Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Yaşam Tarzı

Kapsül Haber Ajansı - Yaşam Tarzı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yaşam Tarzı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yemeği Kesmek Depresyona Sürüklüyor! Haber

Yemeği Kesmek Depresyona Sürüklüyor!

Beslenme uzmanlarının ve hekimlerin yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım benimsememesi gerektiğini dile getiren Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Dahiliyeciler için de diyetisyenler ve beslenme uzmanları için de aynı şey geçerli; sadece yemeği keserek hastanın depresyona girmesine sebep olmayalım. Biraz hastanın psikolojisini anlamak gerekiyor. İnsanın ruh sağlığı yerinde olmayınca diyetine sadık kalmıyor.” dedi. Üsküdar Üniversitesi ev sahipliğinde düzenlenen "III. Ulusal Beslenme ve Diyetetikte Güncel Yaklaşımlar Kongresi," "Bilimden Kliniğe Metabolik Sağlık" temasıyla NP Sağlık Yerleşkesi İbn-i Sina Oditoryumu'nda alanında uzman akademisyenleri ve klinisyenleri bir araya getirdi. Kongrenin açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Müge Arslan, Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin ve Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaptı. Prof. Dr. Tarhan: “Yeme bozukluğunda, aç olmadan yiyor kişi” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, açılışta yaptığı konuşmada, Türkiye’nin obezite sıralamasında dünyada ilk sıralarda yer almasının dikkat çekici olduğunu ifade ederek, obezitenin yalnızca yanlış beslenme alışkanlıklarıyla açıklanamayacağını, psikolojik etkenlerin de önemli rol oynadığını kaydetti. Yeme bozuklukları ile bağımlılık mekanizmalarının beyinde benzer süreçlerle ilişkili olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tarhan, beyindeki ödül sisteminin bu süreçte belirleyici rol oynadığını kaydederek, şunları söyledi: “Beyindeki ödül sistemi, ‘ödül yetmezliği sendromu’ diye geçiyor bağımlılığın aslında nörobiyolojik karşılığı, patofizyolojisi. Ödül yetmezliği sendromunda beyindeki dopamin yetersizliği oluyor. Özellikle yeme bozukluğunda da o ‘duygusal yeme’ dedikleri, ‘duygusal açlık’ dedikleri yeme bozukluğunda, aç olmadan yiyor kişi. Bir şeye üzülünce yiyor, neşelenince yiyor.” Duygusal yeme sadece fiziksel açlıkla ilgili değil Duygusal yemenin yalnızca fiziksel açlıkla ilgili olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, yıllar önce karşılaştığı bir hastanın yaşadıklarını örnek gösterdi. Depresyon sürecindeki hastanın yemek yemeye adeta bir yaşam anlamı yüklediğini anlatan Prof. Dr. Tarhan, “Hatta unutmam, bir hasta vardı; depresyondaydı, bayağı bir kiloluydu. Bir ara dahiliyeciye gitmiş; ‘onu yeme, bunu yeme, şunu yeme’ demişler. Adam demiş ki; ‘Doktor Bey, benim bu kadar yemem senin için neden önemli? Ben yemeyeceksem niye yaşayayım ki?’ Düşünün, yemeye öyle bir anlam yüklemiş ki, yemek onun için bir yaşam sebebi.” diye konuştu. Yeme alışkanlıklarının bir anda terk edilmesi psikolojik etkilere neden oluyor Prof. Dr. Tarhan, uzun yıllar boyunca süren yeme alışkanlıklarının bir anda terk edilmesinin kişide ciddi psikolojik etkiler oluşturabileceğini belirterek, bunun bazı bireylerde “narsistik yaralanma”ya yol açabileceğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, “Bir kimseye senelerce yaptığı bir alışkanlığı tıbbi nedenlerle terk etmesini söylemek, ödül davranışını terk etmek gibi oluyor ve bunu terk etmeyle ‘narsistik yaralanma’ yaşıyor. Yani sevgi yatırımı yemeğe yapmış, bedenine yapmış, duygusal yatırımını buna yapmış. Onu elinden aldığınızda birdenbire narsistik yaralanma yaşıyor ve depresyona giriyor. Böyle durumlar duygusal yeme bozukluğunun arka planındaki nedenler.” şeklinde konuştu. Beslenme uzmanları yalnızca yasaklayıcı yaklaşım benimsememeli Beslenme uzmanlarının ve hekimlerin yalnızca yasaklayıcı bir yaklaşım benimsememesi gerektiğini dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Dahiliyeciler için de diyetisyenler ve beslenme uzmanları için de aynı şey geçerli; sadece yemeği keserek hastanın depresyona girmesine sebep olmayalım. Nasıl yaparsınız bilmiyorum ama ona öyle bir şekilde yaklaşmalı ki; ‘kibrit kutusu kadar peynir’ gibi klasik örneklerin dışındaki daha ustaca yöntemlerle onu ikna etmek gerekiyor. Biraz hastanın psikolojisini anlamak gerekiyor. Önce insan, sonra hasta. İnsanın ruh sağlığı yerinde olmayınca diyetine sadık kalmıyor.” dedi. Kongrede yeme bozuklukları, beslenme alışkanlıkları ve davranış kalıplarının ele alınmasının önem taşıdığını vurgulayan Prof. Dr. Tarhan, genç diyetisyen adaylarının duygusal yemenin bağımlılık boyutunu da dikkate almaları gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin: “Beslenme konusu günümüzde çok daha kritik bir noktaya geldi” Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Arif Aktuğ Ertekin de bilimsel etkinliklerin sürdürülebilir olmasının önemine dikkat çekerek, “Bugün üçüncüsünü yaptığımız kongremizde bir aradayız. Rakam sayısı arttıkça mutlu oluyorum çünkü bu tür kongrelerin sürekliliği hem kurum için hem ülkemiz için hem bilim için hem dünya için çok büyük katkıları olan yaklaşımlar.” diye konuştu. dedi. Prof. Dr. Ertekin, beslenme konusunun günümüzde çok daha kritik bir noktaya geldiğini ifade ederek, özellikle pandemi sonrasında insanların yaşam biçimlerinin değiştiğini, hareketsiz yaşamın ve işlenmiş gıda tüketiminin yaygınlaşmasının obezite oranlarını artırdığını söyledi. Dünya nüfusunun yüzde 30-35’i obez Dünya genelindeki obezite verilerine de dikkat çeken Prof. Dr. Ertekin, “Dünya nüfusunu da çok kabaca 8.3 milyar gibi düşünürsek, bunun yüzde 30-35’inin fazla kilolu ve obez olduğu söyleniyor. 1 milyardan fazla obez insan var ve bu sayı gittikçe artıyor.” dedi. Çocukluk çağı obezitesindeki artışın da endişe verici boyutlara ulaştığını ifade eden Prof. Dr. Ertekin, “Bizim mesleğe ilk başladığımız yıllarda gebelik diyabeti diyebildiğimiz bir kavram doğru dürüst yokken şimdi sayıları çok arttı. Ufak çocuklar en büyük sıkıntıyı çekenler. 5-19 yaş arasında son 2-3 yıl içinde 177 milyondan fazla çocuğun obez olduğunu görmeye başladık.” ifadesinde bulundu. Obeziteyle mücadelenin bilimsel çalışmalar ve topluma yönelik bilinçlendirme faaliyetleriyle mümkün olabileceğini vurgulayan Prof. Dr. Ertekin, beslenme alanındaki uzmanların önemli bir sorumluluk taşıdığını söyledi. Prof. Dr. Müge Arslan: “Kongre farklı disiplinlerden uzmanları bir araya getiriyor” Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başkanı Prof. Dr. Müge Arslan, kongrenin bilimsel ve pratik boyutuna dikkat çekerek, “Bu yıl ‘Bilimden Kliniğe Metabolik Sağlık’ temasıyla düzenlediğimiz kongremiz yalnızca bilimsel verilerin paylaşımı değil, aynı zamanda bilimin pratiğe dönüşümüne de odaklanmaktadır. Kongremiz; diyabet, obezite, kardiyometabolik risk faktörleri, fonksiyonel besinler, nütrigenetik gibi önemli bilimsel verilerin paylaşımının yanı sıra aynı zamanda klinik uygulamaları ve çoklu çözüm önerilerini de içermektedir.” dedi. Kongrenin Türkiye’de bir ilke de ev sahipliği yaptığını ifade eden Prof. Dr. Arslan, “Ayrıca buradan büyük bir onur ve mutlulukla şunu da paylaşmak isterim; kongremiz Türkiye'de bir ilk olma özelliğine de sahiptir. Çünkü ‘Gelecekten Geleneğe Anadolu Mutfağı'na Sağlıklı Dönüşümler’ workshopu’yla ülkemizde ilk kez Anadolu mutfağını bilimsel donelerle ele alan kongre olma özelliğine de sahip. Bu nedenle ayrıca bu kongreyle sizlerle buluşmasına vesile olduğumuz için büyük bir mutluluk duyduğumu da dile getirmek isterim.” ifadesinde bulundu. Kongrenin farklı disiplinlerden uzmanları bir araya getireceğini belirten Prof. Dr. Arslan, “Bu kongrenin hem sahada aktif olarak çalışan hekim, hemşire, diyetisyen hem de aynı zamanda bilimsel arenada aktif olarak çalışan bilim insanı ve öğrencilerin bir araya geldiği, önemli iş birliklerinin oluştuğu ve aynı zamanda kuvvetli bilimsel bağlantıların oluştuğu kıymetli bir kongre olacağı kanısındayım.” diye konuştu. Kongre 2 gün sürüyor Kongrenin açılışının ardından Prof. Dr. Ömer Faruk Doğan, Prof. Dr. Gül Kızıltan’ın Oturum Başkanlarında düzenlenen “Metabolik Riskten Çözüme: Obezite” konulu oturumda Prof. Dr. Bülent Yardımcı “Obezite ve Kronik İnflamasyon”, Dr. Öğr. Üyesi Z. Begüm Kalyoncu Atasoy “Obezitede Kişiselleştirilmiş Tedavi: Epigenetik Perspektifler”, Prof. Dr. Mahir Özmen “Obezite Metabolik Hastalık Varlığında; Neden, Kime, Hangi Cerrahi Müdahale?” ve Doç. Dr. Orçun Yalav “Obezite Tedavisinde Yeni Ufuklar. GLP-1 Analogları ve Metabolik Cerrahi” konusunu ele aldı. Oturum başkanlıklarını Prof. Dr. Mahir Özmen ve Prof. Dr. Müge Arslan’ın yaptığı “Kardiyometabolik Risk Yönetiminde Multidisipliner Yaklaşımlar” oturumunda da Prof. Dr. Ömer Faruk Doğan “Kardiyometabolik Sağlığın Haritası: Risk Faktörleri ve Güncel Veriler”, Doç. Dr. Tuğçe AYTULU “Kardiyometabolik Riskleri Azaltmada Yaşam Tarzı Stratejileri” ve Uzm. Dr. Füsun Helvacı da “Kardiyometabolik Risk Yönetiminde Endotel Disfonksiyon” konusunda konuştu. Prof. Dr. Müge Arslan ve Doç. Dr. Orçun Yalav’ın Oturum Başkanları olduğu “Diyabette Beslenme Araştırmalarında Yeni Ufuklar” başlıklı oturumda da Prof. Dr. Gül Kızıltan “Makrobesin Dengesi ve Glisemik Kontrol: Karbonhidratın Gücü ve Alternatif Yaklaşımlar”, Dr. Öğr. Üyesi Tuğçe Özlü Karahan “Bitkisel Temelli Diyetler ve Diyabet: Prognoz ve Klinik Sonuçlar”, Dr. Öğr. Üyesi Vahibe Uluçay Kestane de “Diyabette Mitokondriyal Disfonksiyon: Beslenme Temelli Yaklaşımlar” konularını ele aldı. Alanında uzman konuşmacılar, güncel bilimsel verileri paylaşıyor Kongrenin ikinci gününde öne çıkan konular arasında, metabolik mikrobiyota ve sistemik inflamasyon ilişkisi, yağ, ağrı ve inflamasyon, inflamasyon, obezite ve antiaging gibi başlıklar yer aldı. Alanında uzman konuşmacılar, güncel bilimsel verileri paylaşarak, klinik uygulamalara ışık tuttular. Prof. Dr. Ömer Faruk Doğan ve Prof. Dr. Gül Kızıltan’ın Oturum Başkanları olduğu oturumda Prof. Dr. Aytaç Atamer “Metabolilk Sağlıkta mikrobiyata ve Sistemik İnflamasyon İlişkisi”, Dr. Dyt. Dilek Doğan “Yağ, Ağrı ve İnflamasyon: Beslenme Perspektifinde Lipödemi Anlamak ve Yönetmek”, Dr. Öğr. Üyesi Fulya Çakıloğlu Barbaros “İnflamasyon, Obezite ve Antiaging” ve Doç. Dr. Nazlı Batar “Hücresel Yaşlanmayı Beslenme İle Yavaşlatmak: Longevity ve İnflamaging Üzerine” konularını ele aldı. Doç. Dr. Nazlı Batar ve Doç. Dr. Tuğçe Aytulu’nun Oturum Başkanları olduğu oturumda da vaka sunumları gerçekleştirildi. Dr. Dyt. Olcay Barış (Bariyatrik Cerrahi), Uzm. Dyt. Handan Doğan Kavuştu (GLP-1 Kullanımı) ve Dr. Dyt. Dilek Doğan (Lipödem) konularında deneyimlerini paylaştı. Kongre kapsamında ayrıca, "Gelecekten Geleceğe Anadolu Mutfağında Sağlıklı Dönüşümler" temalı bir workshop düzenlendi. Workshop'ta, Anadolu mutfağının geleneksel lezzetleri ile güncel bilimsel veriler bir araya getirilerek, sağlıklı beslenme konusunda pratik bilgiler sunuldu. Kongre, beslenme ve diyetetik alanındaki uzmanları, akademisyenleri ve öğrencileri bir araya getirdi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İnme Sinsice Değil, ‘Yıldırım Hızıyla’ Gelir! Haber

İnme Sinsice Değil, ‘Yıldırım Hızıyla’ Gelir!

Yüzde kayma, kolda güçsüzlük ve konuşma bozukluğunun en kritik belirtiler arasında yer aldığını kaydeden Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Bir yakınınızda veya kendinizde inme şüphesi duyduğunuz anda yapmanız gereken tek bir şey vardır; hemen 112 Acil Servis’i aramak.” dedi. İnmenin en kritik belirtilerinin ‘yüz, kol, konuşma’ kuralıyla hatırlanabileceğine işaret eden Dr. Şalçini ilk saatlerde yapılan müdahalelerle felç riskinin büyük ölçüde azaltılabileceğini ifade etti. Dr. Şalçini, halk arasındaki ‘uyusun geçer’ ya da ‘yüzüne su çarpalım’ gibi yanlış inanışların ciddi sonuçlara yol açabileceğine, inmenin her yaşta görülebileceğine, yüksek tansiyonun en önemli risk faktörü olduğuna dikkat çekti ve inme ile mücadelede hayat kurtarıcı üç madde paylaştı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, 10 Mayıs Dünya İnme Farkındalık Günü kapsamında inmenin belirtileri, hızlı müdahalenin önemi ve toplumdaki yanlış inanışların tehlikesi hakkında açıklamalarda bulundu. İnme’nin beyni besleyen damarlardan birinin aniden tıkanması veya yırtılarak kanaması sonucu, o bölgedeki beyin hücrelerinin oksijensiz kalarak ölmeye başlaması durumu olduğunu kaydeden Dr. Celal Şalçini, “Bunu bir şehrin ana su borusunun patlaması veya tıkanması gibi düşünebilirsiniz; su gitmeyen yerlerde hayat durur. İnme gerçekleştikten sadece dakikalar sonra milyonlarca nöron kaybedilir, bu da beynin o bölgesi tarafından kontrol edilen konuşma, hareket ve hafıza gibi fonksiyonların devre dışı kalmasına neden olur.” dedi. İnmenin en kritik belirtilerinin ‘yüz, kol, konuşma’ kuralıyla hatırlanabileceğine işaret eden Dr. Şalçini “Yüzde yamulma, bir kolun havada tutulamayıp düşmesi ve konuşmanın peltekleşmesi en net uyarıcılardır. Belirtiler genellikle saniyeler içinde, aniden ortaya çıkar ve her geçen dakika beyin dokusunun kaybı hızlanır. Unutmayın, inme sinsi değil, ‘yıldırım hızıyla’ gelen bir durumdur; belirtilerin kendi kendine geçmesini beklemek en büyük hatadır.” uyarısında bulundu. Şüphe anında ilk adım: Sadece 112! “Bir yakınınızda veya kendinizde inme şüphesi duyduğunuz anda yapmanız gereken tek bir şey vardır; hemen 112 Acil Servis’i aramak.” diyen Dr. Celal Şalçini, şöyle devam etti: “Kendi imkanlarınızla hastaneye gitmeye çalışmak veya hastaya su içirmek, aspirin vermek ya da tansiyon ilacı yutturmak gibi müdahaleler durumu daha da kötüleştirebilir. Ambulans ekibi, sizi en doğru donanıma sahip ‘İnme Merkezi’ne yönlendirerek tedavi sürecini daha yolda başlatacaktır. İnmede ‘zaman beyindir’. Belirtiler başladıktan sonraki ilk 4-5 saat içinde yapılan pıhtı çözücü tedaviler veya ilk saatlerdeki anjiyo müdahaleleriyle beyin hasarı tamamen önlenebilir ya da minimuma indirilebilir. Müdahale ne kadar erken olursa, hastanın felç kalmadan normal hayatına dönme şansı o kadar artar. Kısacası, erken gelen hasta, sağlığını geri kazanma şansını yakalayan hastadır.” İnme uykuda geçmez, su çarpmakla düzelmez! Müdahalede geç kalınan her saatin, kalıcı engellilik riskini katlayarak artırdığına vurgu yapan Dr. Celal Şalçini, “Beyin hücreleri yenilenme kapasitesi oldukça kısıtlı hücrelerdir; oksijensiz kalan bölge tamamen öldüğünde, o bölgenin yönettiği el, kol, bacak gibi organlarda kalıcı felç, yutma bozuklukları veya konuşma kaybı meydana gelir. Gecikmiş vakalarda tedavi süreci aylar süren zorlu fizik tedavi seanslarına evrilir ve maalesef tam iyileşme her zaman mümkün olmayabilir.” dedi. Halk arasında ‘tansiyonu yükseldi, biraz uyusun geçer’ veya ‘yüzüne soğuk su çarpalım’ gibi inanışların maalesef ölüme veya sakatlığa davetiye çıkardığına dikkat çeken Dr. Şalçini, “İnme uykuda geçmez, su carpmakla düzelmez! Bir diğer yanlış ise inmenin sadece yaşlılarda görüldüğü algısıdır; oysa inme, bebeklerden genç yetişkinlere kadar her yaş grubunu etkileyebilen ciddi bir sağlık krizidir.” açıklamasını yaptı. İnme önlenebilir bir hastalık! Yüksek tansiyonun, inmeye davetiye çıkaran bir numaralı sorun olduğunu ifade eden Dr. Celal Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı: “Bunu şeker hastalığı, yüksek kolesterol ve sigara kullanımı izler. Ancak sağlıklı beslenme, günde 30 dakika yürüyüş ve tütün ürünlerinden uzak durmak gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle inme riskini azaltmak elimizdedir. Kendi sağlığınızın kaptanı olup bu riskleri yönetmek, en güçlü tedavi yöntemidir. İnme ile mücadelede bu üç maddeyi hayat kurtarıcı bir rehber olarak kabul edin: 1. Vakit Kaybetme: Belirtiyi gördüğün an saati kontrol et ve hemen 112’yi ara. 2. Belirtileri Tanı: Yüzde kayma, kolda güçsüzlük ve konuşma bozukluğu varsa durum ciddidir. 3. Önlemini Al: Tansiyonunu kontrol altında tut ve hareket et; inme önlenebilir bir hastalıktır!” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Riskli Gıda Trendlerine Dikkat! Haber

Riskli Gıda Trendlerine Dikkat!

Beslenmede önemli pek çok faktörü göz ardı ederek, yalnızca cinsiyete göre beslenme önerilerine uymak ne kadar doğru? Bu soruları; kadın ve erkeğin biyolojik ve fizyolojik ihtiyaçlarının genel sağlık durumuna göre farklılık gösterdiğine dikkat çekerek yanıtlayan Acıbadem Life’tan Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “cinsiyetlendirilmiş alışkanlıklara” doğru sürüklendiğimizi belirtiyor. Her bireyin yaşam tarzı, alışkanlıkları gibi yaşadığı çevrenin de bireyin sağlığına yön verdiğini söyleyen Kurucu, riskli gıda trendlerine karşı uyarıda bulunuyor. MENOPOZ, KOLAJEN VE “MUCİZE” VAATLERİ Menopozla birlikte östrojenin azalması, kardiyovasküler risklerin artması ve ciltte elastikiyet kaybı gibi doğal süreçler kadınları çözüm arayışına yönlendiriyor. Bu noktada piyasaya sürülen kolajen takviyeleri ve östrojen içerikli ürünler, “genç kalma” ve “sağlıklı yaş alma” vaatleriyle pazarlanıyor. Oysa tek bir mucize ürünle sağlığı korumanın mümkün olmadığını belirten Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Ayak tırnaklarımızdan, saç telimize kadar bir bütünüz. Sağlık parametrelerinde her halka birbiriyle iç içe, bütün halinde! Tek bir şeyden mucize etki bekleyip geri kalanını arka plana atmamalısınız. Menopoz sonrası kadınlara, omega-3 yağ asitleri, sebze, şeker oranı düşük mor renkli meyveler, antioksidanlar ve fitoöstrojenlerden zengin bir beslenme önerisi sunulur. Ek olarak, omega-3 balık yağı, magnezyum ve koenzim Q10 gibi takviyeler tıbbi gözetim altında verilebilmektedir” diyor. TEKNOLOJİ ALGORİTMALARI KADINLARIN SÖZDE İHTİYAÇLARINA OYNUYOR! Kadınların öncelik verdiği sağlık faydaları, fizyolojik ihtiyaçlar ve toplumsal baskıların birleşiminden oluşuyor. Teknolojik cihazların algoritmaları da bu eğilimleri algıladığında, kadınların karşısına sürekli olarak hormonal dengeyi, cilt sağlığını veya menopoz semptomlarını iyileştirdiğini iddia eden ürünler çıkıyor. Bu ürünler, sosyal medya ve reklamlarla çoğunlukla bir ‘ihtiyaç’ olarak tanıtılıyor ve kadınlara yönelik mesajlarla öne çıkarılıyor. Kadınlar için hormon döngülerini destekleyen beslenme stratejilerinin önem taşıdığını belirten Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Magnezyum ve B6 vitamini, kasları gevşeterek ve nörotransmitter işlevini destekleyerek PMS semptomlarını azaltmada özellikle etkilidir. Bununla birlikte Omega-3 yağ asitleri, iltihabı yönetmeye ve hormon üretimini desteklemeye yardımcı olur ve bunları tüm yaşam evrelerinde olmazsa olmaz hale getirir. Hormonal dalgalanmaları ve menopoz geçişlerini yönetmek için bütüncül ve fonksiyonel tıp bakış açısıyla, bu gıdalardan çok daha öte bir yolculuk var. Bu nedenle sağlık yönetiminizi sosyal medyadan gördüklerinizle, influencer ürünleri ile değil sağlık uzmanı ile yapmalısınız. Mesela östrojen bandı gerekli mi, ne gibi riskleri var? Hekiminizle konuşmalısınız” diyor. ERKEKLER “KAS” ODAKLI! “Kas kütlesi artırma ve hızlı toparlanma hedefi, erkekleri protein tozları ve performans artırıcı takviyelere yönlendiriyor. Sosyal medya ve reklamlar da bu ürünleri ‘olmazsa olmaz’ olarak gösteriyor. Antrenman sıklığı, yoğunluğu ve bireysel sağlık durumu dikkate alınmadan kontrolsüz kullanılan takviyelerin ciddi sağlık riskleri doğurabildiğini söyleyen Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Özellikle testosteron artırıcı ürünlerin bilinçsiz tüketimi hormon dengesini bozabilirken, doğal yöntemler ve dengeli beslenme, güvenli ve etkili bir alternatif olarak öne çıkıyor. Oysa yağsız etler, yumurtalar, kinoa, tofu, tempeh ve mercimek gibi gıdalar, erkekler için mükemmel protein kaynakları! Testosteron artıcı doğal yöntemlerle oldukça mevcut ve başarılı sonuçlar alıyoruz. İlaçlar, kontrolsüz takviyeler kullanıp sağlığınızı riske etmek yerine doğal yollara başvurmalısınız” diyor. RİSKLİ GIDA TRENDLERİ SAĞLIĞINIZI BOZABİLİR Dönemsel gıda trendleriyle birlikte tek bir besine ya da takviyeye aşırı yüklenme eğiliminin ciddi dengesizliklere yol açtığını belirten Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Sosyal medyada popülerleşen ürünler, kontrolsüz kullanımın önünü açıyor. Mucize etkiler beklemek yerine dengeli ve doğal beslenmeye odaklanılması gerekiyor. Örneğin kolajen patlaması yaşanırken, bu ihtiyacın ilikli kemik suyu gibi doğal kaynaklarla karşılanması çok daha güvenli bir yaklaşım. Prolin, glisin, hiyaluronik asit ve glukozamin gibi damar sağlığını ve doku esnekliğini destekleyen bileşenler içeren bu besin, bütüncül bir yaklaşımın parçası olabilir. Yine doğum ve menopoz sonrası dönemlerde de kalsiyum, D vitamini ve magnezyum gibi temel besin öğelerinin kişiye özel bir planlama ile hekim gözetiminde alınması gerekir. Yine ihtiyaçların da dönemsel olarak değişebileceği unutulmamalıdır” uyarısında bulunuyor. KİŞİSELLEŞTİRİLMİŞ DİYET VE TAKVİYE PLANLARI Günümüzde kadın ve erkeğin cinsiyetlendirilmiş alışkanlıklara doğru sürüklendiğini belirten Acıbadem Life Uzman Diyetisyen Kumsal Kurucu, “Fizyolojik, biyolojik ihtiyaçlar çerçevesinde kişiye özel bir beslenme planı olması gerektiğini, kadınların arzuladığı sağlık faydalarının erkeklerden daha fazla olduğunu çok net görüyoruz. Ancak ihtiyaçların cinsiyet, yaş, genel sağlık durumu ve yaşam evresine göre değiştiği unutulmamalı. Bu nedenle sağlık hedeflerinize uygun, kişiselleştirilmiş diyet ve takviye planları ile uyum içerisinde olun. Trendlere kendinizi kaptırıp genel sağlık kontrollerinizi aksatmayın” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

JETOUR’dan Şov Üstüne Şov! Auto China 2026’da “Travel+” Stratejisi ve Dev Lansman Haber

JETOUR’dan Şov Üstüne Şov! Auto China 2026’da “Travel+” Stratejisi ve Dev Lansman

JETOUR Auto China 2026 sahnesinde adeta gövde gösterisi yaptı! “Travel+” stratejisini resmen duyuran marka, sadece otomobil değil, yepyeni bir yaşam tarzı sunduğunu ilan etti. Üstelik bu lansman, 1200’den fazla global bayi, medya ve influencer’ın katılımıyla gerçekleşti! ???? “Artık Araç Değil, Yaşam Tarzı Satıyoruz!” JETOUR International Başkanı Ke Chuandeng’in sözleri fuara damga vurdu: “Artık araçlar teknik özelliklerle değil, kullanıcıların yaşam tarzıyla tanımlanıyor.” Yani mesele sadece araba değil… deneyim, seyahat ve özgürlük! ???? Tüm Segmentler Tek Sahneye Çıktı! JETOUR ve SOUEAST ilk kez birlikte sahne aldı. Ortaya çıkan tablo ise tam anlamıyla dev bir ürün gücü: Şehir içi mobilite araçları Hafif off-road modeller Premium arazi canavarları Öne çıkan modeller: SOUEAST S08 DM ve S10 konsept JETOUR T1, T2 ve T2 i-DM Dev SUV: G700 Yakında gelecek pickup: F700 ⚡ Hibrit Off-Road Teknolojisi Oyun Değiştiriyor! JETOUR’un sahneye çıkardığı teknolojiler resmen dikkat çekti: GAIA Architecture C-DM hibrit sistemi XWD akıllı 4x4 çekiş Bu sistemler sayesinde off-road artık sadece güçlü değil, aynı zamanda akıllı! ???? Alan Walker Sürprizi: Müzik ve Otomobil Buluştu! Fuarın en çok konuşulan anlarından biri: Dünyaca ünlü DJ Alan Walker sahnede! JETOUR’un marka elçisi olarak tanıtılan Walker, özel T2 modeliyle birlikte tanıtıldı. “Müzik ve seyahat aynı şey… İkisi de özgürlüğün peşinde,” diyerek Travel+ ruhunu özetledi. ???? Tasarım Dehası Paula Scher’den G700 Yorumu Dünyaca ünlü tasarımcı Paula Scher, G700 için geliştirdiği “Steel Ridge” tasarımını anlattı. Ve en dikkat çeken söz: “Dışı güçlü bir SUV, içi ise lüks bir limuzin gibi.” Yani hem doğada hem şehirde iddialı! ???? 2.26 Milyon Satış! Dünya JETOUR’u Konuşuyor JETOUR, globalde 2.26 milyon satışa ulaştı. 100+ ülke 2000+ satış noktası SOUEAST ise 48 ülkede büyümesini sürdürüyor. ???? Gelecek Planı: Her Yerde “Travel+” JETOUR’un hedefi net: Travel+ konseptini dünyanın her yerine yaymak! Daha fazla model, daha fazla teknoloji ve daha fazla deneyim geliyor. ❓ Sık Sorulan Sorular Travel+ ne demek? Araç, hizmet ve deneyimi birleştiren yeni nesil mobilite anlayışı. JETOUR hangi ülkenin markası? Çin merkezli Chery grubuna bağlıdır. En dikkat çeken model hangisi? G700 ve T2 modelleri öne çıkıyor. Alan Walker neden seçildi? Genç kitleye hitap eden global bir ikon olduğu için. Hangi ülkelerde satılıyor? 100’den fazla ülkede aktif. Türkiye’ye gelir mi? Global genişleme planı kapsamında yüksek ihtimalle evet. ???? SONUÇ: Otomobil Değil, Deneyim Satılıyor! JETOUR Auto China 2026 ile sadece araç değil, yeni bir dünya sundu. Travel+ stratejisiyle otomotiv sektöründe kartlar yeniden dağıtılıyor!

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı Haber

8. Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Başladı

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşanıyor. Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor.” Prof. Dr. David Baron: “İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” Prof. Dr. Güngör: “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı.” Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır.” Üsküdar Üniversitesi tarafından geleneksel hale getirilen ve bu yıl sekizincisi düzenlenen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi Üsküdar Üniversitesi Merkez Yerleşke Nermin Tarhan Konferans Salonu’nda başladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi, NP Etiler ve NP Feneryolu Tıp Merkezi, Türk Psikolojik Danışma Rehberlik Derneği ve Pozitif Psikoloji Enstitüsü paydaşlığında Üsküdar Üniversitesi tarafından bu yıl 8’incisi gerçekleştirilen Uluslararası Pozitif Psikoloji Kongresi, bu alanda çalışmalar yürüten uzman isimleri ağırlıyor. İki gün sürecek kongrenin bu yılki teması, "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı: Sosyal İzolasyon mu? Longevity (Uzun Yaşam) mi?" olarak belirlendi. Açılışı Prof. Dr. Nevzat Tarhan yaptı Kongrenin açılışında Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan "Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı" başlıklı açılış konferansında hem akademik hem de küresel ölçekte dikkat çeken mesajlar verdi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasına önemli bir gelişmeyi paylaşarak başladı ve “Dünya Pozitif Psikoloji Kongresi 2027’nin Temmuz ayında Türkiye’de yapılacak. Geçen yıl Avustralya’daydı. Bu kez Üsküdar Üniversitesi öncülüğünde ve İbn Haldun Üniversitesi iş birliğiyle ülkemizde düzenlenecek. Bu müjdeyi de sizinle paylaşmak istedim.” dedi. “21. yüzyıl Bilgelik Yüzyılı olmak zorunda” İnsanlık tarihindeki büyük dönüşümlere dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, günümüzün yeni bir kırılma dönemine işaret ettiğini belirterek, “Neolitik dönem, Tarım dönemi, Endüstri devrimi ve 20. yüzyılda Bilgi Çağı… Peki 21. yüzyıl ne olacak? Yapay zekâyla birlikte bu yüzyılın ‘Bilgelik Yüzyılı’ olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bunun yolu da pozitif psikolojiden geçiyor.” diye konuştu. Konuşmasının odağında “anlam” kavramının yer aldığını belirten Prof. Dr. Tarhan “Konumuzun ‘Dijitalleşen Dünyada Anlam Arayışı’ olması tesadüf değil. Krizlere ve acılara doğru anlam yüklersek onları yönetebiliriz. Yanlış anlam yüklersek acılar çözülmez, devam eder. Bu anlam yükleme sürecinin en önemli yöntemlerinden biri de pozitif psikolojidir.” ifadesinde bulundu. Pozitif psikoloji eğitimi somut sonuçlar verdi Üniversitede pozitif psikolojiyi eğitim sistemine entegre ettiklerini belirten Prof. Dr. Tarhan, “Üniversitemiz kurulduktan sonra, 2013 yılında pozitif psikoloji dersini tüm öğrencilere zorunlu ders olarak koyduk. Ders öncesi ve sonrası ölçümler yaptık. Öğrencilerimizden ‘arkadaşımla aram düzeldi’, ‘madde kullanımını bıraktım’, ‘babamla ilişkim düzeldi’ gibi geri bildirimler aldık.” şeklinde konuştu. Pozitif psikolojiden ilhamla geliştirilen projelere de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Yaklaşık 5 bin uluslararası öğrencimiz var. Farklı ülkelerden gelen öğrencilerin kendi aralarında gruplaştığını ve sosyal temasın sınırlı kaldığını gördük. Bunun üzerine ‘Pozitif Psikolojiden Hedef Arkadaşlığı Projesi’ni başlattık. Bu, bir tür akran mentorluğu modeli. Her yıl bilimsel araştırma projesi olarak destekliyoruz ve sonuçlarını da yayımladık.” dedi. Pozitif psikoloji, sıfırı artıya çıkarır… Klasik psikoloji ile pozitif psikoloji arasındaki farkı da açıklayan Prof. Dr. Tarhan, “Klasik psikoloji eksiyi sıfıra getirir, patolojiyi düzeltir. Pozitif psikoloji ise sıfırı artıya çıkarır. Yaşam kalitesini ve iyilik halini artırır.” ifadelerini kullandı. Bu yaklaşımı tıptaki gelişmelerle kıyaslayan Prof. Dr. Tarhan, “Günümüzde tıpta ‘dokulara saygılı hekimlik’ anlayışı var. Gereksiz müdahaleler yerine minimal yöntemler tercih ediliyor. Bunun psikiyatridedeki karşılığı da pozitif psikoterapidir.” dedi. Prof. Dr. Tarhan, konuşmasında dijitalleşme çağında insanın anlam arayışının daha da önem kazandığını belirterek, pozitif psikolojinin bu süreçte bireylerin hem psikolojik dayanıklılığını artıran hem de yaşam kalitesini yükselten temel bir yaklaşım olduğunu vurguladı. İnsanlık nereye gidiyor? Prof. Dr. Tarhan, bireyin güçlü yönlerini merkeze alan yaklaşımların önemine değinerek, “Kişinin karakter güçleri envanteri var (VIA). Howard Gardner’ın çalışmalarından da yararlanarak bunu rutin olarak uyguluyoruz. Kişinin pozitif yönlerini güçlendirdiğinizde, negatif yönlerini büyük ölçüde kendisi çözebiliyor. Bu yaklaşım çok daha etkili bir rehberlik sunuyor.” dedi. 2023 yılında Gardner’ı kongreye davet ettiklerini hatırlatan Prof. Dr. Tarhan, “Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor ama insanlık nereye gidiyor diye sorduğumda, ‘İnsanlar daha zeki olacak ama daha insan olacaklarını söyleyemem’ dedi. Bu çok anlamlı bir uyarıydı.” diye konuştu. Zeka ucuzladı, karakter pahalılaştı Teknolojik gelişmelerin insan karakteri üzerindeki etkilerine değinen Prof. Dr. Tarhan, Elon Musk’ın sözlerini hatırlatarak, “Bugün ‘zeka ucuzladı ama karakter pahalılaştı’ deniyor. Gerçekten de karakterli insan bulmak zorlaşıyor. İnsanlar daha fazla imkana sahip oldukça bastırılmış yönleri, açgözlülükleri ortaya çıkabiliyor.” ifadelerini kullandı. “Empati çalışmazsak kötülükler artıyor!” Prof. Dr. Tarhan, günümüzde küresel ölçekte bir narsisizm artışı yaşandığını belirterek, “Bu artık bir epidemiden ziyade bir pandemi haline geldi. Özellikle gençler arasında narsisizmin artması; suçun ve şiddetin artması anlamına geliyor. En büyük organı egosu. Kendini özel, önemli, üstün görüyor; hak duygusu sadece kendilerine yönelik. Hep dünya kendi çıkarı etrafında dönsün istiyor. Mesela narsistik yetişen bir çocuk, eline plastik mermi olan bir silah alıyor, yolda geçen bir hanımefendiye sıkıyor, kameraya çekiyor ve zevkle seyrediyor bunu. Şimdi böyle birisine empati öğretmek gerekiyor. 'O senin kardeşin olsa, annen olsa ne hissederdin?' diye empati çalışmak gerekiyor. Empati çalışmazsak kötülükler artıyor. Bütün kötülükleri bir odaya doldursanız kapısını empati yoksunluğu açıyor. Pozitif Psikoloji bunu öğretiyor.” şeklinde konuştu. “Küresel empati yoksunluğu yaşıyoruz” Dünyadaki çatışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Gazze’den İran’a kadar yaşanan olayların arkasında da empati eksikliği var. Ancak insanlık gelişiyor, umutsuzluğa kapılmamak gerekir. İletişim çağındayız ve kötülüklerin en büyük düşmanı iyi insanların tavır koymasıdır.” ifadelerini kullandı. Psikiyatrinin geleceği kişiye özel tedavi… Sağlık alanındaki çalışmalara da değinen Prof. Dr. Tarhan, “Hastanemizde kişiye özel tedavi yaklaşımının Türkiye’de öncülerinden olduk. Nörobilim temelli ve kanıta dayalı yöntemlerle psikiyatrik hastalıkların beyindeki karşılıklarını tespit ederek tedavi uyguluyoruz. Ayrıca farmakogenetik çalışmaları da kendi laboratuvarlarımızda yürütüyoruz.” dedi. “Bu bir kabuk değişimi, doğum sancısıdır…” Konuşmasının sonunda umudun önemine vurgu yapan Prof. Dr. Tarhan, sözlerini, “Dünyadaki savaşlara bakarak karamsarlığa kapılmayalım. Bu süreç bir kabuk değişimi, bir doğum sancısıdır. İnsanlık daha iyiye doğru ilerliyor. Bunu ‘geliştiren travma’ olarak görmeli ve travma sonrası büyümeye odaklanmalıyız” ifadeleriyle tamamladı. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ise açılış konuşmaları kapsamında yaptığı konuşmada, insanlık tarihinin her yüzyıl başında benzer kaotik süreçlerden geçtiğini belirterek, 21. yüzyılın da küresel ölçekte yeni bir çözülme ve dönüşüm sürecine sahne olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Güngör, “Her yüzyılın başlangıcında dünya bir tür kaos yaşıyor. Yüzyıllar çoğu zaman sancıyla, bunalımla başlıyor.” diyerek tarihsel döngülere dikkat çekti. Kaosu üreten, çözümü de buluyor! Tüm bu gelişmelere rağmen umutsuzluğa kapılmamak gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık her zaman kaotik durumlar yaratır ama çözümünü de yine kendisi bulur. Çünkü insan düşünen bir varlıktır. Sorun üretir ama daha iyi bir dünya için sorgulamayı da beraberinde getirir. Onun için de biz akademiye önem verelim. Biz insanlık olarak okumaya, düşünmeye, sorgulamaya, eleştirel düşünüşe önem vermeliyiz, ondan asla vazgeçmemeliyiz. Kötü varsa mutlaka iyi de vardır. Bir şeyler kötüye gidiyorsa, bir şeyler de iyiye gidebilir. Ama bu iyiye gitmesi insanın niyetine bağlıdır.” diye konuştu. Prof. Dr. Güngör: “Umutsuzluk insanlık tarihinde yoktur” İnsanlık tarihinin mücadelelerle dolu olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Güngör, “İnsanlık tarihinde hep trajediler ve kaoslar olmuştur ama her zaman bir çıkış yolu bulunmuştur. Bu nedenle bolca okumalı, düşünmeli, sorgulamalı ve eleştirel bakış açısını güçlendirmeliyiz. Daha insancıl bir gelecek, ancak bu şekilde mümkün olabilir.” ifadesinde bulundu. “Güler yüz önemli ancak arkasında derin düşünce olmalı” Pozitif psikolojinin önemine de değinen Prof. Dr. Güngör, “Pozitif psikoloji, her şeye yüzeysel biçimde iyi bakmak değildir. Asıl mesele, ‘pozitif olan için ne yapmalıyız?’ sorusunu sormaktır. Güler yüz önemli ama o gülüşlerin arkasında derin düşünce olmalı. Neşeyle bakarken aynı zamanda sorgulayan, eleştiren bir zihni de korumalıyız.” şeklinde konuştu. Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak: “Çok özel bir dönemde yaşıyoruz” Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak, günümüz dünyasının insanlık tarihi açısından “en özel ve en kırılgan dönemlerden biri” olduğunu belirterek, dijitalleşmenin yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil, aynı zamanda insanın anlam dünyasını kökten değiştiren bir süreç olduğunu vurguladı. Prof. Dr. Kaynak, “Hepimiz açıkçası çok özel bir dönemde yaşıyoruz. Hayatımıza çok hızlı giren ve ‘disruptive technologies’ dediğimiz yıkıcı teknolojilerle iç içeyiz. Dijitalleşme sadece iş yapış biçimlerimizi ya da sosyal medyayı etkileyen bir unsur değil; aynı zamanda hayatımızın anlam içeriğini değiştiren, bizi yeni bir hakikat ortamına adapte etmeye zorlayan travmatik bir dönemdir. Daha önce bildiklerimizin büyük ölçüde geçerliliğini yitirdiği bir çağdayız.” dedi. Prof. Dr. Kaynak: “Bu bir fırtına değil, iklim değişikliği” Yaşanan dönüşümün geçici bir kriz olarak değerlendirilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, “Bir fırtınanın içinde yaşadığımız söyleniyor ama bu bir fırtına değil; bir iklim değişikliği. Fırtına geçer ve hayatınıza kaldığınız yerden devam edersiniz. Ama iklim değişikliğinde yeni bir hayat kurmak zorundasınızdır. Biz de tam olarak böyle bir dönemdeyiz.” diye konuştu. Üsküdar Üniversitesi olarak kendilerini yalnızca “beyin üssü” değil, aynı zamanda “duygu üssü” olarak tanımladıklarını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Nevzat Tarhan hocamızın liderliğinde insan psikolojisini ve duygularını anlamaya çalışıyoruz. Bu yaklaşımı felsefe, tarih ve insan bilimlerinin tüm alanlarına yansıtıyoruz.” dedi. “Bu çağda nasıl iyi insan kalacağız?” Pozitif psikolojinin yalnızca olumlu düşünmekten ibaret olmadığını belirten Prof. Dr. Kaynak, “Bedenen ve ruhen değiştiğimiz bu ortamda nasıl insan olarak kalacağız? Üstelik nasıl ‘iyi insan’ olarak kalacağız? Pozitif enerji yayan bireyler olarak bu olumsuzlukların içinde nasıl ayakta duracağız ve bu pozitifliği çevremizle nasıl paylaşacağız? Yeni hayatı nasıl inşa edeceğiz? Asıl mesele bu soruların cevabıdır.” ifadesinde bulundu. Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan: “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz” Kongre Genel Sekreteri Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan, kongrenin iki gün boyunca unutulmaz anılara sahne olacağını belirterek, “Burada çok güzel anılar biriktireceğiz. İki gün boyunca her birimiz farklı deneyimler ve kazanımlar elde edeceğiz.” ifadelerini kullandı. Kongrenin yalnızca akademik içerikle sınırlı olmadığını, aynı zamanda sosyal bağları güçlendiren bir yönü bulunduğunu dile getiren Dr. Turan, “Sosyal bağlılığımızla ve ele alacağımız konularla birlikte kendi hayatımıza artılar katabileceğimiz, güzel anılar biriktirebileceğimiz çok kıymetli bir kongre olmasını diliyorum” dedi. Açılış dinletisi Prof. Dr. Haydar Sur’dan… Açılış konseri Üsküdar Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur tarafından verildi. Prof. Dr. Sur, ud çalarak sevilen eserler seslendirdi. Kongrenin “Onur Konuğu” Prof. Dr. David Baron’a fahri doktora takdim edildi Kongrede “Onur Konuğu” ve psikiyatri ve spor bilimleri alanında uluslararası çalışmalarıyla tanınan Stanford ve Western Üniversitesi’nden (Western University of Health Sciences) Prof. Dr. David Baron’a Fahri Doktora unvanı takdim etti. Tören kapsamında Prof. Dr. Nevzat Tarhan tarafından Dr. Baron’a cübbesi giydirilerek Fahri Doktora belgesi takdim edildi. Prof. Dr. Tarhan ayrıca kendi eserlerinden oluşan İngilizce kitap setini hediye etti. Törende, senato üyeleri sahneye davet edilerek toplu fotoğraf çekimi gerçekleştirildi. Yaşam tarzı psikiyatrisi ve altı temel sacayağı Törende daha sonra Prof. Dr. David Baron, açılış konferansı verdi ve “Pozitif Yaşam Tarzı Psikiyatrisi Perspektifinden Sosyal İzolasyon ve Yalnızlığın Yaşam Kalitesi Üzerindeki Rolü” konusunu ele aldı. Yaşam tarzı psikiyatrisi, sosyal bağların gücü ve pozitif ruh sağlığına ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunan Baron, modern psikiyatri anlayışının yalnızca hastalık odaklı değil, yaşam kalitesini artırmaya yönelik bütüncül bir yaklaşım gerektirdiğini vurguladı. Baron, yaşam tarzı psikiyatrisi yaklaşımının fiziksel aktivite, beslenme, uyku, zararlı maddelerden uzak durma, sosyal ilişkiler ve stres yönetimi olmak üzere altı temel sacayağı üzerine kurulduğunu belirterek, “Sizi mutlu eden faaliyetleri bulmak ve sürdürülebilir bir yaşam düzeni kurmak ruh sağlığının temelidir.” dedi. “Sosyal izolasyon günde 15 sigara içmeye eşdeğer…” Sosyal izolasyonun ciddi bir halk sağlığı sorunu olduğuna dikkat çeken Baron, “İnsanlar sosyal varlıklardır. Bağ kurmak, insanın en temel ihtiyacıdır. Sosyal izolasyon, günde 15 sigara içmeye eşdeğer bir sağlık riski taşır.” ifadelerini kullandı. Pozitif psikoloji ve ruh sağlığı vizyonu Prof. Dr. Baron, pozitif psikoloji yaklaşımının ruh sağlığında yeni bir paradigma oluşturduğunu belirterek, “Ruh sağlığı yalnızca hastalığın olmaması değildir; hayattan keyif almak, anlam bulmak ve gelişebilmektir.” dedi. Psikiyatride ilaçların önemine değinen Baron, buna rağmen hasta ile hekim arasındaki terapötik ilişkinin çoğu zaman daha belirleyici olduğunu vurguladı. Bağ kuran insan iyileşir, gelişir ve güçlenir… Dünya Ruh Sağlığı Federasyonu (WFMH) çalışmalarına da değinen Baron, odağın yalnızca hastalıkların tedavisi değil, bireylerin “esenlik hali”ne ulaşması olması gerektiğini söyledi. Konuşmasını sosyal bağların kritik önemine dikkat çekerek tamamlayan Baron, “Sosyal izolasyonun önüne geçmek, yaşam kalitesini artırmanın en temel yoludur. İnsan bağ kurduğunda iyileşir, gelişir ve güçlenir.” dedi. Alanında uzman isimler konferanslar verdi Öte yandan, kongre kapsamında Prof. Dr. Tayfun Doğan “İnsan İlişkilerinin Nörobilimi: Sosyal Beyin”, Prof. Dr. Mehmet Zihni Sungur “İyi Olma Hali (Well-being) Bağlamında İlişkiler”, Doç. Dr. Sevda Yeşim Özdemir “Longevity’de Genetik Faktörler ve Yalnızlığın Biyolojisi” başlıklı konferans verdi. Atölye çalışmaları yapıldı Kongrede ayrıca Doç. Dr. Aslı Kartol ve Psk. Danışman Rümeysa Özel “Pozitif Psikoloji Temelli Vaka Formülasyonu: Güçlü Yön Odaklı Müdahale Tasarımı”, Dr. Psikolog Ebru Sinici “Zamanla Dost Olmak: Dijital Yalnızlık, Anlam ve Longevity”, Uzm. Klinik Psikolog Elvin Akı Konuk “Dayanıklı Çocuklar Yetiştirmek”, Dr. Öğr. Üyesi Gamze Alçekiç Yaman “Pikselden Kalbe: Dijital Yalnızlıkta Bağ Kurma”, Prof. Dr. Gül Eryılmaz “Yeniden Bağlanmak: Güçlü Yönlerle Bağ Kurmak”, Klinik Psikolog Mehmet Büyükçorak “Psikolojik Esnekliği İnşa Etmek”, Okan Tiring “Pozitif Psikoloji ve Adler: Sanat Yoluyla Amaç” ve Dr. Hakan Karaman “Cinsel İyilik Hali ve Terapide Temel Yaklaşımlar” başlıklı atölyelerde gerçekleştirildi. Kongrenin ikinci gününde neler var? Kongrenin ikinci günü olan 26 Nisan Pazar günü Dr. Öğr. Üyesi Mert Sinan Bingöl “Anlam ve Anlamsızlık Sarmalından Nasıl Çıkabiliriz?”, Prof. Dr. Emine Nilüfer Pembecioğlu “Dijital Dünyada Gerçeklik Kırılımı” ve Uzm. Psk. Danışman Deniz Altınay “Sosyometri Kuramında Sosyal İzolasyon” başlıklı konferans verecek. Kongrede, “Yıkmadan Yıkılmadan Ayrılmak: Yapıcı Boşanma” konulu panelde Prof. Dr. Sefa Bulut, Doç. Dr. Besra Taş Bolat ve Dr. Öğr. Üyesi Hatice Deniz Özdemir birer konuşma gerçekleştirecek. Kongrede, Prof. Dr. Sırrı Akbaba “Türk-İslam Kültüründe Erdemler”, Doç. Dr. Çiğdem Yavuz Güler “Yakınlık, Sevmek ve Yalnızlık”, Dr. Öğr. Üyesi Abdurrahman Kendirci “Ruhsal İyileşmede Anlamın Rolü” ve Dr. Öğr. Üyesi Fatma Turan da “Sosyal İzolasyon mu? Sosyal Bağlılık mı?” başlıklı konferans gerçekleştirecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor Haber

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor

Bu rakamlar, hastalığın özellikle 50 yaş üstü bireyleri etkilediğini gösterse de, 50 yaş altı genç yetişkinlerde de vaka sayısında belirgin bir artış görülüyor. Ülkemizde özellikle Kuzeydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da hayat kaybı oranlarında artış gözleniyor. Kolon kanseri erken evrede tespit edildiğinde yüksek oranda tedavi edilebilir olmasına rağmen, geç teşhis durumunda ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile kolorektal kanser riski %30-50 oranında azaltabiliyor ve erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı %90'ın üzerine çıkabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, kolon kanserinin nedenleri, korunma yöntemleri ve tedavileri hakkında bilgi verdi. 50 yaş üstü kişilerin özellikle dikkat etmesi gerekiyor Kolorektal kanser, kalın bağırsak ve rektum hücrelerinin kontrolsüz büyümesiyle oluşur ve genellikle poliplerin zamanla kansere dönüşmesiyle başlar. Kesin nedeni tam bilinmese de, risk faktörleri arasında genetik yatkınlık, ileri yaş (özellikle 50 yaş üstü), sağlıksız beslenme, obezite, sigara ile alkol kullanımı, hareketsiz yaşam tarzı ve inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn veya ülseratif kolit gibi) yer alır. Bu faktörler hücrelerde genetik değişikliklere yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir. Bu belirtileri görmezden gelmeyin Kolon kanserinin belirtileri genellikle erken evrede belirgin olmayabilir ve kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın olan belirtiler aşağıdaki gibidir; Dışkıda kan görülmesiBağırsak alışkanlıklarında değişiklik (ishal, kabızlık veya dışkı şeklinde incelme)Karın ağrısı veya kramplarAçıklanamayan kilo kaybıYorgunluk ve halsizlik Bu belirtiler fark edildiğinde doktora başvurmak önemlidir, çünkü erken tanı tedavi şansını artırır. Kolon kanserinden korunmak için bunlara dikkat edin; Kolorektal kanser büyük ölçüde yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir. Aşağıdaki maddeleri uygulayarak riskinizi önemli oranda azaltabilirsiniz: Sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinin: Meyve, sebze ve tam tahıllar açısından zengin bir diyet uygulayın. Kırmızı et ve işlenmiş et tüketimini sınırlayın. Lifli gıdalar bağırsak sağlığını korur ve kanser riskini düşürür. Sigara ve alkolü bırakın: Sigara içmek kolorektal kanser riskini artırır. Alkol tüketimini minimuma indirin veya tamamen bırakın, çünkü bu maddeler bağırsak hücrelerine zarar verir. Kilonuzu kontrol altında tutun: Fazla kilolar, özellikle karın bölgesindeki yağlanma, kanser riskini yükseltir. İdeal kilonuza ulaşmak için dengeli beslenme ve hareketli bir yaşamı tercih edin. Düzenli egzersiz yapın: Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz bağırsak hareketlerini düzenler ve kanser riskini azaltır. Her gün 30 dakika yürümek bile faydalı olabilir. Tarama testlerini ihmal etmeyin: 45-50 yaşından itibaren düzenli kolonoskopi yaptırın. Erken evrede polip tespiti, kanserin önlenmesini sağlar. Aile öyküsü varsa daha erken başlayın. Su tüketimini artırın ve kabızlıktan kaçının: Bol su içmek ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bağırsak sağlığını korur. Kabızlık, uzun vadede risk yaratabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

QM Awards’tan Hediye Güral Gür ve NG Phaselis Bay’e İki Prestijli Ödül Haber

QM Awards’tan Hediye Güral Gür ve NG Phaselis Bay’e İki Prestijli Ödül

Misafir deneyimi, hizmet kalitesi ve marka değeri gibi kritik kriterler doğrultusunda belirlenen ödüller, turizm dünyasında fark yaratan isimleri onurlandırdı. NG Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Hediye Güral Gür turizm sektörüne kazandırdığı vizyoner bakış açısı ve liderlik anlayışıyla, “Game Changer - Woman Leader In Hospitality” ödülüne layık görüldü. Hediye Güral Gür’ün sektörde yarattığı dönüşüm, yenilikçi yaklaşımı ve güçlü marka yönetimi, bu anlamlı ödülle bir kez daha uluslararası ölçekte takdir edildi. Bu vizyon ve anlayışla sürdürülen yaklaşım ise marka başarısını da beraberinde getiriyor. Türkiye’nin üst düzey konaklama sektöründe emin adımlarla ilerleyen NG Phaselis Bay; üstün hizmet anlayışı ve özgün yaşam tarzı yaklaşımıyla gecede, “Türkiye’s Best QM Luxury Hotel Brand” ödülüne layık görülerek başarısını bir kez daha taçlandırdı. Akdeniz’in eşsiz doğasında konumlanan NG Phaselis Bay, misafir deneyimini odağına alan yaklaşımı, yenilikçi hizmet anlayışı ve yüksek standartlarıyla sektörde fark yaratmaya devam ediyor. NG Hotels’ten Sektöre İlham Veren Başarı QM Tourism Awards kapsamında elde edilen bu ödüller, NG Hotels’in turizm sektöründeki güçlü konumunu ve sürdürülebilir başarı anlayışını ortaya koyuyor. NG Phaselis Bay’in bu önemli başarısı, markanın misafir memnuniyeti, deneyim odaklı yaklaşımı ve yüksek hizmet standartlarının bir sonucu olarak öne çıkarken; NG Hotels, sektöre değer katan vizyonu ile ilham vermeye devam ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Doğru Takviyeyi Seçme Rehberi  Haber

Doğru Takviyeyi Seçme Rehberi 

Raflar vitamin, mineral ve bitkisel desteklerle dolup taşarken, her gün yeni bir madde gündeme geliyor. Ancak “Her düşük değer takviye gerektirir mi? Popüler desteklerin gerçekten işe yaradığını nasıl anlarız? Etiket ve doz güvenilir mi?” gibi sorular giderek daha fazla önem kazanmaya başladı. Acıbadem Life Danışmanı Aile Hekimi Prof. Dr. İsmet Tamer vitamin takviyesini seçmenin altın ipuçlarını paylaşıyor. VİTAMİNE GERÇEKTEN İHTİYACINIZ VAR MI? Günümüzde pek çok kişi, yaşam temposu ve beslenme düzenindeki değişiklikler nedeniyle eksik kaldığını düşündüğü vitamin ve mineralleri takviyelerle tamamlamaya yöneliyor. Geleneksel beslenme biçimlerinin yerini işlenmiş gıdalara bırakması, taze sebze-meyve tüketiminin azalması mikro besin alımını düşürürken; kapalı ofislerde uzun saatler çalışma, güneş ışığına daha az maruz kalma gibi modern yaşam faktörleri özellikle D vitamini başta olmak üzere çeşitli eksiklikleri artırıyor. Öte yandan gelişmiş laboratuvar testleri sayesinde belirti vermeyen eksiklikler daha sık tespit ediliyor, sosyal medya ve pazarlama dili ise “doğal, mucize, hızlı etki” söylemleriyle takviyelere olan ilgiyi körüklüyor. Bu noktada laboratuvar değerlerinin tek başına belirleyici olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. İsmet Tamer, “Tahlilde değerin düşük çıkması her zaman takviye başlanacağı anlamına gelmez. Eksikliğin derecesi, klinik bulgular ve risk faktörleri birlikte değerlendirilmelidir. Bazı hafif düşüklüklerde yaşam tarzı düzenlemesi yeterliyken, ciddi düzeylerde hedefe yönelik tedavi gerekebilir” diyerek bilinçli yaklaşımın önemini vurguluyor. HER YENİ BİLEŞEN MUTLAKA ALINMALI MI? Takviye pazarında her gün yeni bir bileşen gündeme geliyor. Yakın dönemde popülerleşen berberin buna iyi bir örnek. Peki yeni maddeler gerçekten yeterli bilimsel kanıtla mı destekleniyor, yoksa trend etkisiyle mi hızla yaygınlaşıyor? Prof. Dr. İsmet Tamer’e göre burada en kritik nokta, “etkinlik ve güvenlik verisinin randomize kontrollü bilimsel çalışmalarla desteklenmesi”. Bazı bileşenler için umut vadeden sonuçlar bulunsa da çalışmaların kapsamı, katılımcı sayısı ve kullanılan dozlar büyük farklılık gösterebiliyor. Tamer, “ Bitkilerde doğal olarak bulunan berberin bileşiği üzerine kan şekeri ve lipid profili gibi parametrelerde olumlu sonuçlar bildiren yayınlar mevcut; ancak uzun dönem güvenlik verisi ve standart doz netliğine dair yeterli kanıt henüz sınırlı” diyerek temkinli yaklaşılması gerektiğinin altını çiziyor. Prof. Dr. İsmet Tamer, özellikle sosyal medya etkisiyle hızla yayılan takviyeler konusunda uyarıda bulunuyor ve “Bir madde popüler oldu diye hemen kullanmaya başlanmamalı; hele ki tedavi amacıyla ve mevcut ilaçlarla birlikte alınacaksa mutlaka bir hekim görüşü alınmalı” diyor. VİTAMİN TAKVİYESİNİN İÇİNDE VİTAMİNİ YOKSA? Vitamin ve bitkisel takviyelerin içerik güvenilirliğinin hem dünyada hem Türkiye’de en çok tartışılan başlıklardan biri olduğunu belirten Prof. Dr. İsmet Tamer, “Bağımsız laboratuvarların yaptığı analizlerde zaman zaman ürün etiketinde yazan etken maddenin ya çok düşük oranda bulunduğu ya da hiç bulunmadığı tespit edilebiliyor. Bu durum şaşırtıcı değil. Gıda takviyeleri ilaçlar kadar sıkı onay süreçlerinden geçmediği için kalite kontrol üreticinin beyanına ve uyguladığı standartlara bağlıdır. Bağımsız kuruluşlarca test yapılmadığında etiket ile içerik arasında tutarsızlık görülebilir. Özellikle online satış platformlarındaki her ürün denetimlerden geçmediği için dikkatli olunması gerekiyor” diyor. DOĞRU TAKVİYE SEÇME REHBERİ Tüketicilerin takviye seçerken dikkat etmesi gereken noktalar konusunda pratik bir “alışveriş kontrol listesi” hazırlayan Prof. Dr. İsmet Tamer, doğru ürün tercihinin sandığımızdan daha kritik olduğunu belirtiyor. Buna göre takviye satın alırken şu adımlar göz önünde bulundurulmalı: Etiket mutlaka incelenmeli. Etken maddenin adı ve miktarı şeffaf şekilde yazıyor mu? Her bileşenin dozu belirtilmiş mi? Yan etki, gebelik–emzirme ve çocuk kullanımı uyarıları yer alıyor mu? Bağımsız test sertifikaları önemli. USP, NSF, ConsumerLab gibi kuruluşların doğrulama logosu ürünün güvenilirliğini artırır. Üretim yeri, GMP bilgisi ve marka iletişim detayları net olmalı. İlaç kullanıyorsanız dikkat! Bitkisel ve doğal takviyeler ilaçlarla etkileşime girebilir. Düzenli ilaç kullananlar mutlaka hekim görüşü almalı. Amaç net olmalı. Destek amaçlı mı yoksa belirli bir eksiklik için mi kullanılıyor? Spesifik eksiklik şüphesinde önce test, ardından hedefe yönelik ürün seçimi yapılmalı. Fiyat tek kriter değildir. Çok ucuz ürünler kalite şüphesi yaratabilir; en pahalısı da en iyi anlamına gelmez. Bilimsel veri ve sertifika her zaman fiyatın önündedir. Prof. Dr. Tamer, takviyelerin herkes için rutin bir ihtiyaç olmadığını vurgulayarak, “Yeni bir madde popüler oldu diye hemen uzun süreli kullanıma başlanmamalı. Güvenilir kanıta, ürün doğrulamasına ve hekim değerlendirmesine dayanan seçim en sağlıklı yaklaşımdır” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kişiye Özel Risk Analizinde Genetik ve Epigenetik Dönem Başladı Haber

Kişiye Özel Risk Analizinde Genetik ve Epigenetik Dönem Başladı

Son yıllarda bilim dünyasında adını daha sık duymaya başladığımız bir alan var, o da “epigenetik”. Yani yalnızca hangi genlere sahip olduğumuz değil, o genlerin ne zaman ve nasıl çalıştığı da sağlığımızı belirliyor. Acıbadem Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik testlerin sağladığı bilgilerin epigenetik verilerle birlikte değerlendirildiğinde çok daha anlamlı hale geldiğini vurguluyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı “Aslında doğduğumuz anda belirli genetik yatkınlıklarla dünyaya geliyoruz. Ancak bu yatkınlıkların sağlık üzerindeki etkisini belirleyen önemli mekanizmalardan biri epigenetik düzenlemelerdir” diyor. Uzun yaşamın ve sağlıklı yaşlanmanın sırrı yalnızca DNA diziliminde saklı değil. Beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite, stres düzeyi, uyku düzeni ve maruz kalınan çevresel faktörler; genlerin çalışma biçimini etkileyebiliyor. İşte bu noktada epigenetik devreye giriyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, konuyu şöyle açıklıyor: “Genetik yapımız sabit olabilir; ancak epigenetik mekanizmalar genlerimizin açılıp kapanmasını düzenler. Genlerin aktif ya da baskılanmış olması yalnızca DNA dizilimimizle belirlenmez. Epigenetik süreçler, yaşam boyunca genlerin nasıl çalışacağını düzenleyen doğal ve dinamik mekanizmalardır. Bu süreçler, büyüme, gelişim ve hücrelerin kimlik kazanması gibi normal biyolojik olayların ayrılmaz bir parçasıdır”… Kronik hastalıkların büyük bir kısmı multifaktöryel, yani hem genetik hem çevresel faktörlerin birleşimiyle ortaya çıkıyor. Kanserler, kalp-damar hastalıkları, nörolojik ve nöropsikiyatrik hastalıklar ile bağışıklık sistemiyle ilişkili birçok tablo bu gruba giriyor. “Risk genlerimiz olduğu gibi koruyucu genlerimiz de var” diyen Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik risk skorlarının artık daha ayrıntılı şekilde hesaplanabildiğini, ancak bu riskin hastalığa dönüşmesinde epigenetik düzenlemelerin önemli rol oynadığını vurguluyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, “Bir bireyde riskle ilişkili bir genetik varyantın bulunması, fenotipik sonucun kesinleştiği anlamına gelmez. Gen ekspresyonu ve biyolojik süreçler; epigenetik düzenlemeler ile yaşam tarzı ve çevresel etkileşimler tarafından dinamik biçimde şekillendirilir. Beslenme alışkanlıkları, stres düzeyi, uyku düzeni, sigara kullanımı ve diğer çevresel faktörler genlerin işleyişini etkileyerek biyolojik risklerin ortaya çıkma olasılığını artırabilir ya da azaltabilir” diyor. Hastalık Riskini Bilmek Önemli Günümüzde genetik analizlerle; kalp-damar sağlığına ilişkin yatkınlıklar, bazı kanser türleri için risk profilleri, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklara genetik eğilimler ve bağışıklık sistemiyle ilişkili risk göstergeleri değerlendirilebiliyor. Ancak artık yalnızca “Hangi genetik varyantları taşıyoruz?” sorusu değil, “Bu genler nasıl ve ne düzeyde çalışıyor?” sorusu da önem kazanıyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı epigenetik analizler sayesinde hücre düzeyinde biyolojik yaşlanma göstergeleri, hücresel stres yanıtları ve bazı hastalık süreçlerinin erken izlerinin saptanabildiğine dikkat çekiyor: “Örneğin 10 yıl sonra Parkinson hastalığına yakalanma riskinizin olduğunu bilmek, hastalığı tamamen engelleyeceğiniz anlamına gelmez; fakat zihinsel aktiviteyi artırmak, beslenmeyi düzenlemek, egzersiz yapmak gibi epigenetik etkisi olan yaşam değişiklikleriyle süreci yavaşlatma şansınız olabilir”… Artık Kişiye Özel Tıp Gündemde Geleceğin tıbbı artık tedavi edici olmaktan çok önleyici ve kişiselleştirilmiş bir yapıya evriliyor. Bu süreçte tıp, genetik, moleküler biyoloji, farmakoloji, mühendislik ve bilgisayar bilimleri bir araya gelerek disiplinler arası bir yaklaşım geliştiriliyor. Özellikle kanser tedavisinde kullanılan “akıllı ilaçlar”, tümörün moleküler ve genetik özelliklerine göre belirleniyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, “Kanser hücresinin hangi moleküler yolağı kullandığını analiz ederek, o yolu hedefleyen ilaç seçilebiliyor. Üstelik yalnızca tümörün genetiği değil, hastanın ilaca nasıl yanıt vereceği de genetik ve epigenetik belirteçlerle öngörülebiliyor” diyor. Bu yaklaşım sadece kanserle sınırlı değil. Bazı ağrı kesiciler, antibiyotikler ve psikiyatrik ilaçlar için de farmakogenetik testler sayesinde kişiye en uygun doz ve ilaç seçimi yapılabiliyor. Kimler Genetik Test Yaptırmalı Tek gen hastalıklarında, hastalıkla güçlü şekilde ilişkili bir patojenik varyantın taşınması durumunda klinik tablonun ortaya çıkma olasılığı oldukça yüksek. Bu nedenle ülkemizde ve birçok ülkede bazı tek gen hastalıkları için yenidoğan tarama programları uygulanıyor; ayrıca evlilik öncesi veya gebelik planlaması döneminde taşıyıcılık taramaları (örneğin SMA için) yapılıyor. Buna karşılık kronik ve çok faktörlü hastalıklarda genetik yapı tek başına belirleyici olmadığı için toplum genelinde yaygın tarama programları bulunmuyor. Ancak ailesinde birden fazla kanser olgusu olanlar, erken yaşta kalp-damar hastalığı görülen bireyler ve nörolojik hastalık öyküsü bulunan aileler için genetik danışmanlık ve uygun genetik analizler önerilebiliyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, önümüzdeki yıllarda genetik ve epigenetik analizlerin daha erişilebilir hale geleceğini belirterek şu değerlendirmede bulunuyor: “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yalnızca hastalıklar ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye odaklanan bir yaklaşımdan; riskleri daha erken dönemde değerlendirmeyi ve yönetmeyi hedefleyen bir sağlık modeline doğru bir dönüşüm görebiliriz. Genetik ve epigenetik veriler sayesinde özellikle bazı kronik hastalıklarda risklerin daha erken yaşlarda fark edilmesi ve uygun yaşam düzenlemeleriyle sürecin daha yakından izlenmesi mümkün olabilir”… Hedef Sağlıklı Yaşlanmak Yaşam süresi uzuyor; ancak asıl mesele sağlıklı ve bağımsız bir yaşam sürdürebilmek. “Kişi kendi işini yapabiliyor, kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürebiliyorsa gerçekten sağlıklı yaşlanmadan söz edebiliriz” diyen Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik ve epigenetik analizlerin yalnızca yaşam süresini değil, yaşam kalitesini artırma potansiyeline sahip olduğunu da vurguluyor. Sonuç olarak, geleceğin tıbbında yalnızca DNA haritamız değil; bu bilginin nasıl yorumlandığı, genlerin hangi koşullarda nasıl çalıştığı ve yaşam biçimimizin bu süreci nasıl etkileyebileceği giderek daha fazla önem kazanacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.