Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Yaşam Tarzı

Kapsül Haber Ajansı - Yaşam Tarzı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yaşam Tarzı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları Hangi Yaşta Başlar? Haber

Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları Hangi Yaşta Başlar?

Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Berkan Reşorlu'nun uzmanlık alanı kapsamında değerlendirilen erkek cinsel sağlığı sorunlarında, yaşın tek başına belirleyici olmadığı ve altta yatan fiziksel veya psikolojik nedenlerin araştırılması gerektiği önem taşıyor. Erkek cinsel sağlığı, hormonal denge, damar fonksiyonları, sinir sistemi, psikolojik durum ve yaşam tarzı alışkanlıklarının birlikte etkilediği karmaşık bir süreçtir. Cinsel işlevlerde meydana gelen değişiklikler, farklı yaş gruplarında farklı nedenlerle ortaya çıkabilir. Genç erkeklerde performans kaygısı, stres, ilişki sorunları ve psikolojik faktörler cinsel fonksiyonları etkileyebilirken, orta ve ileri yaşlarda diyabet, yüksek tansiyon, damar hastalıkları ve hormonal değişiklikler daha fazla önem kazanabilir. Bununla birlikte genç erkeklerde de organik nedenlere bağlı cinsel fonksiyon bozuklukları gelişebilir. Avrupa Üroloji Derneği'nin (EAU) cinsel ve üreme sağlığı kılavuzlarında, sertleşme bozukluğu sıklığının yaşla birlikte arttığı ancak genç erkeklerde de görülebildiği belirtilmektedir. Bu nedenle cinsel işlev bozukluklarının yalnızca belirli bir yaş grubuna özgü olduğu düşüncesi doğru değildir. Erkeklerde Cinsel İşlev Bozuklukları Kaç Yaşında Başlar? Erkeklerde cinsel işlev bozukluklarının başladığı kesin bir yaş sınırı bulunmamaktadır. Sertleşme bozukluğu, erken boşalma ve cinsel isteksizlik gibi sorunlar 20'li yaşlardan itibaren görülebileceği gibi, ilk kez 40, 50 veya 60 yaşından sonra da ortaya çıkabilir. Cinsel fonksiyon bozukluklarının görülme sıklığı, problemin türüne göre farklılık gösterir. Sertleşme bozukluğu yaş ilerledikçe daha yaygın hale gelirken, erken boşalma genç erkeklerde de görülebilen bir sorundur. Özellikle sertleşme fonksiyonunun damar sağlığıyla yakından ilişkili olması, yaş ilerledikçe ortaya çıkan metabolik ve kardiyovasküler hastalıkların cinsel performans üzerinde etkili olmasına neden olabilir. Ancak yaşın ilerlemesi, her erkeğin mutlaka cinsel işlev bozukluğu yaşayacağı anlamına gelmez. Sağlıklı yaşam alışkanlıklarına sahip, kronik hastalıkları kontrol altında olan erkekler ileri yaşlarda da tatmin edici bir cinsel yaşam sürdürebilir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Berkan Reşorlu'nun uzmanlık alanına giren cinsel işlev bozukluklarında, şikâyetin başladığı yaştan çok, sorunun nedeninin ve kişinin yaşam kalitesi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi önem taşır. 20'li Yaşlarda Sertleşme Bozukluğu Görülür mü? Sertleşme bozukluğu, genç erkeklerde de görülebilen bir cinsel sağlık problemidir. Özellikle 20'li yaşlarda ortaya çıkan sertleşme sorunlarının yalnızca psikolojik nedenlerden kaynaklandığı düşünülse de bu yaklaşım her hasta için doğru değildir. Genç erkeklerde performans kaygısı, yoğun stres, depresyon, ilişki sorunları ve uyku düzensizlikleri sertleşme fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Ancak hormonal bozukluklar, bazı ilaçların yan etkileri, sigara kullanımı ve metabolik hastalıklar da sertleşme sorunlarına neden olabilir. Avrupa Üroloji Derneği tarafından değerlendirilen araştırmalarda, yeni başlayan sertleşme bozukluğu nedeniyle ilk kez tıbbi yardım arayan erkeklerin bir bölümünün 40 yaşın altında olduğu bildirilmektedir. Bu bulgu, sorunun yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkmadığını göstermektedir. Genç yaşlarda zaman zaman sertleşme güçlüğü yaşanması, mutlaka kalıcı bir cinsel fonksiyon bozukluğu bulunduğu anlamına gelmez. Ancak şikâyetlerin tekrarlaması veya uzun süre devam etmesi durumunda ürolojik değerlendirme yapılması gerekir. 30'lu Yaşlarda Cinsel Performans Sorunları Neden Ortaya Çıkar? 30'lu yaşlar, erkeklerde iş hayatı, aile sorumlulukları ve günlük yaşam stresinin yoğunlaşabildiği bir dönemdir. Bu süreçte psikolojik yükün artması, uyku düzeninin bozulması ve fiziksel aktivitenin azalması cinsel fonksiyonları etkileyebilir. Özellikle düzensiz uyku, fazla kilo, sigara kullanımı ve hareketsiz yaşam tarzı damar sağlığını olumsuz etkileyerek sertleşme kalitesinde değişikliklere neden olabilir. Bazı erkeklerde ise 30'lu yaşlarda ilk kez hipertansiyon, insülin direnci veya diyabet gibi metabolik sorunlar ortaya çıkabilir. Bu rahatsızlıklar ilerleyen dönemde cinsel işlev bozuklukları açısından risk oluşturabilir. Cinsel istekte azalma yaşayan erkeklerde psikolojik faktörlerin yanı sıra hormonal bozuklukların da değerlendirilmesi gerekebilir. Ancak yalnızca yaşa veya cinsel isteksizlik şikâyetine bakılarak testosteron eksikliği tanısı konulamaz. Bu dönemde ortaya çıkan cinsel fonksiyon değişikliklerinin erken değerlendirilmesi, olası sağlık problemlerinin belirlenmesine yardımcı olabilir. 40 Yaşından Sonra Sertleşme Sorunları Artıyor mu? 40 yaşından sonra erkeklerde sertleşme bozukluğu görülme sıklığında artış gözlenebilir. Bu durum, yaşla birlikte damar fonksiyonlarında meydana gelebilen değişiklikler ve kronik hastalıkların daha yaygın hale gelmesiyle ilişkilidir. Massachusetts Male Aging Study adlı araştırmada, 40–70 yaş arasındaki erkeklerde farklı derecelerde sertleşme bozukluğu görülme oranı yaklaşık yüzde 52 olarak bildirilmiştir. Ancak bu oran, belirli bir araştırma grubunda hafif, orta ve ağır düzeydeki sorunların toplamını göstermekte olup bütün erkek toplumları için aynı sıklığın geçerli olduğu anlamına gelmez. Özellikle yüksek tansiyon, diyabet, kolesterol yüksekliği, obezite ve sigara kullanımı sertleşme bozukluğu açısından önemli risk faktörleri arasında bulunmaktadır. Penisin sertleşmesi için gerekli olan kan akışının yeterli düzeyde sağlanamaması, damarsal kaynaklı sertleşme bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Bu nedenle 40 yaşından sonra yeni başlayan sertleşme sorunlarında yalnızca cinsel fonksiyonların değil, kalp ve damar sağlığının da değerlendirilmesi önemlidir. 50 Yaşından Sonra Cinsel İsteksizlik Normal mi? 50 yaşından sonra erkeklerde hormonal düzeylerde ve cinsel fonksiyonlarda bazı değişiklikler meydana gelebilir. Ancak cinsel isteğin azalması, yaşlanmanın her erkekte ortaya çıkan kaçınılmaz bir sonucu değildir. Testosteron düzeyleri bazı erkeklerde yaşla birlikte azalabilir. Bununla birlikte cinsel isteksizlik, yalnızca testosteron eksikliğiyle ilişkili değildir. Depresyon, stres, uyku bozuklukları, kronik hastalıklar, kullanılan ilaçlar ve partner ilişkileri de cinsel isteği etkileyebilir. Testosteron eksikliğinden şüphelenilen kişilerde tanı, yalnızca laboratuvar sonucuna göre değil, klinik belirtilerle birlikte değerlendirilerek konulmalıdır. Gerekli durumlarda sabah saatlerinde yapılan testosteron ölçümlerinin tekrarlanması gerekebilir. Testosteron tedavisi ise yalnızca uygun tanı kriterlerini karşılayan hastalarda, olası yarar ve riskler değerlendirilerek planlanmalıdır. Özellikle çocuk sahibi olmayı planlayan erkeklerde dışarıdan testosteron kullanımının sperm üretimini baskılayabileceği unutulmamalıdır. 60 Yaşından Sonra Cinsel Yaşam Devam Edebilir mi? İleri yaş, cinsel yaşamın sona ermesi gerektiği anlamına gelmez. Erkeklerde yaşlanmayla birlikte sertleşmenin oluşma süresi, sertleşme kalitesi ve boşalma sonrasındaki toparlanma süresi değişebilir. Ancak bu fizyolojik değişikliklerin tamamı cinsel işlev bozukluğu olarak değerlendirilmez. 60 yaşından sonra cinsel fonksiyonları etkileyen başlıca faktörler arasında diyabet, kalp ve damar hastalıkları, nörolojik rahatsızlıklar, hormonal değişiklikler ve bazı ilaçların yan etkileri yer alabilir. Özellikle kronik hastalıkların kontrol altında tutulması, düzenli fiziksel aktivite ve sağlıklı yaşam alışkanlıkları cinsel fonksiyonların korunmasına katkı sağlayabilir. Cinsel işlev bozukluğu yaşayan ileri yaştaki erkeklerde de uygun tedavi seçenekleri bulunmaktadır. Tedavi yaklaşımı kişinin genel sağlık durumu, kullandığı ilaçlar ve cinsel fonksiyon beklentilerine göre belirlenir. Bu nedenle ileri yaşlarda ortaya çıkan sertleşme bozukluklarının yalnızca yaşlanmaya bağlanması ve değerlendirme yapılmadan kabul edilmesi doğru değildir. Erken Boşalma Hangi Yaşlarda Daha Sık Görülür? Erken boşalma, erkeklerde farklı yaş gruplarında görülebilen ve boşalma kontrolünün yeterli düzeyde sağlanamamasıyla karakterize olan bir cinsel fonksiyon sorunudur. Yaşam boyu devam eden erken boşalma, kişinin ilk cinsel deneyimlerinden itibaren mevcut olabilir. Sonradan gelişen erken boşalma ise daha önce normal boşalma kontrolü bulunan kişilerde farklı yaşlarda ortaya çıkabilir. Genç erkeklerde cinsel deneyim eksikliği ve performans kaygısı gibi faktörler boşalma kontrolünü etkileyebilir. Bununla birlikte her erken boşalma şikâyetinin psikolojik nedenlerden kaynaklandığı söylenemez. Sonradan gelişen erken boşalmada sertleşme bozukluğu, bazı ürogenital hastalıklar, tiroit fonksiyon bozuklukları ve psikolojik faktörler değerlendirilmesi gereken nedenler arasındadır. Uluslararası Cinsel Tıp Derneği tarafından yapılan sınıflandırmalarda, yaşam boyu devam eden ve sonradan gelişen erken boşalma türleri birbirinden ayrılmaktadır. Bu ayrım, doğru tanı ve tedavi yaklaşımının belirlenmesinde önem taşır. Genç Erkeklerde Cinsel İşlev Bozukluklarının Nedenleri Nelerdir? Genç erkeklerde cinsel işlev bozuklukları çok sayıda fiziksel ve psikolojik faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkabilir. Performans kaygısı, başarısızlık korkusu, depresyon, stres ve ilişki problemleri cinsel işlevler üzerinde etkili olabilir. Ancak psikolojik faktörlerin bulunması, eşlik eden fiziksel bir sağlık sorunu olmadığı anlamına gelmez. Özellikle sigara kullanımı, obezite, hareketsiz yaşam tarzı, bazı ilaçlar ve madde kullanımı sertleşme fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Bunun yanında diyabet, hormonal bozukluklar ve nörolojik hastalıklar genç yaşlarda da cinsel fonksiyon sorunlarına neden olabilir. Cinsel işlev bozukluğunun nedeni belirlenirken şikâyetlerin başlangıç zamanı, sıklığı, sabah sertleşmelerinin durumu, mevcut hastalıklar ve kullanılan ilaçlar birlikte değerlendirilir. Genç erkeklerde ortaya çıkan ve tekrarlayan cinsel sağlık sorunlarının yalnızca geçici stres kaynaklı olduğu varsayılmamalıdır. Erkeklerde Testosteron Azalması Kaç Yaşında Başlar? Testosteron, erkeklerde cinsel istek, kas ve kemik sağlığı ile çeşitli fizyolojik fonksiyonların düzenlenmesinde rol oynayan önemli bir hormondur. Testosteron düzeyleri yetişkinlik boyunca değişkenlik gösterebilir. Bazı erkeklerde yaşla birlikte kademeli azalma görülse de bu süreç her bireyde aynı hızda ilerlemez. Fazla kilo, kronik hastalıklar, uyku bozuklukları ve bazı ilaçlar testosteron düzeylerini etkileyebilir. Testosteron eksikliği bulunan erkeklerde cinsel istekte azalma, sabah sertleşmelerinde azalma, enerji düşüklüğü ve bazı fiziksel değişiklikler görülebilir. Ancak bu belirtiler başka sağlık problemlerinde de ortaya çıkabilir. Bu nedenle belirli bir yaşa ulaşan bütün erkeklerde testosteron eksikliği gelişeceği düşünülmemelidir. Hormonal değerlendirme, klinik belirtiler ve bireysel risk faktörleri dikkate alınarak yapılmalıdır. Testosteron tedavisi ise yalnızca uygun tanı konulan bireylerde değerlendirilmelidir. Cinsel İşlev Bozukluğu Kalp Hastalıklarının İlk Belirtisi Olabilir mi? Özellikle sertleşme bozukluğu, bazı erkeklerde kalp ve damar sağlığıyla ilişkili sorunların erken göstergelerinden biri olabilir. Sertleşmenin gerçekleşebilmesi için penis damarlarının yeterli kan akışını sağlayabilmesi gerekir. Damar yapısında veya fonksiyonlarında bozulma meydana geldiğinde sertleşme kalitesi etkilenebilir. Diyabet, hipertansiyon, yüksek kolesterol ve sigara kullanımı hem kalp ve damar hastalıkları hem de sertleşme bozukluğu açısından ortak risk faktörleri arasında yer alır. Damarsal nedenlere bağlı sertleşme bozukluğu bulunan bazı erkeklerde, belirgin kardiyovasküler belirtiler ortaya çıkmadan önce cinsel fonksiyon sorunları gelişebilir. Ancak her sertleşme bozukluğu doğrudan kalp hastalığının göstergesi değildir. Psikolojik, hormonal, nörolojik ve ilaçlarla ilişkili nedenler de değerlendirilmelidir. Özellikle orta yaş ve üzerindeki erkeklerde yeni başlayan sertleşme bozukluğunun kapsamlı şekilde değerlendirilmesi, eşlik edebilecek kardiyovasküler risk faktörlerinin belirlenmesine yardımcı olabilir. Cinsel İşlev Bozukluklarında Hangi Tedaviler Uygulanabilir? Erkeklerde cinsel işlev bozukluklarının tedavisi, mevcut problemin türüne ve altta yatan nedenlere göre planlanır. Sertleşme bozukluğunda yaşam tarzı değişiklikleri, uygun ilaç tedavileri, vakum cihazları veya belirli hastalarda cerrahi yöntemler değerlendirilebilir. Erken boşalma tedavisinde ise davranışsal yaklaşımlar, psikoseksüel destek ve uygun ilaç tedavilerinden yararlanılabilir. Hormonal eksikliklerin bulunduğu hastalarda tedavi, ayrıntılı değerlendirme sonrasında bireysel olarak planlanır. Peyronie hastalığı gibi penis eğriliğine neden olan durumlarda ise hastalığın evresine ve eğriliğin derecesine göre takip, traksiyon uygulamaları veya uygun hastalarda cerrahi tedavi gündeme gelebilir. Her cinsel fonksiyon sorununun aynı tedaviye yanıt vermesi beklenmez. Bu nedenle doğru tanının konulması ve uygulanacak yöntemin kişiye özel olarak belirlenmesi önemlidir. Cinsel İşlev Bozukluklarını Önlemek İçin Neler Yapılabilir? Erkek cinsel sağlığının korunmasında yaşam tarzı alışkanlıkları önemli rol oynar. Özellikle damar sağlığını destekleyen davranışlar sertleşme fonksiyonlarının korunmasına katkı sağlayabilir. Düzenli fiziksel aktivite, dengeli beslenme, sağlıklı vücut ağırlığının korunması ve sigaranın bırakılması, cinsel fonksiyonları etkileyebilen metabolik risk faktörlerinin azaltılmasına yardımcı olabilir. Yeterli uyku ve stres yönetimi de cinsel istek ve performans üzerinde olumlu etkiler sağlayabilir. Bunun yanında diyabet, hipertansiyon ve kolesterol yüksekliği gibi kronik hastalıkların düzenli takip edilmesi önemlidir. İnternet üzerinden satılan ve içeriği doğrulanmamış cinsel performans ürünlerinin bilinçsiz kullanılması ise sağlık açısından risk oluşturabilir. Özellikle kalp hastalığı nedeniyle nitrat içeren ilaç kullanan bireylerde bazı sertleşme bozukluğu ilaçlarının ciddi tansiyon düşüklüğüne neden olabileceği unutulmamalıdır. Cinsel sağlık sorunlarına yönelik ilaç veya takviye kullanımı öncesinde uzman değerlendirmesi yapılması gerekir. Erkeklerde Cinsel İşlev Bozukluklarında Erken Tanı Önem Taşıyor Cinsel işlev bozuklukları farklı yaş gruplarında ortaya çıkabilen ve bireyin yaşam kalitesini etkileyebilen sağlık sorunlarıdır. Özellikle sertleşme bozukluğu, erken boşalma ve cinsel isteksizlik gibi problemlerin tekrarlaması veya uzun süre devam etmesi durumunda altta yatan nedenlerin araştırılması önemlidir. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Berkan Reşorlu'nun uzmanlık alanı kapsamında değerlendirilen erkek cinsel sağlığı hastalıklarında, tedavinin yalnızca yaşa göre değil, hastanın mevcut şikâyetleri, genel sağlık durumu ve eşlik eden hastalıkları dikkate alınarak planlanması gerekir. Genç erkeklerde cinsel fonksiyon sorunlarının yalnızca psikolojik nedenlerden kaynaklandığı, ileri yaştaki erkeklerde ise bu problemlerin kaçınılmaz olduğu düşüncesi doğru değildir. Her yaş grubunda farklı nedenlere bağlı cinsel işlev bozuklukları ortaya çıkabilir ve uygun değerlendirmeyle tedavi seçenekleri belirlenebilir. Erkeklerde cinsel işlev bozukluklarının ortaya çıkması için belirli bir yaş sınırı bulunmamaktadır. Bununla birlikte sertleşme bozukluğunun görülme sıklığı yaş ilerledikçe artmaktadır. Cinsel fonksiyonlarda kalıcı değişikliklerin fark edilmesi, gerekli durumlarda üroloji uzmanına başvurulması ve altta yatan sağlık sorunlarının erken dönemde değerlendirilmesi, hem cinsel sağlığın hem de genel yaşam kalitesinin korunmasında önemli bir rol oynamaktadır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

IHG, Avrupa'da 1.000 Otele Ulaştı, Türkiye'de Hızla Büyümeye Devam Ediyor Haber

IHG, Avrupa'da 1.000 Otele Ulaştı, Türkiye'de Hızla Büyümeye Devam Ediyor

Dünyanın önde gelen uluslararası otel gruplarından IHG Hotels & Resorts (IHG), Avrupa'daki açık otel sayısının 1.000'i aştığını duyurdu. Son üç yılda portföyüne 210'dan fazla otel ekleyen grup, bölgedeki otel portföyünde %25'in üzerinde net büyüme kaydetti. 2025 yılında Avrupa'da otel açılışları ve yeni anlaşmalar açısından rekor seviyeye ulaşan IHG, farklı konaklama segmentlerindeki markalarıyla büyümesini sürdürüyor. Türkiye'de yılın ilk yarısında yedi yeni otel açıldı IHG'nin Avrupa'daki büyümesinde Türkiye önemli bir yer tutuyor. Grubun bölgede en hızlı büyüdüğü pazarlardan biri olan Türkiye'de, sekiz farklı marka altında 39 açık otel bulunurken 17 otelin geliştirme süreci devam ediyor. IHG, 2026'nın ilk altı ayında Türkiye'de yedi yeni oteli hizmete açtı. Bu dönemde L'Union Han Istanbul, Vignette Collection by IHG'nin açılışıyla grubun koleksiyon markaları da Türkiye pazarına giriş yaptı. Antalya'da açılan voco Antalya – Konyaaltı ise markanın Türkiye'deki büyümesine katkı sağladı. IHG, yurt içi ve yurt dışı seyahat talebinin yanı sıra otel yatırımcılarının devam eden ilgisi doğrultusunda Türkiye'de Luxury & Lifestyle, Premium, Essentials & Suites segmentlerinde yeni büyüme fırsatları görüyor. Avrupa'da 280'den fazla otel geliştirme aşamasında Avrupa genelinde 2024 yılının başından bu yana, Ruby otelleri hariç olmak üzere, IHG markalarının farklı ülkelerde ilk kez faaliyete geçmesiyle 36 yeni pazar açılımı gerçekleşti. İzlanda, İsveç ve Yunanistan'ın da aralarında bulunduğu ülkelerde Luxury & Lifestyle, Premium, Essentials & Suites kategorilerindeki markalarıyla faaliyet alanını genişleten grubun Avrupa'da geliştirme aşamasında 280'den fazla oteli bulunuyor. IHG, mevcut markalarının büyümesinin yanı sıra portföyünü yeni markalarla da çeşitlendiriyor. Modern şehir yaşamına odaklanan premium yaşam tarzı otel markası Ruby'nin satın alınması ve grubun 21'inci markası Noted Collection'ın hayata geçirilmesi, bu stratejinin son adımları arasında yer alıyor. Noted Collection için bugüne kadar dünya genelinde yedi otel anlaşması imzalandı. Grubun Avrupa'da 1.000 açık otele ulaşmasında, 160 milyondan fazla üyeye sahip sadakat programı IHG One Rewards'ın yanı sıra otel yatırımcıları ve iş ortaklarıyla kurduğu ilişkiler de rol oynuyor. Avrupa'nın küresel turizmdeki ağırlığı da bölgedeki büyüme potansiyelini destekliyor. Birleşmiş Milletler Dünya Turizm Örgütü (UN Tourism) verilerine göre Avrupa, 2025 yılında yaklaşık 793 milyon uluslararası ziyaretçi ağırlayarak dünya genelindeki uluslararası turist hareketlerinin yarısından fazlasından pay aldı. “Avrupa'da uzun vadeli büyüme için güçlü bir konumdayız” Avrupa'da ulaşılan 1.000 otel eşiğinin grubun bölgedeki büyüme ivmesini ortaya koyduğunu belirten IHG Hotels & Resorts Avrupa Kıdemli Başkan Yardımcısı ve Genel Müdürü Karin Sheppard, “Avrupa'da 1.000 açık otel sınırını aşmak IHG için önemli bir dönüm noktası. Bu başarı, markalarımızın gücünü, otel yatırımcılarımızın iş ortağı olarak bize duyduğu güveni, her gün misafirlerimize nitelikli deneyimler sunan ekiplerimizin özverisini ve misafirlerimizin IHG'ye olan bağlılığını yansıtıyor. Öncelik verdiğimiz pazarlarda hem mevcut hem de yeni markalarımızla büyüyerek portföyümüzü planlı bir şekilde genişletiyoruz. Bu büyümeyi, kurumsal altyapımıza yönelik yatırımlarımızla destekliyoruz. Avrupa, güçlü pazar dinamikleriyle cazibesini koruyor. Geliştirme aşamasındaki otellerimiz ve büyüme potansiyelimiz sayesinde yatırımcılarımız için uzun vadeli değer yaratmak ve misafirlerimize nitelikli konaklama deneyimleri sunmak üzere güçlü bir konumdayız” dedi. Yeni oteller Avrupa portföyünü çeşitlendiriyor IHG'nin Avrupa'daki son açılışları arasında Londra'daki The Hari London, Vignette Collection, Fransa'daki Ruby Lilou Hotel Marseille ve Avusturya'daki Crowne Plaza Vienna yer alıyor. Londra'nın Belgravia bölgesinde hizmet veren 85 odalı The Hari London, Vignette Collection, markanın Avrupa'daki büyümesine katkıda bulunuyor. Vignette Collection'ın bölgede 13 açık oteli bulunurken 16 oteli de geliştirme aşamasında yer alıyor. Ruby markasının Fransa'daki ilk oteli olan Ruby Lilou Hotel Marseille, Marsilya'da hizmete açıldı. Viyana'nın Margareten bölgesinde açılan, mimar David Chipperfield imzalı 195 odalı Crowne Plaza Vienna ise markanın Avrupa'daki varlığını güçlendirdi. Crowne Plaza'nın Avrupa'da 98 açık oteli ve geliştirme aşamasında 21 oteli bulunuyor. IHG, mevcut binaların otele dönüştürülmesi ve yeni otel yatırımlarından oluşan geliştirme portföyüyle Avrupa'nın yanı sıra Avrupa, Orta Doğu, Asya ve Afrika'yı kapsayan EMEAA bölgesindeki büyümesini sürdürmeyi hedefliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Beslenmede Mucize Besin ve Trendlere Karşı Uyarı Haber

Beslenmede Mucize Besin ve Trendlere Karşı Uyarı

Kalp, kanı vücuda pompalayarak organ ve dokuların ihtiyaç duyduğu oksijen ve besin ögelerinin taşınmasını sağlıyor ve yaşamın devamlılığında hayati bir rol üstleniyor. Kalp sağlığının korunmasında genetik faktörlerin yanı sıra yaşam tarzı alışkanlıkları da önemli rol oynuyor. Bu tercihlerin başında da beslenme alışkanlıkları geliyor. Ancak sosyal medya ve popüler trendler doğrultusunda sık sık gündeme getirilen mucizevi besinler ya da farklı beslenme önerileri; kulaktan dolma bilgiyle doğru bilgiyi birbirinden ayırmayı zorlaştırıyor. İşte bu noktada bilimsel bilgi, hangi besinin ne miktarda ve hangi beslenme düzeninin parçası olarak tüketilmesi gerektiğini anlamak açısından yol gösterici rol üstleniyor. Kalp Sağlığıyla İlgili En Yaygın 5 Yanlış İnanış ve Bilimsel Gerçekler Sosyal medyada bir bilginin sıkça paylaşılmasının, o bilginin bilimsel olarak doğru olduğu anlamına gelmediğini vurgulayan Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı, sağlık ve beslenme konusunda güvenilir kaynaklara ve bilimsel araştırmalara dayanan bilgilerin rehber alınmasının önemine dikkat çekiyor. Beslenme ve gıdada doğru bilgiyi toplumla buluşturma misyonuyla çalışmalarını sürdüren Vakıf, kalp sağlığı konusunda yaygın olarak doğru kabul edilen 5 yanlış inanışı ve bunlara ilişkin bilimsel gerçekleri paylaşıyor. 1-Zeytinyağı ne kadar çok tüketilirse o kadar iyidir. (YANLIŞ) Zeytinyağı, içerdiği tekli doymamış yağ asitleri ve antioksidan bileşenler nedeniyle dengeli ve sağlıklı bir beslenme düzeninin önemli bir parçasıdır. Ancak sağlıklı bir besin olması, sınırsız miktarda tüketilebileceği anlamına gelmez. Gereğinden fazla tüketilmesi günlük enerji alımının artmasına neden olabilir. Önemli olan zeytinyağını dengeli bir beslenme düzeni içinde, uygun miktarlarda tüketmektir. 2-Kolesterol içeren her gıda zararlıdır. (YANLIŞ) Uzun yıllar boyunca yumurta gibi kolesterol içeren besinlerin kalp sağlığı açısından olumsuz etkileri olduğu düşünülmüştür. Ancak güncel bilimsel çalışmalar, kan kolesterol düzeyleri üzerinde besinlerle alınan kolesterolün yanı sıra, özellikle doymuş ve trans yağ tüketimi başta olmak üzere beslenme düzeninin bütününün etkili olduğunu gösteriyor. Yumurta gibi kaliteli protein ve elzem besin ögeleri içeren gıdalar, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin parçası olabilir. Bu nedenle yalnızca besinlerin içerdiği kolesterole değil, beslenme düzeninin bütününe odaklanmak önem taşıyor. 3-Kalp hastalığı yalnızca ileri yaşlarda görülür. (YANLIŞ) Kalp ve damar hastalıkları yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkan sağlık sorunları değildir. Ateroskleroz olarak adlandırılan, damar duvarlarında plak birikimiyle ilerleyen süreç genç yaşlarda başlayabilir ve yıllar içinde gelişebilir. Bu nedenle sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam alışkanlıklarının erken yaşlardan itibaren benimsenmesi önem taşır. 4- Zayıf olmak kalp ve damar hastalıklarına karşı koruma sağlar. (YANLIŞ) Vücut ağırlığının sağlıklı aralıkta olması kalp ve damar sağlığı açısından önemlidir ancak tek başına koruyucu değildir. Kişi zayıf görünebilir ancak karın bölgesindeki iç organların çevresinde yağlanma görülebilir; kolesterol, kan şekeri veya tansiyon gibi kardiyovasküler risk göstergeleri yüksek olabilir. Bu nedenle kalp sağlığını değerlendirirken yalnızca vücut ağırlığına değil; beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları, genetik faktörler ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri de dikkate alınmalıdır. 5-Takviyeler sağlıklı beslenmenin yerini tutar. (YANLIŞ) Vitamin, mineral veya omega-3 gibi besin takviyeleri, sağlıklı ve dengeli bir beslenmenin yerini tutmaz. Takviye kullanımı, kişinin gereksinimleri ve sağlık durumu doğrultusunda hekim veya diyetisyen önerisiyle planlanmalıdır. Sebze, meyve, tam tahıllar ve kurubaklagiller; lif, vitamin, mineral ve çeşitli biyoaktif bileşenleri bir arada içerir. Bu nedenle kalp ve damar sağlığını desteklemek için öncelik, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin sürdürülmesi olmalıdır. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İnsülin Direncinin 6 Sinyali Haber

İnsülin Direncinin 6 Sinyali

Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilo gibi nedenlerle ülkemizde her 4 kişiden birinde insülin direnci görüldüğünü belirten Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, “İnsülin direnci çoğu zaman sessiz ilerleyen bir sorun olsa da, bel çevresinde genişleme, sık acıkma, yemeklerden sonra uyku isteği, sürekli susama hissi gibi bazı sinyallerle de kendini gösterebilir. Bunların hiçbiri tek başına insülin direncinin kanıtı olmadığı için, kişinin mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü erken tanı ve tedavi, ileride gelişebilecek tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir” diyor. Dr. Turunç, insülin direncinin 6 sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. Bel çevresiniz genişliyorsa Göbek çevresinde yağlanma, insülin direnci açısından dikkate alınması gereken önemli işaretlerden biridir. Özellikle iç organların çevresinde biriken yağ dokusu metabolik açıdan daha fazla risk taşır. Kilo artışıyla birlikte bel çevresinde genişleme, hareketsiz yaşam ve ailede diyabet öyküsü de varsa, metabolik durumunuzun değerlendirilmesi gerekir. Ancak bel çevresi tek başına tanı koydurmaz; diğer risk faktörleriyle birlikte ele alınmalıdır. Yemekten kısa süre sonra yeniden acıkıyorsanız Dr. Emrah Turunç “Bazı kişiler insülin direnciyle birlikte öğünlerden kısa süre sonra yeniden acıktıklarını ve gün içerisinde daha sık yemek yeme ihtiyacı duyduklarını ifade edebiliyorlar. Porsiyonlarınız yeterli olmasına rağmen sürekli açlık hissediyorsanız, özellikle yoğun karbonhidrat içeren öğünlerin ardından açlık hissiniz tekrarlıyorsa bu durumu önemsemek gerekir” diyor. Yemekten sonra gözleriniz kapanıyorsa… Yemek sonrasında hafif rehavet çoğumuzun yaşadığı normal bir durum olabilir. Özellikle ağır ve yüksek kalorili öğünlerden sonra bu durum daha fazla hissedilebilir. Ancak her öğünden sonra belirgin halsizlik, uyku hali ve enerji düşüklüğü yaşanması; özellikle kilo artışı, sık acıkma veya kan şekeri yüksekliği gibi başka bulgular da varsa dikkate alınmalıdır. Tatlıya karşı koyamıyorsanız Tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik yoğun istek, insülin direncinde en sık dile getirilen yakınmalardan biridir. Ancak uzun süre aç kalmak, düzensiz beslenmek, yetersiz uyumak, stres gibi etkenler de tatlı isteğini artırabilir. Bu nedenle tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik aşırı tüketim isteği sadece insülin direncine bağlanamaz. Sık acıkma, kilo artışı ve bel çevresinde genişleme gibi başka belirtiler de eşlik ediyorsa hekime başvurulmalıdır. Boyun ve koltuk altınız koyulaştıysa Cilt değişikliği, insülin direnci açısından diğer yakınmalara göre daha dikkat çekici bulgulardan biridir. Boyun, koltukaltı veya kasık bölgesinde cildin koyulaşması ve kalınlaşması şeklinde ortaya çıkabilir. Özellikle fazla kilolu kişilerde böyle bir değişiklik fark edildiğinde kan şekeri metabolizmasının değerlendirilmesi gerekir. Kan yağlarınız yüksekse İnsülin direnci yalnızca kan şekeriyle ilgili bir durum değildir. Trigliserid yüksekliği, HDL kolesterol (iyi kolesterol) düşük olması, yüksek tansiyon ve bel çevresinde yağlanma bir arada görülebilir. Dr. Emrah Turunç “Kilonuz, bel çevreniz, tansiyonunuz, kan şekeriniz ve kan yağlarınızın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Birden fazla risk faktörünün aynı anda bulunması, metabolik açıdan daha dikkatli olunması gerektiğini gösterir” diyor. “Şekerim sınırda” deniyorsa… İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, insülin direncinin uzun süre kan şekeri normalmiş gibi görünerek ilerleyebildiğini ancak zamanla prediyabetin ortaya çıkabildiğini belirterek şöyle diyor: “Zamanla pankreasın artan insülin ihtiyacını karşılaması zorlaştığında kan şekeri yükselmeye başlayarak prediyabet ortaya çıkabilir. Bu nedenle açlık kan şekeri veya üç aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1c değerlerinin prediyabet aralığına gelmesi önemli bir uyarıdır. Prediyabet, ‘henüz diyabet değilim, dolayısıyla sorun yok’ anlamına gelmez. Tam tersine diyabet riskinin ufukta görünmeye başladığı, yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun takip ile müdahale edilmesi gereken kritik bir dönemdir.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Fazla Kilolu Her 10 Kişiden 7’sinde Karaciğer Yağlanması Görülüyor Haber

Fazla Kilolu Her 10 Kişiden 7’sinde Karaciğer Yağlanması Görülüyor

Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, hastalığın ileri siroz gelişmemişse yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini belirterek, “Tedavinin olmazsa olmazı doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Karaciğer enzimi yüksekliği olan bazı hastalarda enginar, silymarin yani deve dikeni ve kolin içeren preparatlardan da yararlanılabiliyor” dedi. Karaciğer yağlanması, karaciğer hücrelerinin içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkıyor. Basit yağlanmada hücrelerde izole yağ birikimi görülürken, metabolik yağlı karaciğer hastalığında yağ birikimine hücreler arası inflamasyon ve buna bağlı hücre hasarı da eşlik edebiliyor. Tüm karaciğer hastalıklarında olduğu gibi yağlı karaciğer hastalığının da yıllarca çok fazla belirti vermeden ilerleyebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi’nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Yıllar içinde karaciğer hücrelerinde meydana gelen hasar ve bunun sonucunda oluşan fibrozis yani tamir dokusu, karaciğerde küçülme ve sertleşmeye neden olabiliyor. Bu süreç portal hipertansiyon ve siroza kadar ilerleyebiliyor. Siroz oluştuktan sonra da nedeni ne olursa olsun karaciğer kanseri gelişme riski artıyor” dedi. Her 10 diyabetliden 9’unda görülüyor Hareketsiz yaşam, masa başı çalışma ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarıyla obezite, diyabet ve insülin direncinin toplumda daha sık görüldüğüne dikkat çeken Polat, “Kilo fazlası olan veya obezite sınırına giren kişilerin yüzde 70’inde, diyabetlilerin ise yüzde 90’ında karaciğer yağlanması görülüyor. Özellikle MASH olarak adlandırılan metabolik yağlı karaciğer hastalığı; obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve ürik asit yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun bir bileşeni. Bu tablo aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları açısından da risk oluşturuyor” açıklamasında bulundu. Tedavinin vazgeçilmez ikilisi hareket ve beslenme düzeni İleri siroz gelişmemiş hastalarda karaciğer yağlanmasının yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini vurgulayan Polat, “Tedavinin olmazsa olmaz koşulları yaşam tarzı değişikliği, doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Yağlanmanın kökeninde insülin direnci bulunuyor. İnsülin direncini azaltabilmek için insülini en çok kullanan dokulardan olan çizgili kasları çalıştırmak gerekiyor. Vücudumuzdaki çizgili kasların önemli bir bölümü bacaklarımızda bulunduğu için düzenli yürüyüş veya bisiklete binmek önemli” dedi. Polat, karaciğer enzimi yüksekliği bulunan bazı hastalarda insülin direncinin azaltılması amacıyla ilaçlardan da yararlanılabildiğini ifade etti. Fazla meyve tüketimi karaciğerde yağlanmaya yol açabiliyor Karaciğer yağlanmasında yalnızca yağlı yiyeceklerin suçlu olmadığının altını çizen Polat, “Doğrudan yağlı beslenmesek bile fazla tüketilen şekerli gıdalar karaciğerde yağa dönüşebiliyor. Meyve bile fazla miktarda tüketildiğinde içeriğindeki fruktoz nedeniyle karaciğer yağlanmasına katkıda bulunabiliyor. Bu nedenle özellikle fazla miktarda hamur işi ve çok yağlı yemeklerden kaçınmak, daha çok Akdeniz tipi beslenmeyi tercih etmek önemli” dedi. Karaciğer yağlanmasının yalnızca fazla kilolu kişilerde görülmediğine de dikkat çeken Polat, “Obez kişilerde karaciğer yağlanması yüzde 70’in üzerinde görülürken, hastaların yaklaşık yüzde 10’unda obezite ve metabolik sendrom olmadan da yağlanma ortaya çıkabiliyor. Bu kişiler araştırıldığında karaciğer yağlanmasına neden olabilen çeşitli mutasyonlar saptanabiliyor” dedi. Basit tetkiklerle takip edilebiliyor Karaciğer yağlanmasının tanı ve takibinde basit yöntemlerden yararlanılabildiğini paylaşan Polat, “Karaciğer fonksiyon testleri, ultrasonografi ve insülin direnci ölçümlerinden yararlanıyoruz. Karaciğer enzimleri yüksek seyreden ve riskli grupta bulunan hastalarda ise FibroScan adı verilen cihazla karaciğerde hasar olup olmadığını ve yağlanmanın derecesini değerlendirebiliyoruz” diye konuştu. Karaciğer vücudun temizlik merkezi Karaciğer sağlığının genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatan Polat, “Karaciğer yedi gün 24 saat durmaksızın çalışan bir organ. Vücudumuzun adeta temizlik merkezi ve fabrikası. Gastrointestinal sistemden gelen besinleri ve metabolitleri alıyor, işliyor, detoksifiye ediyor ve vücuda yararlı hale getirerek kan dolaşımına veriyor. Bu nedenle beslenme düzeni, kilo kontrolü ve düzenli egzersiz yaşamımızın bir rutini haline gelmeli” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Vegan Beslenmede Kritik Nokta: Eksileni Doğru Tamamlamak Haber

Vegan Beslenmede Kritik Nokta: Eksileni Doğru Tamamlamak

İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Beslenme ve Diyet Kliniği’nden Dyt. Ecem Çiçek Çakmak, vegan beslenmenin tek başına “sağlıklı” veya “sağlıksız” olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek şunları söylüyor: “Her bireyin enerji ve besin ögesi ihtiyacı farklı olduğundan; yaş, cinsiyet, fiziksel aktivite düzeyi, yaşam tarzı, günlük rutin, mevcut beslenme alışkanlıkları ve bireysel hedefler, oluşturulacak beslenme planını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle hazır bir beslenme listesini herkes için uygulamak yerine, kişinin ihtiyaçlarına uygun bir plan oluşturulması daha doğru bir yaklaşım. Özellikle uzun süreli vegan beslenmede besin ögesi yeterliliğinin belirli aralıklarla değerlendirilmesi, gerekli durumlarda beslenme planının güncellenmesi ve takviye ihtiyacının uzman görüşü doğrultusunda ele alınması gerekiyor.” Vegan beslenmede protein, B12 vitamini, demir, kalsiyum, iyot, D vitamini, çinko ve omega-3 yağ asitlerinin yeterliliğinin gözetilmesi önemli. Bu nedenle baklagiller, soya ürünleri, tam tahıllar, sebze-meyveler, kuruyemişler ve tohumlar gibi farklı besin gruplarının dengeli biçimde tüketilmesine özen gösterilmeli. Gerektiğinde zenginleştirilmiş besinler ve takviyeler ise uzman değerlendirmesi doğrultusunda ele alınmalı. Bilimsel Araştırmalar da Söylüyor: Eksikleri İhmal Etmeyin Academy of Nutrition and Dietetics’in 2025 yılında yayımladığı güncel değerlendirmede, uygun şekilde planlanan vegan ve vejetaryen beslenme modellerinin yetişkinlerde beslenme açısından yeterli olabileceği belirtilirken, bireysel ihtiyaçların ve besin ögesi yeterliliğinin gözetilmesinin önemi vurgulanıyor. Ayrıca 141 araştırmanın değerlendirildiği bir başka çalışmada, vegan bireylerde özellikle B12 vitamini, kalsiyum ve iyot alımının daha düşük olabildiği bildiriliyor. Bu sonuçlar, tek bir besin grubunu “iyi” veya “kötü” olarak değerlendirmekten ziyade, beslenme düzeninin bütününün ele alınması gerektiğine işaret ediyor. Dyt. Ecem Çiçek Çakmak, vegan beslenmeye geçişin kişinin mevcut alışkanlıklarının değerlendirilmesiyle başlaması gerektiğini belirterek önemli bir noktayı da vurguluyor: “Vegan beslenmeye geçişte önceliğimiz, kişinin bir anda tüm alışkanlıklarını değiştirmesinden ziyade, beslenme düzeninin sürdürülebilir bir şekilde yeniden yapılandırılmasıdır. Gerektiğinde kan değerlerinin takip edilmesi ve profesyonel değerlendirme doğrultusunda hareket edilmesi de sürecin sağlıklı bir şekilde yürütülmesine destek oluyor.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

LG, IFA 2026’da “En İyi Marka” Seçildi Haber

LG, IFA 2026’da “En İyi Marka” Seçildi

LG Electronics (LG), bu yıl ikinci kez düzenlenen IFA İnovasyon Ödülleri’nde en büyük ödüle layık görülerek “IFA 2026’nın En İyi Markası” unvanını kazandı. Dünyanın önde gelen teknoloji etkinliklerinden IFA kapsamında verilen bu ödül, LG’nin teknoloji, tasarım ve pazar etkisi alanlarında ortaya koyduğu inovasyon gücünü bir kez daha ortaya koydu. LG, ürün kategorilerinde de birden fazla “En İyi” ödülünün sahibi oldu. Wallpaper TV LG OLED evo AI W6, ikonik Wallpaper TV tasarımını 9 mm sınıfındaki ultra ince yapısı¹, Kablosuz görüntü ve ses iletimi² ve Hyper Radiant Color Teknolojisi ile yeniden yorumlayarak tasarım ve görüntü teknolojisini bir araya getirmesiyle Ev ve Eğlence kategorisinde “En İyi” ödülünü kazandı. Ürün, LG’nin “Sadeleşen Teknoloji” yaklaşımını yansıtarak premium televizyonların yaşam alanlarına daha özgür biçimde entegre edilmesine olanak tanıyor. Ses kategorisinde ise LG Sound Suite AI, dünyanın ilk Dolby Atmos® FlexConnect™ ses ekosistemi aracılığıyla evde dinleme deneyimini dönüştürmesiyle Ses kategorisinde “En İyi” ödülüne layık görüldü. Kullanıcılara hoparlörlerini yaşam alanlarının farklı noktalarında bir araya getirme, düzenleme ve konumlandırma konusunda daha fazla özgürlük sunmak üzere tasarlanan LG Sound Suite AI, sürükleyici ev ses deneyimine daha esnek ve kişiselleştirilmiş bir yaklaşım getiriyor. LG’nin premium görüntü ve ses ürünleri ayrıca, şirketin ev eğlencesi ve yaşam tarzı deneyimlerindeki geniş inovasyon yelpazesini ortaya koyan beş onur ödülüne daha layık görüldü. LG OLED evo G6, Hyper Radiant Color Teknolojisi ile OLED görüntü performansını daha ileri bir seviyeye taşımasıyla ödüllendirildi. Model, LG OLED’in temelini oluşturan kendinden ışık yayan piksel teknolojisinin avantajlarını korurken yüksek parlaklık, güçlü kontrast ve hassas renk üretimi sunuyor. LG Micro RGB evo (MRGB96), yüksek renk hacmi, parlaklık ve ultra büyük ekran performansı sunmak için RGB tabanlı aydınlatma teknolojisinden yararlanarak LG’nin premium TV teknolojilerinin geleceğine yönelik vizyonunu ortaya koymasıyla ödüle layık görüldü. LG Mini RGB evo (MRGB88) ise gelişmiş görüntü kalitesi, enerji verimliliği ve günlük kullanım kolaylığını bir araya getirerek RGB ekran teknolojisinin avantajlarını daha erişilebilir bir formda sunmasıyla ödüllendirildi. LG StanbyME 2 Max, tüketicilerin yaşama, çalışma ve dinlenme biçimlerine uyum sağlamak üzere tasarlanan taşınabilir yaşam tarzı ekranıyla kişisel eğlence deneyimini yeniden yorumlaması ve içerik deneyimini geleneksel oturma odasının ötesine taşımasıyla onur ödülüne layık görüldü. LG xboom Stage 501 ise partiler, canlı etkinlikler ve sosyal buluşmalar için tasarlanan güçlü ses performansıyla Ses kategorisinde onur ödülünü kazandı. Bu ödül, LG’nin yaşam tarzı odaklı ses çözümleri alanındaki genişleyen ürün portföyünü de ortaya koydu. IFA 2026’nın En İyi Markası seçilmesinin yanı sıra farklı ürün kategorilerinde kazandığı ödüller, LG’nin inovasyona ve kullanıcı deneyimini sürekli geliştiren ürünler sunmaya yönelik kararlılığını bir kez daha ortaya koydu. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye Sigorta’dan “Uzun Yaşam Ekonomisi” Raporu Haber

Türkiye Sigorta’dan “Uzun Yaşam Ekonomisi” Raporu

Türkiye, gelişmiş ülkelere kıyasla daha genç demografik yapısını korurken; değişen nüfus yapısı, kronik hastalık riskleri ve aktif/pasif oranındaki düşüş, sigorta ve emeklilik sistemleri açısından yeni ihtiyaçları beraberinde getiriyor. Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in Ekonomik Araştırmalar Müdürlüğü tarafından hazırlanan “Uzun Yaşam Ekonomisi: Yaşlanan Nüfusun Sigorta ve Emeklilik Sektörüne Etkileri" başlıklı rapor yayımlandı. Demografik dönüşümü ekonomik ve sektörel etkileriyle ele alan rapor; uzayan yaşam süresinin sağlık sisteminden sosyal güvenliğe, bireysel tasarruftan sigorta ve emeklilik ürünlerine kadar yarattığı dönüşümü inceliyor. Raporda ayrıca, yeni nesil sağlık teknolojilerinin ve yapay zekânın sektöre etkileri ile uzayan insan ömrünün beraberinde getirdiği ekonomik, sosyal ve etik boyutlar değerlendiriliyor. Türkiye Sigorta Hazine ve Emeklilik Operasyonları Genel Müdür Yardımcısı Gürol Sami Özer, rapora ilişkin değerlendirmesinde, uzun yaşamın ekonomik ve sosyal sistemler açısından yeni bir dönemin kapısını araladığını belirterek, şunları kaydetti: “Uzayan insan ömrünü sadece demografik bir değişim ya da yönetilmesi gereken bir risk olarak görmemek gerekiyor. Asıl hedef, ömre eklenen yılları sağlıklı, üretken ve finansal açıdan güvenceli hale getirmek olmalı. Sağlıklı yaşam süresinin uzaması, sağlık sistemleri üzerindeki yükü azaltırken, bireylerin üretkenliğini ve ekonomiye katkısını da artırabilecek önemli bir potansiyel taşıyor. Diğer yandan, daha uzun yaşam beraberinde daha uzun süreli sağlık, bakım ve emeklilik ihtiyacını da getiriyor. Bu nedenle geleceğin sistemini kamu, özel sektör ve birey arasında dengeli bir sorumluluk paylaşımı üzerine kurmamız gerektiğini düşünüyoruz. Önümüzdeki dönemde önleyici sağlığı, uzun vadeli tasarrufu ve değişen bakım ihtiyaçlarını finansal güvenceyle birlikte ele alan çözümlerin çok daha önemli hale geleceğine inanıyoruz.” 65 yaş üstü nüfus 2050’de 1,6 milyara ulaşacak Rapora göre, dünya ekonomisi nüfusun yaşlanmasıyla birlikte önemli bir yapısal dönüşüm sürecinden geçiyor. Bugün dünya genelinde her 10 kişiden biri 65 yaşın üzerindeyken, 2050 yılında bu oranın her 6 kişiden birine yükselmesi bekleniyor. Küresel ölçekte 65 yaş üstü nüfusun ise 862 milyondan 1,6 milyara çıkarak neredeyse iki katına ulaşacağı öngörülüyor. Raporda, Türkiye’nin birçok gelişmiş ekonomiye kıyasla demografik açıdan daha avantajlı konumda bulunduğuna dikkat çekiliyor. Türkiye’nin, 2050 yılında nüfusunun yaklaşık üçte birinin 65 yaş ve üzerindeki bireylerden oluşması beklenen Japonya ve İtalya gibi “ileri yaşlı” toplumlar arasında yer almayacağı öngörülüyor. Bununla birlikte Türkiye’de beklenen yaşam süresi 77,3 yıl ile 81,1 yıllık OECD ortalamasının altında bulunurken, her emekliye sadece 1,6 çalışan düşüyor. Uzun yaşam kadar sağlıklı yaşam da önem kazanıyor Raporda, uzun yaşam ekonomisinin en önemli başlıklarından biri olarak “önleyici sağlık” öne çıkıyor. 2050 yılında ortalama bir insanın 78 yıl yaşaması, ancak bunun 11,4 yılını kötü sağlık koşullarında geçirmesi bekleniyor. Sağlık harcamalarının aynı dönemde 20,5 trilyon dolara ulaşabileceği öngörülürken, kanıtlanmış sağlık müdahalelerinin hastalık yükünü yüzde 35 azaltma potansiyeli taşıdığı belirtiliyor. Rapora göre, yapay zekâ da bu dönüşümün önemli unsurlarından biri. İlaç geliştirme ve erken teşhisten operasyonel süreçlere kadar geniş bir alanda kullanılan yapay zekâ uygulamalarının, sağlık hizmetlerinde verimliliği artırarak yükselen maliyetlerin yönetilmesine katkı sağlaması bekleniyor. Yapay zekânın ilaç keşif süreçlerini hızlandırması ve Ar-Ge maliyetlerini düşürmesinin de sağlık sistemleri açısından önemli bir verimlilik alanı oluşturduğu belirtiliyor. Raporda, uzun yaşam ekonomisini şekillendiren gelişmeler arasında GLP-1 (obezite) grubu ilaçlarına da dikkat çekiliyor. Kronik hastalık risklerinin azaltılmasına katkı sağlayan bu ilaçların tüketim alışkanlıklarında da dönüşüm yarattığı belirtilirken, GLP-1 pazarının 2035 yılına kadar 190 milyar dolarlık büyüklüğe ulaşacağı öngörülüyor. Yaşlanan nüfus sigorta ve emeklilik sistemlerini dönüştürüyor Rapora göre, yaşam sürelerinin uzaması sosyal güvenlik ve emeklilik sistemleri üzerinde de baskı oluşturuyor. Avrupa’da bugün bir emekliyi finanse etmek için 3,4 çalışma çağında insan bulunurken, bu oranın 2050 yılında 2’ye gerilemesi bekleniyor. Uzayan yaşam sürelerinin aktüeryal hesaplamaları da daha karmaşık hale getirdiğine dikkat çekilen raporda, “yaşam süresi riskinin” kamudan bireylere doğru kaydığı belirtiliyor. Bu dönüşüm, bireylerin emeklilik dönemleri için daha fazla ve daha uzun vadeli tasarruf yapmasını gerekli hale getirirken, Bireysel Emeklilik Sistemi (BES) ve Tamamlayıcı Emeklilik Sistemi (TES) gibi tasarruf mekanizmalarının önemini artırıyor. Sağlık sigortacılığı da uzun yaşam ekonomisinin önemli büyüme alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Küresel sağlık sigortası prim üretimi 2025 yılında yüzde 12,3 büyüyerek 1,68 trilyon euroya ulaşırken, Türkiye’de özel sağlık sigortalarının GSYH içindeki payı yüzde 0,3 seviyesinde bulunuyor. Türkiye’de sağlık sigortası primlerinin 2026-2036 döneminde yıllık ortalama yüzde 15,3 büyümesi bekleniyor. Uzun yaşam yeni etik ve sosyal soruları da beraberinde getiriyor Raporda, insan ömrünü uzatmaya yönelik biyoteknolojik gelişmelerin ekonomik etkilerinin yanı sıra etik ve sosyal sonuçları da ele alınıyor. Yeni teknolojilere erişimde ortaya çıkabilecek sosyoekonomik eşitsizliklerin zamanla sağlık ve yaşam süresi açısından daha belirgin farklılıklara yol açabileceğine dikkat çekilirken, uzayan yaşam sürelerinin kuşaklar arası dengeler ve toplumsal yapı üzerindeki olası etkileri de değerlendiriliyor. Çalışmada ayrıca, sigorta ve emeklilik sistemlerinin değişen yaşam beklentisine uyum sağlamasına yönelik yeni modellerin önem kazanacağı belirtiliyor. Bu kapsamda emeklilik koşullarının yaşam beklentisindeki değişimlere uyum sağlayabildiği modellerin yanı sıra yüksek maliyetli yeni nesil tedavilerin yaşam tarzı destek programlarıyla birlikte yönetilmesi ve ömür boyu yenileme garantili sağlık çözümlerinin yaygınlaştırılması, sektör açısından öne çıkan başlıklar arasında gösteriliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Akıllı Lens Sonrası Gece Görüşünde Bu Etkilere Dikkat Haber

Akıllı Lens Sonrası Gece Görüşünde Bu Etkilere Dikkat

Ameliyat sonrası dönemde görülebilen bu görsel etkiler, kullanılan merceğin optik yapısıyla ilişkili olabileceği gibi kişinin göz yapısı ve uyum sürecine bağlı olarak da değişiklik gösterebilir. Batıgöz Sağlık Grubu Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Uğur Ünsal, trifokal mercek uygulamalarının ardından karşılaşılabilen gece görüşü değişiklikleri hakkında bilgi verdi. Işıkların Etrafındaki Halkalar Neden Oluşuyor? Trifokal göz içi mercekler, ışığı uzak, orta ve yakın mesafelerde görmeyi destekleyecek farklı odaklara yönlendiren optik bir tasarıma sahiptir. Bu yapı nedeniyle özellikle karanlık ortamda parlak bir ışık kaynağına bakıldığında halo olarak adlandırılan ışık halkaları, kamaşma veya ışık saçılması gibi görsel etkiler ortaya çıkabilir. Doç. Dr. Uğur Ünsal, “Trifokal mercek uygulamalarından sonra gece ışıklarının çevresinde halo dediğimiz halkaların görülmesiyle karşılaşılabili. Bazı hastalar araç farlarında veya sokak lambalarında ışık saçılması ve kamaşma da tarif edebiliyor. Bu yakınmalar özellikle ameliyat sonrası erken dönemde daha belirgin hissedilebilir.” dedi. Gece Araç Kullanırken Daha Fazla Hissedilebilir Gündüz yeterince fark edilmeyen ışık etkileri, çevrenin karanlık olduğu ve parlak ışık kaynaklarıyla karşılaşıldığı gece koşullarında daha belirgin hale gelebilir. Bu nedenle ameliyatın ardından kişinin görsel uyumu tamamlanana kadar gece araç kullanımında dikkatli olunması önem taşıyor. Doç. Dr. Uğur Ünsal, “Özellikle ilk günler ve haftalarda gece araç kullanırken karşıdan gelen farlar kişinin alışık olduğundan farklı algılanabilir. Görme yeterince netleşmeden ve kişi kendisini gece sürüşü konusunda rahat hissetmeden araç kullanılması uygun olmayabilir. Ameliyat sonrası kontrollerde hastanın görme düzeyi ve iyileşme süreci bireysel olarak değerlendirilmelidir.” ifadelerini kullandı. Beynin Yeni Görüntüye Uyum Sağlaması Zaman Alabilir Ameliyat sonrası süreç yalnızca göz dokularının iyileşmesinden ibaret değildir. Beynin yeni optik sisteme uyum sağlaması da görsel deneyimin önemli bir parçasıdır. “Nöroadaptasyon” olarak adlandırılan bu süreçte beyin, göz içi merceğin oluşturduğu farklı görsel uyaranlara zaman içinde adapte olabilir. Bu nedenle halo ve kamaşma gibi yakınmalar bazı kişilerde haftalar veya aylar içinde giderek daha az fark edilir hale gelebilir. Ancak uyum süresi ve yakınmaların düzeyi herkes için aynı değildir. Doç. Dr. Uğur Ünsal, “Nöroadaptasyon kişiden kişiye değişen bir süreçtir. Beyin zaman içerisinde yeni merceğin oluşturduğu görüntüye uyum sağlamaya başlar. İlk dönemde oldukça belirgin tarif edilen ışık halkaları ve saçılmalar ilerleyen aylarda daha az rahatsız edici hale gelebilir. Ancak her hastada aynı sürede ve aynı düzeyde bir değişim beklemek doğru değildir.” diye konuştu. Her Gece Görüşü Şikâyeti Yalnızca Mercekten Kaynaklanmayabilir Ameliyat sonrasında devam eden ışık saçılması veya görme kalitesindeki değişikliklerin değerlendirilmesinde yalnızca göz içi merceğin yapısına odaklanılmaması gerekiyor. Kornea ve göz yüzeyinin durumu, göz kuruluğu, ameliyat sonrasında kalan kırma kusurları, astigmatizma, göz içi merceğin konumu ve gözün diğer yapıları da görme kalitesini etkileyebilir. Bu nedenle yakınmaların beklenenden uzun sürmesi, belirginleşmesi veya günlük yaşamı etkilemesi halinde göz muayenesiyle nedenin değerlendirilmesi önem taşıyor. Akıllı Lens Uygulamalarında Hasta Seçimi Neden Önemli? Trifokal göz içi mercekler her kişinin göz yapısı ve günlük görme gereksinimleri açısından aynı sonucu vermeyebilir. Bu nedenle uygulama kararı yalnızca kişinin farklı mesafelerdeki görme beklentisine göre değil; kornea, retina, makula, optik sinir, göz yüzeyi, göz bebeği özellikleri ve mevcut kırma kusurları gibi birçok faktör değerlendirilerek verilmelidir. Kişinin yaşam tarzı ve mesleki ihtiyaçları da bu değerlendirmeye dahil edilmelidir. Özellikle gece araç kullanmak zorunda olan veya düşük ışık koşullarında yüksek görsel performans gerektiren mesleklerde çalışan kişilerin beklentilerini ameliyat öncesinde hekimleriyle paylaşmaları önemlidir. Doç. Dr. Uğur Ünsal, ameliyat öncesi değerlendirmenin önemine dikkat çekerek şu bilgileri verdi: “Akıllı lens uygulamalarında yalnızca hangi merceğin kullanılacağına değil, o merceğin kişinin göz yapısı ve günlük yaşamındaki görsel ihtiyaçları için uygun olup olmadığına da bakıyoruz. Kornea yapısından retina ve makulanın durumuna kadar gözün farklı bölümlerini değerlendirmek gerekiyor. Hastanın gece araç kullanma sıklığı ve görme beklentileri de karar sürecinin bir parçası olmalı.” Ameliyat Öncesi Bilgilendirme Sürecin Önemli Bir Parçası Trifokal merceklerle ilgili bilimsel çalışmalar, uzak, orta ve yakın mesafedeki görsel performansın yanı sıra halo ve kamaşma gibi görsel etkilerin de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle ameliyat öncesinde hastanın yalnızca beklenen görme kazanımları konusunda değil, ameliyat sonrasında karşılaşabileceği görsel değişiklikler hakkında da bilgilendirilmesi önem taşıyor. Doç. Dr. Uğur Ünsal, “Ameliyat öncesinde ayrıntılı göz muayenesi yapmak kadar hastanın beklentilerini anlamak ve ameliyat sonrası karşılaşabileceği görsel etkileri anlatmak da önemlidir. Halo veya ışık saçılması bazı kişilerde uyum süreci içerisinde azalabilirken bazı kişilerde daha uzun süre hissedilebilir. Bu nedenle mercek seçimi kişiye özel değerlendirilmelidir. Amacımız, gözün yapısal özellikleri ile kişinin günlük yaşamındaki görme ihtiyaçlarını birlikte değerlendirerek uygun yaklaşımı belirlemektir.” dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.