmadığına vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Dengeli ve yeterli beslenme, beynin enerji ihtiyacını karşılamak ve sinaptik işlevleri desteklemek açısından önemlidir; ancak bu, belirli bir ürünün kısa sürede zihinsel arınma sağlayacağı anlamına gelmez.” dedi. Kontrolsüz kullanılan takviyelerin, özellikle yüksek dozda alındığında, karaciğer ve böbrek üzerinde yük oluşturabileceğini ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik belirtileri olumsuz etkileyebileceğini hatırlatan Alp, kullanılan ilaçlarla etkileşime girme riskinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini vurguladı. Alp, bilimsel temeli olmayan ‘detoks’ uygulamalarının, faydadan çok zarara yol açabileceği uyarısında bulundu. ‘Doğal’ ürünlerin güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değil! Nörolojik hastalığı olan bireylerde beyin dengesinin zaten hassas bir sistem üzerinden korunduğunu kaydeden Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Epilepsi, Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı, migren ya da multipl skleroz gibi durumlarda ani beslenme değişiklikleri, uzun süreli açlık uygulamaları veya kontrolsüz takviye kullanımı bazı semptomları artırabilir.” dedi. Bu nedenle bu tür uygulamaların, genel öneriler yerine kişiye özel olarak ele alınması gerektiğini hatırlatan Alp, “‘Doğal’ olarak tanımlanan ürünlerin her koşulda güvenli olduğu düşüncesi, nörolojik hastalıklar söz konusu olduğunda geçerli değildir. En sağlıklı yaklaşım, bu tür girişimleri mutlaka hekim ve alan uzmanlarıyla birlikte değerlendirmektir.” açıklamasını yaptı. Sürekli ekrana maruz kalmak toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâli! Sürekli ekrana maruz kalmanın beyin üzerinde kimyasal anlamda bir toksin birikimine yol açtığının söylenemeyeceğini dile getiren Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, “Ancak uzun süreli ekran kullanımı, beynin dikkat, uyanıklık ve bilgi işleme sistemleri üzerinde belirgin bir yük oluşturur.” dedi. Özellikle sürekli değişen görsel uyaranların ve bildirimlerin, beynin dinlenme ağlarının yeterince devreye girmesini zorlaştırabileceğine işaret eden Alp, “Bu durum zamanla zihinsel yorgunluk, dikkat dağınıklığı ve uyku düzeninde bozulmalar şeklinde kendini gösterebilir. Dolayısıyla burada söz konusu olan bir toksik yükten çok, zihinsel dengeyi zorlayan kronik bir uyarılma hâlidir.” ifadelerini kullandı. Beyin sağlığı, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur! Beyin sağlığını korumak en önemli alışkanlığın düzenli ve kaliteli uyku olduğuna vurgu yapan Klinik Psikolog Zeynep Betül Alp, sözlerini şöyle tamamladı: “Uyku sırasında beyin, gün içinde edinilen bilgileri düzenler, gereksiz uyarıları ayıklar ve kendini yeniler. Ayrıca duygusal düzenleme ve stresle başa çıkma kapasitesi de büyük ölçüde uyku kalitesiyle ilişkilidir. Yeterli uyku olmadığında, sağlıklı beslenme, egzersiz ya da diğer destekleyici alışkanlıkların etkisi sınırlı kalabilir. Bu nedenle beyin sağlığı, kısa süreli çözümlerden çok, sürdürülebilir ve dengeli bir yaşam düzeniyle korunur.

Sınav Stresine Karşı Dengeli Çalışma ve Doğru Beslenme Şart Haber

Sınav Stresine Karşı Dengeli Çalışma ve Doğru Beslenme Şart

Vize ve final dönemleri üniversite öğrencileri için yoğun stresin yaşandığı zamanlar olarak öne çıkıyor. İstinye Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Diyetisyen Pınar Hamurcu, sınav dönemlerinde stresle baş etmenin yollarını, doğru çalışma planının ve beslenmenin önemini anlattı. Gerçekçi Çalışma Planı Stresi Azaltıyor Doç. Dr. Hamurcu’ya göre sınav dönemlerinde yaşanan stresin en önemli nedenlerinden biri plansız ve gerçekçi olmayan çalışma programları. Kısa sürede çok şey başarmaya çalışmanın öğrencilerde kaygıyı artırdığını belirten Hamurcu, etkili bir çalışma planının yalnızca ders saatlerinden ibaret olmaması gerektiğini vurguluyor. Hamurcu, “Uyku, beslenme ve dinlenme sürelerini içeren dengeli bir plan, öğrencinin kontrol duygusunu güçlendirir” diyerek özellikle sınavı yakın ve zorlayıcı derslere öncelik verilmesini öneriyor. Uzun ve kesintisiz çalışma saatleri yerine 25–50 dakikalık odaklanmış çalışma periyotlarının kısa molalarla desteklenmesinin hem verimi artırdığını hem de zihinsel tükenmeyi azalttığını ifade ediyor. Uyku ve Beslenme İhmal Edilmemeli Sınav haftalarında “daha çok çalışmak” adına uykunun ve öğünlerin ihmal edilmesinin ciddi bir hata olduğuna dikkat çeken Hamurcu, yetersiz uykunun dikkat, hafıza ve öğrenme süreçlerini olumsuz etkilediğini söylüyor. Düzensiz beslenmenin de zihinsel performansı düşürerek stresi artırdığını belirten Hamurcu, çalışma planlarının mutlaka esnek olması gerektiğini vurguluyor. Aşırı Kafein ve Fast Food Performansı Düşürüyor Sınav dönemlerinde artan kafein tüketimi ve fast food alışkanlıklarının kısa vadede enerji verse de uzun vadede zihinsel performansı olumsuz etkilediğini ifade eden Hamurcu, aşırı kafeinin kaygı, çarpıntı ve uyku bozukluklarına yol açabileceğini belirtiyor. Günlük kafein tüketiminin 400 mg’ın altında tutulması ve özellikle akşam saatlerinde sınırlandırılması gerektiğini söylüyor. Fast food tarzı besinlerin ise kan şekerinde ani dalgalanmalara neden olarak dikkat azalması ve duygu durum değişikliklerine yol açabildiğini belirten Hamurcu, bu durumun sınav dönemlerinde öğrenme sürecini zorlaştırdığını dile getiriyor. Hafıza İçin Ne Tüketilmeli Doğru beslenmenin sınav başarısında kilit rol oynadığını vurgulayan Doç. Dr. Hamurcu, rafine şekerler yerine kompleks karbonhidratların tercih edilmesini öneriyor. Yeterli protein alımının dikkat ve odaklanmayı desteklediğini belirten Hamurcu, yumurta, süt ürünleri, balık, tavuk, kuru baklagiller ve yağlı tohumların önemli protein kaynakları olduğunu ifade ediyor. Hafıza ve bilişsel işlevler için özellikle omega-3 yağ asitleri, B grubu vitaminleri ve magnezyumun önemine dikkat çeken Hamurcu; balık, ceviz, yeşil yapraklı sebzeler, tam tahıllar ve kuruyemişlerin beslenme düzeninde mutlaka yer alması gerektiğini söylüyor. Ayrıca yeterli su tüketiminin bile dikkat ve kısa süreli hafıza üzerinde belirleyici olduğunun altını çiziyor. “Sınavlar Değerinizi Belirlemez” Stres yaşayan öğrencilere seslenen Doç. Dr. Hamurcu, her öğrencinin stresle baş etme düzeyinin farklı olduğunu hatırlatıyor. Stresin doğal bir tepki olduğunu ancak yoğun ve sürekli hale geldiğinde performansı olumsuz etkileyebileceğini belirtiyor. “Sınavlar, bireyin değerini belirleyen nihai ölçütler değildir” diyen Hamurcu, öğrencilerin bu süreci başarısızlık korkusu yerine öğrenmenin bir parçası olarak görmelerinin stres algısını azalttığını söylüyor. Mükemmeliyetçi beklentilerden uzak durulması gerektiğini vurgulayan Hamurcu, sınavların geçici olduğunu; ancak bu süreçte kazanılan stresle baş etme becerilerinin yaşam boyu kalıcı olduğunu ifade ediyor.

17 Kasım Dünya Prematüre Günü’nde Prematüre Bebek Annelerine Özel Öneriler Haber

17 Kasım Dünya Prematüre Günü’nde Prematüre Bebek Annelerine Özel Öneriler

Yataş Uyku Kurulu uzmanları Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Berhan Bayram, Fizyoterapist Zafer K. Aksungur ve Uzman Psikolog Tuba Dadaşoğlu prematüre bebek annelerine özel öneriler sunuyor. Her yıl dünya genelinde 10 bebekten 1’i prematüre olarak dünyaya geliyor. Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığı verilerine göre prematüre doğum oranı %12,9 seviyelerinde seyrediyor. Erken doğan bebekler gelişimlerini henüz tamamlamadıkları için beyin, kalp, akciğer gibi hayati organlarında çeşitli risklerle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle prematüre bebekler için doğumdan hemen sonra gerekli sağlık koşulları sağlanması gerekiyor. Dünya Prematüre Günü, prematüre bebeklerin ve annelerinin varlığını topluma hatırlatmak, sorunlara dikkat çekmek ve farkındalığı sürdürmek amacıyla, Dünya Sağlık Örgütü tarafından her yıl 17 Kasım tarihinde kutlanıyor. Prematüre doğum sonrası süreç; mücadelenin, sabrın, umudun ve koşulsuz sevginin en yoğun yaşandığı çok özel bir dönem. Bu süreçte annelerin hem duygusal hem de fiziksel olarak güçlü kalabilmesi, yalnızca kendi sağlıkları değil, bebeklerinin gelişimi için de kritik öneme sahip. Yataş Bedding’in uyku-sağlık ilişkisi konusunda farkındalık yaratmak amacıyla 2021 yılında hayata geçirdiği Yataş Uyku Kurulu uzmanları, Dünya Prematüre Günü kapsamında prematüre bebek annelerine özel öneriler sunuyor. Anne İyi Olursa, Bebek de İyi Olur Prematüre doğumun, annenin zihinsel ve bedensel hazırlığını tamamlayamadan ani bir geçişle anneliğe adım atmasına neden olduğunu ve bu geçişin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda güçlü bir duygusal sarsıntı yarattığını belirten Yataş Uyku Kurulu Üyesi Uzman Psikolog Tuba Dadaşoğlu; “Prematüre doğum sonrası birçok anne, bebeği hastanedeyse sürekli onun durumu hakkında endişelenir. Her an bir haber alacakmış gibi tetikte olur. Kalbi sürekli hızlı atar, aklı sürekli meşguldür. Gece yastığa başını koysa bile beden gevşeyemez; çünkü zihin hep uyanıktır. Bazı anneler ise duygusal yoğunluktan dolayı aşırı uyku hali yaşayabilir. Gece tetiklenmeleri, yani aniden uyanmalar da sık görülür. Tüm bunlar, annenin beyninin hâlâ ‘alarm’ modunda olduğunun göstergesidir. Beden gevşemeyi bilmiyorsa, ruh da dinlenemez” diyor. Tuba Dadaşoğlu, bu dönemde annelerin yaşadığı duygusal yoğunluğa karşı kendilerine daha şefkatli yaklaşmalarının çok önemli olduğunu söylüyor ve şu önerilerde bulunuyor: “Öncelikle ruh halinizi suçlamayın, anlamaya çalışın. Kaygı, üzüntü, korku, suçluluk… Bunların hepsi insanidir. Uyuyamıyorsanız kendinize kızmayın. ‘Ben niye böyleyim?’ demek yerine, kendine ‘Zihnim çok yorgun, o da korunmaya çalışıyor’ demek daha iyileştirici olur. Derin ve kesintisiz uyuyamıyorsanız bile, gün içinde kısa molalar vermeyi ihmal etmeyin. Kendinizle konuşmayı değiştirin. ‘Yetersizim’ ya da ‘güçsüzüm’ gibi iç sesleri fark edin. Bunlar gerçek değil, sadece kaygının sesidir. Onların yerine ‘Zor bir süreçten geçiyorum ve elimden gelenin en iyisini yapıyorum’ demeyi deneyin. Yalnız kalmayın. Duygular, paylaşıldıkça hafifler. Bu süreçte psikolojik destek almak bir zayıflık değil, annenin hem kendine hem bebeğine en büyük hediyesidir. Son olarak, prematüre bir bebek annesi olmak zaten başlı başına güçlü olmaktır. Her şeyi mükemmel yapmak zorunda değilsiniz. Yeterince iyi anne olmak, zaten fazlasıyla yeterlidir.” “Anneler, omurganızı unutmayın” Yataş Uyku Kurulu Üyesi Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Dr. Berhan Bayram, annelik dönemi boyunca omurga sağlığını korumanın, kritik öneme sahip olduğunu belirtiyor. Berhan Bayram sözlerine şöyle devam ediyor: “Araştırmalar, postpartum dönemde kadınların %50'den fazlasının sırt ve bel ağrısı yaşadığını göstermektedir. Uyku sırasında bel bölgesinin desteklenmemesi, fazla yumuşak ya da çok sert yataklar ve yanlış yastık kullanımı, bu şikayetlerin artmasına neden olur. Özellikle yan veya sırt üstü pozisyonda, dizler arasına konulacak bir yastıkla omurganın doğal eğriliğini korumak, basit ama etkili bir önlemdir. Gündelik hayatta, özellikle bebeği hep aynı kolda taşımak ya da sürekli tek taraflı omuz çantası kullanmak da omuz kuşağında asimetriye ve skolyoz benzeri postüral sorunlara yol açabilir. Annelere önerilen ergonomik taşıma çözümleri ve simetrik taşıma alışkanlıkları, bu riskleri azaltabilir. Emzirme sırasında öne eğilerek uzun süre sabit kalmak da boyun ve sırt bölgesindeki kaslarda spazmlara ve ağrılara neden olabilir. Bunun yerine sırtı destekleyen yastıklar kullanmak, ayakları hafifçe yükseltmek ve bebeği göğse yaklaştıran destek yastıkları tercih etmek, hem konforu artırır hem de omurgayı korur. Postpartum dönemde yaşanan uyku problemleri, annelerin fiziksel ve zihinsel yorgunluğunu artırmaktadır. Uyku kalitesinin düşmesi, fiziksel semptomlara ve bebek bakımına ilişkin sorunlara bağlı olarak annelerin yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Uyku ortamının doğru seçimi, ergonomik destekler ve bilinçli taşıma alışkanlıkları sayesinde anneler, hem bebekleriyle dolu dolu vakit geçirebilir hem de kendi beden sağlıklarını koruyarak bu süreci sağlıklı bir şekilde sürdürebilirler.” Düşük Şiddetli Egzersizler, Annenin Fiziksel Sağlığını ve Ruh Halini İyileştiriyor Yataş Uyku Kurulu Üyesi Fizyoterapist K. Zafer Aksungur ise prematüre doğum sonrası dönemde annenin bedeninin yaşadığı yüklenmelere dikkat çekerek, bu süreçte hafif egzersizlerin etkisine vurgu yapıyor. Aksungur, “Anneler bu süreçte bebeklerinin ihtiyaçlarını önceledikleri için kendi fiziksel sınırlarını ihmal edebiliyorlar. Ancak unutulmamalıdır ki, uzun süreli stres, uyku bölünmeleri ve hareketsizlik; boyun, sırt ve bel bölgesinde kas gerilimlerine, postür bozukluklarına ve kronik yorgunluğa neden olabilir. Vücut, bu dönemde hem hormonal değişimlerle hem de duygusal yüklerle mücadele halindedir. Bu yüzden annenin fiziksel rahatlaması çok önemlidir” diyor. Evde rahatlıkla uygulanabilecek düşük şiddetli egzersizlerin bu dönemde hem kas-iskelet sistemini desteklediğini hem de sinir sistemini rahatlattığını belirten Aksungur, sözlerine şöyle devam ediyor: “Özellikle omurgayı destekleyen ve dolaşımı artıran çocuk pozisyonu, kobra esnemesi, omurga rotasyonları ve kalça bölgesi germe hareketlerinin düzenli uygulanması, annenin kaslarında gevşeme sağladığı gibi beden farkındalığında artış ve stres düzeyinde azalma sa sağlar. Basit hareketler, annenin hem fiziksel olarak toparlanmasına hem de içsel olarak dengelenmesine yardımcı olur. Bu egzersizler yalnızca bedeni değil, aynı zamanda nefes yoluyla zihni de sakinleştirir. Gece uykularının kalitesini artırmak, gün içinde enerji seviyesini yükseltmek için oldukça etkilidir.”

KÜAD’da Geri Sayım Başladı Haber

KÜAD’da Geri Sayım Başladı

15-17 Aralık 2025 tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirilecek kongre, sektör temsilcileri ve profesyonellerini bir araya getirecek. Ana teması “Holistik Kozmetik” olan kongre, uluslararası arenadan önemli sektör profesyonellerini Türkiye’de ağırlayacak. Kongrede, Prof. Dr. İbrahim Adnan SARAÇOĞLU holistik bakış açısıyla kişisel bakımı, Prof. Dr. Murat Aksoy sağlıklı yaşam mücadelesinde seçimlerimizi anlatırken, zihinsel strateji ve becerileriyle tanınan Semih Saygıner ile eğlenceli stand-up gösterisiyle Baturay Özdemir katılımcılarla buluşacak. Holistik kozmetik anlayışı, güzelliği yalnızca ciltle sınırlamayıp; beden, zihin ve ruh bütünlüğü içerisinde ele alıyor. Doğal içerikler, sürdürülebilir üretim süreçleri, ruhsal dengeyi destekleyen formülasyonlar ve duyusal deneyimler bu yaklaşımın temelini oluşturuyor. Bu kapsamda kongre, bilimin, doğanın ve duygusal iyiliğin kesiştiği yeni bir kozmetik çağını temsil ediyor. Yeni Dönemin Güzellik Kodları Tartışılıyor Kongre kapsamında gerçekleştirilecek sunumlarda, bilimsel araştırmaların, sürdürülebilir teknolojilerin ve tüketici trendlerinin bütünsel güzellik anlayışıyla nasıl birleştiği tartışılacak. “Yeni Dönemin Güzellik Kodları: Holistik Yaklaşım” oturumunda, güzellik kavramının duygusal, zihinsel ve fiziksel boyutları ele alınarak, Holistik bakış açısıyla kişisel bakım, Kozmetik Biliminde Gelişmeler değerlendirilecek. “Bütünsel Sağlık Ve Uzun Ömür İçin İçerikler Ve Teknolojiler” incelenirken, “Sürdürülebilir Güzellik Yolculuğu: Ar-Ge ve İnovasyon ile Geleceğe Adım” başlıklı oturumda biyoteknolojik gelişmelerin, doğal aktiflerin ve çevre dostu üretim süreçlerinin holistik bakış açısıyla nasıl birleştiği değerlendirilecek. “Bütünsel Güzelliğe Doğru: Yeni Nesil Tüketici Tercihleri ve Trendler” oturumunda ise değişen tüketici davranışları, kişiselleştirilmiş bakım anlayışı ve ‘iyi yaşam’ trendlerinin kozmetik sektöründeki yansımaları ele alınacak. Kongrede Bilim, Beceri ve Eğlence Bir Arada Katılımcılar için farklı deneyimlerin yaşanacağı kongrede, alanlarında öncü isimler sahne alacak. Bilim ve araştırma dünyasının önde gelen isimlerinden Prof. Dr. İbrahim Adnan SARAÇOĞLU ve Prof. Dr. Murat Aksoy, sağlıklı yaşam, kozmetik bilimi ve inovasyon konularındaki derin bilgisiyle sunum yaparken, bilinen spor ve beceri ustası Semih Saygıner, zihinsel strateji ve odaklanma konularındaki deneyimlerini paylaşacak. Ayrıca, eğlenceli bir deneyim için Baturay Özdemir, stand-up gösterisiyle kongreye renk katacak ve katılımcılara unutulmaz anlar yaşatacak. Geleneksel Upcycle Proje Yarışmasıyla Sürdürülebilirlik Öne Çıkıyor Kozmetik sektöründe çevre bilincini ön plana çıkaran Upcycle Proje Yarışması, 9. Uluslararası Kozmetik Kongresi’nde de katılımcılarla buluşacak. Yarışmada, kozmetik atıklarından geri dönüştürülerek hazırlanan ürünler değerlendirilecek. Sektör firmaları, atıklarını azaltarak ve karbon ayak izini düşürerek yürüttükleri çalışmalarla sürdürülebilirliğe katkı sağlıyor; Upcycle Proje Yarışması da bu bilinçli yaklaşımın geleneksel bir yansıması olarak kongre programında yer alıyor. Bir diğer önemli etkinlik olan Innovation Zone, üretici firmaların Ar-Ge başarılarını görünür kılarken, katılımcılara sektördeki en son gelişmeleri yerinde inceleme fırsatı sunuyor. En yenilikçi ürünler, kongre sonunda ödüllendirilecek ve sektörle paylaşılacak. Geleceğin Kozmetik Vizyonu Türkiye’den Yükseliyor Kozmetik sektörü artık sadece cilt bakımından ibaret olmadığını belirten KÜAD Kongre Başkanı Fuat Arslan yaptığı açıklamada: “Geçtiğimiz yıl ‘Biyoteknoloji’ ana temasıyla gerçekleştirdiğimiz kongrede, dünyanın en büyük kozmetik kongrelerinden biri olmanın gururunu yaşadık. Bu yıl da aynı başarıyı sürdürmek ve daha kapsayıcı bir yaklaşımla sektörümüze yön vermek istiyoruz. ‘Holistik Kozmetikler’ temasıyla, güzelliği yalnızca dış görünümle sınırlamayan, zihin, beden ve ruh dengesini esas alan bir döneme geçiyoruz. Holistik güzellik; wellness, well-aging, longevity ve well-being kavramlarıyla özdeşleşen, içten dışa iyi olma halini tanımlayan bir yaşam biçimidir. Artık bu yaklaşım bir trend değil, hayati bir ihtiyaç. Egzersiz, beslenme, uyku, hobilerimiz ve kozmetik tercihleri gibi günlük alışkanlıklarımızın her biri yaşam kalitemizi etkiliyor. Bu farkındalıkla, doğaya ve çevreye duyarlı, sürdürülebilir üretim süreçleriyle desteklenen yeni bir kozmetik anlayışını konuşacağız. Dünyada güçlü dönüşümlerin yaşandığı, rekabetin giderek arttığı bu dönemde, sektörümüzün dünya pazarında daha güçlü olabilmesi için birlikte üretmek, yenilikçi stratejiler geliştirmek ve deneyim paylaşımını artırmak büyük önem taşıyor. Bu yıl da kongremizde, yeni kavramları, güncel gelişmeleri ve dünyadan seçkin konukları bir araya getirerek, geleceğin kozmetik vizyonunu şekillendireceğiz.” Dedi. İnsan ve çevre sağlığını göz ardı etmeden, yüksek katma değerli kozmetik ürünlerin üretilmesini; Türkiye’nin kozmetik bilimi alanında dünyada söz sahibi olmasını sağlamayı amaç edinen KÜAD, tüketicilerde bilinçli kozmetik kullanımı konusunda farkındalık yaratmak için yoğun çalışmalar yürütüyor.

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.