Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Yaşam Tarzı

Kapsül Haber Ajansı - Yaşam Tarzı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yaşam Tarzı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu? Haber

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu?

Son dönemde sosyal medyada depuffing, ice face, buz roller uygulamaları ve lenfatik yüz masajları gibi yöntemler hızla popülerleşirken, bu uygulamaların ne kadar etkili olduğu ise merak konusu olmaya devam ediyor. Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki şişkinliğin çoğu zaman zararsız ve geçici olabildiğini ancak her şişliğin aynı nedenle ortaya çıkmadığını vurgulayarak toplumda doğru bilinen yanlışlara dikkat çekiyor. “Yüz Şişkinliğinin En Sık Nedeni Geçici Ödemdir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ’a göre yüzde sabahları görülen şişkinliğin başlıca nedeni, dokular arasında biriken sıvıya bağlı gelişen ödemdir. Gece boyunca yatay pozisyonda kalmak, dolaşımın yavaşlaması ve bazı yaşam tarzı faktörleri bu durumu belirginleştirebilir. Şişkinliği artırabilen başlıca faktörler: Fazla tuz tüketimiYetersiz su içmeUykusuzluk ve düzensiz uykuAlkol tüketimiHormonal dalgalanmalarAlerjik yatkınlıkAdet öncesi dönem Depuffing Trendleri Ne Kadar Etkili? Sosyal medya platformlarında Depuffing (şişkinlik indirme) etiketiyle paylaşılan videolar milyarlarca izlenmeye ulaşıyor. Peki, yüzdeki şişkinliği indirmek gerçekten mümkün mü, yoksa cildimize geri dönülmez zararlar mı veriyoruz? 1. Lenfatik Drenaj ve Taş Masajları (Gua Sha & Roller) Vücudumuzun atık boşaltım sistemi olan lenfatik sistem, kan dolaşımı gibi bir pompaya sahip değildir. Sıvı hareketini sağlamak için kas hareketine veya dışarıdan bir baskıya ihtiyaç duyar. Gua Sha veya Yeşim Roller gibi araçlarla yapılan masajlar, doku aralarında hapsolmuş lenf sıvısını manuel olarak hareket ettirir. Doğru yapıldığında yüz hatlarının daha keskinleştiği, elmacık kemiklerinin belirginleştiği bir "anlık lifting" etkisi oluşturabilir.Buradaki en kritik nokta yön ve baskı şiddetidir. Masaj her zaman merkezden dışa ve kulak arkasından boyun köküne doğru yapılmalıdır. Yanlış yöne yapılan bir işlem, sıvıyı tahliye etmek yerine dokuda hapseder. Aynı zamanda, kirli taş kullanımı sivilceyi tetikleyebilir; taşların her kullanım sonrası dezenfekte edilmesi şarttır. 2. Soğuk Şok Terapisi Sabahları yüzü buzlu suya daldırmak veya soğuk metal kürelerle masaj yapmak, damarları anında daraltan bir yöntemdir. Soğuk, inflamasyonu yatıştırır, gözeneklerin geçici olarak sıkı görünmesini sağlar ve uykusuzluğun yarattığı ödemi kısa sürede dağıtabilir.Buzu doğrudan cilde temas ettirmek 'soğuk yanığına' neden olabilir. Ayrıca, kılcal damar çatlamasına yatkın cildi olanlarda veya Rozasea hastalarında soğuk şoku, durumu daha da kötüleştirebilir. İdeal olan, yüzü normal ısıda suyla yıkamak veya koruyucu bir bezle sarmalanmış soğuk kompresler kullanmaktır. 3. Topikal İçerikler: Kafein ve Antioksidanlar Kozmetik sektöründe şişkinlik savar olarak pazarlanan ürünlerin çoğu, kan dolaşımını manipüle etmeyi hedefler. Özellikle göz altı bölgesinde kafein içeren serumlar, şişlik görünümünü minimize edebilir. Kremler yardımcıdır ancak tek başına mucize yaratmaz. Ürünü sürerken parmağınızla yapacağınız hafif tampon hareketler, kremin etkisini atırabilir. “Her Yüz Dolgunluğu Ödem Kaynaklı Değildir” Yüzde görülen dolgunluk veya şiş görünüm çoğu zaman ödemle ilişkilendirilse de, her durumda sebep geçici sıvı birikimi olmayabilir. Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüz konturundaki değişikliklerin farklı fizyolojik ve yapısal nedenlerden kaynaklanabileceğini belirterek, yanlış yorumlamaların gereksiz ürün kullanımına yol açabildiğini vurguluyor. Uzmanlara göre özellikle sosyal medyada ödem indirici başlığıyla sunulan çözümler, yüz dolgunluğunun her türünde etkiliymiş gibi gösterilebiliyor. Yüzdeki hacim artışı; genetik yüz yapısı, cilt altı yağ dokusunun dağılımı, kilo değişimleri veya bazı sistemik hastalıklarla ilişkili olabilir. Bu tür durumlarda soğuk uygulamalar veya masaj teknikleriyle belirgin ve kalıcı bir incelme beklemek gerçekçi değildir. Gerçek ödem genellikle gün içinde azalır, bastırıldığında hafif çukurlaşma görülebilir ve çoğu zaman geçicidir. Buna karşılık yapısal dolgunluklar daha kalıcıdır ve günlük değişim göstermez. Aynı zamanda tek taraflı, sert, ağrılı veya uzun süre devam eden yüz şişliklerinin basit ödem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten uzmanlar; alerjik reaksiyonlar, tiroid hastalıkları, böbrek hastalıkları, sinüzit, diş kökenli enfeksiyonlar veya bazı ilaçların da yüzde şişlik benzeri görünüme yol açabileceğini ifade ediyor. “Yaşam Tarzı Düzenlemeleri Ödem Kontrolünde Önemlidir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki geçici şişkinliklerin çoğunda kalıcı iyileşmenin hızlı uygulamalardan çok günlük alışkanlıkların düzenlenmesiyle de sağlandığını belirtiyor. Özellikle yaşam tarzı faktörleri, vücuttaki sıvı dengesini doğrudan etkileyerek sabah ödeminin belirginleşmesine neden olabilir. Ödem kontrolünü destekleyen temel alışkanlıklar: Gün içinde yeterli su tüketmek.Tuz ve aşırı işlenmiş gıda tüketimini sınırlamak.Düzenli ve kaliteli uyku uyumak.Baş hafif yüksekte olacak şekilde uyumak.Alkol tüketimini azaltmak.Düzenli fiziksel aktivite yapmak. Geçici yüz ödeminde en etkili yaklaşım, sürdürülebilir sağlıklı yaşam rutinlerinin benimsenmesidir. “Yüzdeki şişkinlik çoğunlukla geçici ödemle ilişkilidir ve basit alışkanlık değişiklikleriyle kontrol altına alınabilir. Ancak uzun süren, tek taraflı veya tekrarlayan şişliklerde altta yatan neden mutlaka araştırılmalıdır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Horlama 20’li Yaşlarda Artıyor! ​​​​​​​ Haber

Horlama 20’li Yaşlarda Artıyor! ​​​​​​​

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu nedenle alarmı susturmak değil, neden çaldığını araştırmak gerektiğini belirterek, “Horlama normal bir durum değildir. Her horlayan kişide ciddi bir hastalık olmayabilir; ancak hayati risk taşıyan her uyku apnesi hastalığı önce horlama ile başlar. Dolayısıyla, horlamayı basit bir ses problemi olarak görmek yerine, bir sağlık sinyali olarak değerlendirmek gerekmektedir” diyor. Eskiden daha çok orta yaş ve üzeri bireylerde görülen horlamaya artık 20’li yaş grubunda da sık rastlandığına işaret eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, gençlerde artış gösteren obezitenin bu durumun en önemli nedenleri arasında yer aldığını vurgulayarak, “Bilgisayar başında uzun süreli oturma, düzensiz uyku alışkanlıkları, fast food ve şeker içeren yiyeceklerle beslenme ve buna bağlı kilo artışı gençlerde horlama riskini artırmaktadır. Özellikle boyun çevresindeki yağ dokusu arttıkça üst solunum yolu daralmakta ve horlama ortaya çıkmaktadır” diyor. Modern yaşamla birlikte giderek artıyor Horlama; uyku sırasında üst solunum yolundaki dokuların daralma veya gevşeme nedeniyle titreşmeleri sonucu ortaya çıkan ses olarak tanımlanıyor. Dünya genelinde erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 30–40’ında zaman zaman horlama görülürken, düzenli ve kronik horlama oranı yüzde 20 civarında seyrediyor. Horlamanın görülme sıklığı ileri yaşlarda giderek artıyor. Öyle ki 30 yaş altı erkeklerde yüzde 10 oranında rastlanırken, 60 yaş üzerinde bu oran yüzde 60’a yükseliyor. Erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, menopoz sonrası kadınlarda oran belirgin şekilde artıyor. Türkiye’de de benzer rakamlar söz konusu. Ayrıca, son yıllarda hem dünyada hem ülkemizde horlama sıklığında artış gözlendiği belirtiliyor. Bu yükselmenin en önemli nedenleri arasında; obezite, hareketsiz yaşam tarzı, uyku düzensizliği, stres, alerjik hastalıklar ve sigara kullanımındaki artış gösteriliyor. Horlamanın önemli nedenleri Doç. Dr. Zerrin Boyacı, kişinin aile ve sosyal hayatında önemli sorunlar oluşturabilen horlamaya yol açan etkenleri şöyle özetliyor: Obezite: İdeal kilonun yüzde 15 daha fazlasına sahip olan kişilerde horlama riski artmaktadır. Bunun nedeni ise boyun çevresindeki yağlanmanın üst solunum yolunu daraltması. Kadınlarda boyun çevresinin 38,10 cm’nin ve erkeklerde 43,18 cm’nin üzerinde olması kritik değer olarak hesaplanmış. Burun tıkanıklığı: Septum deviasyonu, konka hipertrofisi, burun çatısının darlığı gibi statik bozukluklar ile alerjik rinit, sinüzit ve polip gibi enflamatuar bozukluklar önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Büyük geniz eti ve bademcikler: Özellikle gençlerde hava yolunu daraltabilmektedir. Alkol ve sigara kullanımı: Kas gevşemesi ve mukozal ödem artışına sebep olmaktadır. Sırtüstü uyuma: Dil kökünün geriye düşmesine yol açabilmektedir. Uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Horlama ile beraber görülen ve gece ani ölümlere sebep olabilen uyku apnesi üst solunum yolunun tamamen kapanması sonucu oluşuyor. Horlama genellikle masum nedenlerden kaynaklansa da yaşamsal risk taşıyan uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Özellikle gece nefes durmaları, sabahları yorgun uyanma, baş ağrısından yakınma, gün içinde uyku hali, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu gibi sorunlardan biri bile horlamaya eşlik ediyorsa, zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Uyku apnesi ani ölüme bile yol açabiliyor! Uyku apnesinde erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Bunun nedeni ise uyku apnesinin; hipertansiyon, kalp ritim bozuklukları, kalp krizi, inme ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarına, hatta gece ani ölüme bile yol açabilmesi. Ayrıca, insülin direnci ve kilo artışıyla kısır döngü oluşabiliyor. Tedavi edilmemiş uyku apnesi olan bireylerde trafik kazası riski de 2–7 kat artıyor. Uzun süreli uyku apnesi aynı zamanda beyinde hasara neden olarak; hafıza problemleri ve erken bilişsel gerileme riskini de artırabiliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, erken değerlendirmenin olası ciddi komplikasyonların önlenmesinde kritik rol oynadığını aktarıyor. Etkili ve kalıcı çözüm mümkün! Erken teşhis, doğru tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle horlamanın büyük oranda kontrol altına alınabildiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, “Horlama kader değildir. Doğru değerlendirmeyle çoğu hastada etkili ve kalıcı çözümler mümkündür. Önemli olan, geceleri bu sesi duymazdan gelmemektir” diye konuşuyor. Tedavinin kişiye özel planlandığını ve altta yatan nedene göre şekillendirildiğini vurgulayan Doç. Dr. Zerrin Boyacı, "Basit işlemler arasında yer alan radyofrekans uygulamaları, lazer destekli işlemler ve kişiye özel burun ile ağız içi apareyler, yaygın olarak başvurulan yöntemlerdir” diyor. Uyku apnesinde altın standart: CPAP maskesi! Horlamaya uyku apnesi eşlik ediyorsa, tedavide altın standart yöntemin CPAP maskesi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu tedavinin uyku sırasında hava yolunun açık kalmasını sağlayarak, solunum durmalarını önlediğini ve hastanın gece boyunca yeterli oksijen almasına yardımcı olduğunu belirtiyor. Cerrahi yöntem gündeme gelebiliyor Özellikle ileri düzey ve yapısal sorunların eşlik ettiği tablolarda cerrahi seçenekler gündeme geliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, uyku apnesi olanlarda maske kullanmak istemeyenler için maksillofasyal ilerletme operasyonuna, yani çenenin öne alınması ameliyatına başvurulduğunu söyleyerek, şu bilgileri paylaşıyor: “Bu ameliyatın başarı oranı yüzde 97’ye kadar ulaşmaktadır. Bunun yanı sıra dil ve dil köküne yönelik cerrahiler ile yumuşak damağa yönelik cerrahi girişimler de horlamanın ve üst solunum yolu daralmasının giderilmesinde tercih edilen yöntemler arasında bulunmaktadır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti! Haber

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti!

Enerji düşüklüğü, aşırı uyuma ve ‘kurşun ağırlığı’ hissinin günlük yaşamı zorlaştırabileceğine vurgu yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteği kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabilir. Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır.” dedi. Kadınlarda daha sık görülen bu tablonun, ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, ailesinde depresyon veya anksiyete öyküsü olanlarda riskin arttığını ve çevresel streslerin tabloyu etkilediğini aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin ayrıca erken müdahalenin kronikleşme riskini azalttığı uyarısını yaptı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, atipik depresyonun belirtileri, risk faktörleri, günlük yaşama etkileri ve tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi. Atipik depresyon, duygudurumun olaylara tepkisel olmasıyla ayırt ediliyor! Atipik depresyonun, depresyonun belirli özgün belirtilerle seyreden bir alt tipi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin “Klasik (majör) depresyondan en önemli farkı, duygudurumun çevresel olaylara tepkisel olmasıdır.” dedi. Kişinin iç dünyasında yoğun bir çökkünlük yaşarken, dışarıdan zaman zaman enerjik ve iyi görünebileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Olumlu bir gelişme karşısında kısa süreli bir iyilik hali oluşabilir; ancak bu düzelme kalıcı değildir ve yeniden depresif duygu durumuna dönülür. Bu tabloda sıklıkla aşırı uyuma, iştah artışı, kilo alma, kollar ve bacaklarda ‘kurşun ağırlığı’ olarak tarif edilen ağırlaşma hissi ve kişilerarası ilişkilerde reddedilmeye belirgin duyarlılık görülür.” açıklamasını yaptı. Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir! ‘Atipik’ kelimesinin ‘tipik olmayan’ anlamına geldiğini ancak ismine rağmen nadir bir tablo olmadığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir.” dedi. Halk arasında ‘kurşun ağırlığı’ ya da ‘kurşun paralizi’ olarak ifade edilen bu belirtinin, kişinin kollarında ve bacaklarında gerçek bir fiziksel ağırlık varmış gibi hissetmesi olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, şunları söyledi: “Bu durum yoğun yorgunluk ve harekete geçmede zorlanma yaratır. Hem biyolojik hem psikolojik boyutu vardır. Beyindeki serotonin, dopamin ve noradrenalin düzeylerindeki değişiklikler ile stres hormonu dengesizlikleri biyolojik zemini oluştururken; motivasyon kaybı, umutsuzluk ve isteksizlik de hareketi zorlaştıran psikolojik faktörlerdir. Bu belirti kişinin iradesizliği ya da ‘numara yapması’ olarak değerlendirilmemelidir.” Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma, günlük yaşamı zorlaştırıyor! Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma eğiliminin, işe ya da sorumluluklara başlamayı ve sürdürmeyi zorlaştırdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Zamanla erteleme, kaçınma ve sosyal geri çekilme artabilir.” dedi. Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteğinin kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabileceğine de işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır. Küçük bir eleştiri ya da ilgisizlik işareti yoğun değersizlik duygularını tetikleyebilir. Gün içinde duygusal iniş çıkışlar yaşanması da ilişkileri zorlaştırabilir.” şeklinde konuştu. Atipik depresyon kadınlarda daha sık görülüyor! Atipik depresyonun genellikle ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, kadınlarda daha sık görüldüğünü söyledi. Ergenlerde tablonun çabuk sinirlenme, aileye karşı öfke, alınganlık ve anlaşılmadığını düşünme gibi belirtilerle daha belirgin hale gelebileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, reddedilmeye duyarlılığın bu yaş grubunda daha dramatik yaşanabileceğini ifade etti. Atipik depresyonun ortaya çıkışı birçok nedene bağlı! Atipik depresyonun ortaya çıkışının tek bir nedene bağlı olmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, şöyle devam etti: “Ailesinde depresyon, bipolar bozukluk ya da anksiyete bozukluğu bulunan kişilerde risk artar. Beyin kimyasındaki değişiklikler ve stres hormonu dengesizlikleri etkili olabilir. Erken dönem ebeveyn ilişkileri, baş etme biçimleri ve güncel stres faktörleri tabloyu şekillendirebilir.” Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşım ilaç, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri! Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Ancak belirtilerin yapısı nedeniyle bazı farklılıklar olabilir.” dedi. Aşırı uyuma ve enerji düşüklüğünün ön planda olduğu durumlarda daha aktive edici özellikte antidepresanlar tercih edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Psikoterapide ise duygudurumun çevresel olaylara bağlı değişkenliği, ilişkilerde kırılganlık ve reddedilme duyarlılığı üzerinde özellikle durulur. Başvurular çoğunlukla, ilişki sorunları ve terk edilme korkusu, eleştiriye aşırı hassasiyet, özsaygı ve değersizlik duyguları, motivasyon eksikliği ve erteleme ile duygusal yeme davranışları şeklinde olur.” ifadelerini kullandı. Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır! Atipik depresyon tedavi edilmediğinde yıllarca sürebilen, dalgalı ancak kalıcı bir seyir gösterebileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır.” dedi. Hangi belirtiler ciddiye alınması gerektiği hakkında bilgi paylaşan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, sözlerini şöyle tamamladı: “Küçük olaylara karşı aşırı duygusal yıkım, günde 10–12 saatten fazla uyuma ve yataktan çıkmakta zorlanma, belirgin iştah artışı ve kilo değişimi, reddedilmeye aşırı hassasiyet, iki haftadan uzun süren çökkünlük, işlevsellikte belirgin düşüş, sürekli değersizlik, umutsuzluk ya da yaşamın anlamsız olduğu düşünceleri günlük yaşamı ve ilişkileri belirgin biçimde etkiliyorsa bir psikiyatri uzmanına başvurmak önemlidir. Erken destek, iyileşme sürecini kolaylaştırır ve uzun vadeli riskleri azaltır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Epilepsi, Gençleri Sosyal Yaşamdan Uzaklaştırabiliyor! Haber

Epilepsi, Gençleri Sosyal Yaşamdan Uzaklaştırabiliyor!

Gençler için arkadaşların ve sosyal kabulün önemli olduğunu aktaran Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Bu nedenle bir genç için ‘nöbet geçirme korkusu’ bazen hastalığın kendisinden daha yorucu olabilir.” dedi. Doğru tedaviyle epilepsinin büyük ölçüde kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Dr. Şalçini, ailelerin aşırı korumacı tutumdan kaçınarak genci sosyal hayattan izole etmemesi büyük önem taşıdığını aktardı. Dr. Şalçini ayrıca düzenli uyku, stres yönetimi ve bilinçli çevre desteğinin, ilaç tedavisi kadar etkili olabildiğine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, gençlik çağı epilepsinin belirtileri, psikososyal etkileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Belirtiler her zaman şiddetli kasılmalar şeklinde olmayabilir! Halk arasında ‘sara’ olarak da bilinen epilepsiyi, beyindeki elektrik sisteminin kısa süreli bir ‘kısa devre’ ya da ‘aşırı yükleme’ yapması gibi olarak tanımlayan Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Gençlik çağı epilepsisi dediğimizde, genellikle 10'lu yaşların başından 20'li yaşların başına kadar olan dönemi kastediyoruz.” dedi. Bu dönemde belirtilerin her zaman filmlerde gördüğümüz o şiddetli kasılmalar şeklinde olmayabileceğine dikkat çeken Dr. Şalçini, “Bazen gencin elindekini aniden düşürmesi, birkaç saniye boşluğa dalıp gitmesi veya sabahları ellerinde oluşan ani sıçramalar (sanki elektrik çarpmış gibi) en yaygın belirtilerdir.” şeklinde konuştu. Gençlere ‘hasta’ gibi değil, yönetilmesi gereken durumu olan bir ‘genç’ gibi davranılmalı! Gençliğin, arkadaşların ve sosyal kabulün önemli bir dönem olduğunu hatırlatan Dr. Celal Şalçini, “Bu nedenle bir genç için ‘nöbet geçirme korkusu’ bazen hastalığın kendisinden daha yorucu olabilir.” dedi. Nöbetler veya kullanılan ilaçların getirdiği hafif uyku halinin okulda bazen konsantrasyonu düşürebileceğini aktaran Dr. Şalçini, “Gençler dışlanma korkusuyla kendilerini sosyal hayattan uzaklaştırabilir, eve kapatabilirler. Ailelere tavsiyem; onlara ‘hasta’ gibi değil, sadece yönetilmesi gereken durumu olan bir ‘genç’ gibi davranın. Aşırı korumacı olmak yerine, öğretmeni ve arkadaş çevresini bilgilendirerek gencin güvenli bir sosyal alanda kalmasını sağlayın.” açıklamasını yaptı. Amaç, genci günlük hayatından koparmadan nöbetleri sıfırlamak! Günümüzde epilepsinin, doğru tedaviyle büyük oranda kontrol altına alınabilen bir durum olduğuna vurgu yapan Dr. Celal Şalçini, “İlaç tedavisi en yaygın yöntemdir. Modern ilaçlar artık çok daha az yan etkiye sahip. Amacımız, genci günlük hayatından koparmadan nöbetleri sıfırlamaktır.” dedi. Düzenli uyku ve stresten uzak durmak gibi yaşam tarzı düzenlemelerinin de bu yaş grubu için en az ilaç kadar etkili olduğunun altını çizen Dr. Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı: “Bazı ilaçlar hafif sersemlik veya iştah değişikliği gibi yan etkilere neden olabilir ancak bunlar genellikle vücut alıştıkça geçer veya doktor kontrolünde doz ayarıyla çözülür. Türkiye'de epilepsi konusunda çok aktif çalışan dernekler ve benzeri kurumlar var. Ayrıca bazı hastanelerin nöroloji bölümlerindeki hasta destek grupları, benzer süreçlerden geçen diğer ailelerle tanışmak için harika bir yerdir. Sosyal medyada sadece uzmanların yer aldığı güvenilir platformları takip etmek, kulaktan dolma yanlış bilgilerden korunmanıza yardımcı olur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yaşam Tarzı Tıbbının Küresel Liderleri İstanbul’da Buluşuyor Haber

Yaşam Tarzı Tıbbının Küresel Liderleri İstanbul’da Buluşuyor

13 Şubat 2026’da İstanbul’da düzenlenecek bu uluslararası buluşma, aynı gün gerçekleşecek Yaşam Tarzı Tıbbı Sempozyumu ile birlikte, Türkiye için sağlık alanında yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Yaşam tarzı tıbbı alanında dünyanın farklı bölgelerinde aktif rol üstlenen, 30’dan fazla ülkeyi temsil eden hekim ve sağlık profesyonellerinin katılımıyla gerçekleşen Lifestyle Medicine Global Alliance Leadership Toplantısı, Türkiye’de ilk kez İstanbul’da düzenleniyor. Bu önemli liderlik buluşması, 13 Şubat 2026 tarihinde gerçekleştirilecek Yaşam Tarzı Tıbbı Sempozyumu ile aynı tarihte ve aynı çatı altında yapılacak. Bu eş zamanlı organizasyon, Türkiye açısından yalnızca uluslararası bir toplantı olmanın ötesinde; yaşam tarzı tıbbının bilimsel, kurumsal ve kamusal düzeyde görünürlük kazandığı önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Küresel Bilgi Birikimi Türkiye’de Paylaşılacak Lifestyle Medicine Global Alliance çatısı altında bir araya gelen katılımcılar, yaşam tarzı tıbbının farklı ülkelerdeki uygulama modellerini, klinik deneyimlerini ve sağlık sistemlerine entegrasyon örneklerini İstanbul’da paylaşacak. Bu buluşma, Türkiye’nin yaşam tarzı tıbbı alanındaki küresel deneyimle doğrudan temas kurduğu nadir platformlardan biri olarak öne çıkıyor. Sağlık Politikalarıyla Aynı Çerçevede Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ile yürütülen ve Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) hekimlerine yönelik sağlıklı yaşam eğitimlerinin devamında gerçekleşecek olan sempozyum; Yaşam tarzı tıbbının Türkiye’de kurumsal olarak konumlanmasıUluslararası iş birliklerinin güçlendirilmesiTürkiye’nin bölgesel bir referans noktası haline gelmesi açısından kritik bir eşik olarak değerlendiriliyor. Akademi, Klinik ve Bilim Aynı Platformda Sempozyumda; Harvard Üniversitesi ve Stanford Üniversitesi gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinin tıp fakültelerinde görev yapan öğretim üyeleri ile, yaşam tarzı tıbbının bilimsel altyapısının oluşmasına katkı sunan ve bu alandaki öncü araştırmaları destekleyen uzmanlar yer alacak. Bu yönüyle sempozyum, güncel klinik uygulamaların yanı sıra bilimsel üretimi ve geleceğe dönük vizyonu da odağına alıyor. Türkiye İçin Stratejik Bir Buluşma İstanbul’da düzenlenecek bu uluslararası sempozyum, yaşam tarzı tıbbının Türkiye’de kurumsal olarak güçlenmesi, küresel iş birliklerinin derinleşmesi ve bölgesel ölçekte bir referans merkezi oluşturulması açısından stratejik bir önem taşıyor. Sempozyumun programı ve konuşmacı detaylarına ilişkin bilgiler, etkinlik tarihine yaklaşıldıkça kamuoyuyla paylaşılmaya devam edecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İmmünoterapiyi Destekleyecek 10 Alışkanlık Haber

İmmünoterapiyi Destekleyecek 10 Alışkanlık

İmmünoterapinin birçok hastada yüz güldürücü sonuçlar verdiğini ancak bazı kişilerde beklenen yanıtların alınamadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Bu noktada, tedavinin etkisini artırabilecek destekleyici faktörler önem kazanır. Yaşam tarzı ve günlük alışkanlıklar da bu destekleyici unsurlar arasında değerlendirilebilir” dedi. İmmünoterapi sürecinde, yardımcı faktörler arasında bağırsak mikrobiyotası öne çıkar. Bağırsaklarda yaşayan ve vücuttaki en büyük bakteri topluluğunu oluşturan mikrobiyotanın, bağışıklık sistemiyle doğrudan ilişkili olduğunun altını çizen Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Tıbbi Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, “Yapılan birçok çalışmada, bağırsak mikrobiyotasının bağışıklık yanıtını düzenlemede önemli rol oynadığı ortaya konmuştur. Özellikle agresif bir deri kanseri türü olan melanomda, bağırsak mikrobiyotasının dengelenmesiyle immünoterapiye verilen yanıtın artabildiği hem laboratuvar ortamında hem de klinik çalışmalarda ortaya konmuştur. Bu nedenle bağırsak mikrobiyotasını destekleyen günlük alışkanlıklar, tedaviye yardımcı bir rol üstlenebilir” dedi. Prof. Dr. Yeşim Yıldırım, immünoterapi tedavisine yardımcı olabilecek 10 faydalı alışkanlığı sıraladı: Bağırsak mikrobiyotasını desteklemek için brokoli, kuşkonmaz, ıspanak, pırasa ve enginar gibi yeşil sebzelerin günlük beslenmede yeterli miktarda yer almasına özen gösterin.Bağırsak bakteri dengesinin korunmasına yardımcı olan yoğurt, kefir ve turşu gibi fermente gıdaları düzenli olarak tüketin.Bağırsak sağlığını korumaya katkı sağlayan bir alışkanlık olarak kırmızı et tüketimini azaltın.İşlenmiş şeker ve hazır gıdalar yerine; bal, bitter çikolata, elma, dut ve tatlı patates gibi daha doğal alternatifleri tercih edin.Doktor önerisiyle ve belirli dönemlerde probiyotik kullanın.Bağırsaktaki faydalı bakteri dengesini korumak için gereksiz antibiyotik kullanımından kaçının.Bağırsak bakterilerini besleyen lifli besinler arasında yer alan tam tahıllar, soğan, sarımsak, muz, fındık, kabak ve ayçiçeği çekirdeği ile fasulye ve mercimek gibi besinlere sofranızda daha fazla yer verin.Bağışıklık sisteminin dengeli çalışmasına katkı sağlayan yeterli ve kaliteli uykuya özen gösterin.Günlük yaşamda düzenli fiziksel aktiviteyi alışkanlık haline getirin.Zihinsel ve fiziksel iyilik halini desteklemek için meditasyon, nefes egzersizleri veya benzeri rahatlatıcı uygulamalara zaman ayırın, stresten kaçının. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

45 Yaş Üzerine Kolonoskopi Uyarısı! Haber

45 Yaş Üzerine Kolonoskopi Uyarısı!

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Gastroenteroloji ve Dahiliye Uzmanı Prof. Dr. Aytaç Atamer, kolon kanserinde erken tanının önemi, kolonoskopinin hayati rolü ve yaşam tarzı faktörleriyle korunmanın mümkün olduğu hakkında açıklamalarda bulundu. Kolon kanseri tedavisi mümkün olan ancak düzenli takip gerektiren bir hastalık! Kolon kanserinin günümüzde en çok karşılaşılan üçüncü kanser çeşidi olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Yaygın olarak görülmesi nedeniyle takip edilmesi gerekir.” dedi. Kolon kanserinin tedavisi mümkün olan bir hastalık olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Atamer, “45 yaşın üzerindeki herkesin mutlaka kolonoskopi yaptırması gerekir. Ancak ailesinde özellikle birinci derece akrabalarında kolon kanseri olan kişiler, akrabalarının kolon kanserine yakalandığı yaşın on yıl gerisinden başlayarak düzenli olarak kolonoskopi yaptırmaları önerilir.” şeklinde konuştu. Kolon kanserleri genellikle belirti vermeden ilerliyor! Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Kolonoskopi yapılarak düzenli takip edilen kişilerde hastalığı erken yakalamak mümkündür.” dedi. Kolon kanserinin genellikle belirti vermediğini hatırlatan Prof. Dr. Atamer, “Kanserler polip olarak başlar. Bu nedenle kolonoskopi yapıldığında polip aşamasındayken yakalanırsa polibi çıkartmak suretiyle hastalığı önlemek mümkün. Çünkü kolon kanserleri genellikle sinsi seyreder. Sol kolon tarafını tutan kanserler kanamayla erken belirti verdiğinde doktora gelinir. Ancak sağ tarafı tutan kolon kanserleri geç belirti verir.” açıklamasını yaptı. Kolonoskopi, kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart! Kolon kanserinin sadece genetik faktörlere bağlı olarak oluşmadığının altını çizen Prof. Dr. Aytaç Atamer, “Beslenme alışkanlıkları, özellikle sigara ve alkol tüketimi de riski artırır.” dedi. Kırmızı et tüketimi, şarküteri ürünleri, yağlı gıda tüketimi, aşırı kilo ve hareketsizliğin kolon kanserinin gelişmesinde rol oynadığını aktaran Prof. Dr. Atamer, sözlerini şöyle tamamladı: “Özellikle yanmış et ürünleri kolon kanserleri oluşma riskini artırır. Bu nedenle yanmış gıdalardan uzak durmakta fayda var. Kolon kanserinden korunmak için özellikle düzenli egzersiz, kilo kontrolü, sigara ve alkolden uzak durmak ve yanmış gıdalardan kaçınmak önemlidir. Ayrıca Akdeniz diyeti dediğimiz bol lifli gıdalar ile sebze tüketilmesinde fayda vardır. Bu nedenle hiçbir şikâyeti olmasa dahi 45 yaşını geçen her bireyin kolonoskopi yaptırmasında fayda vardır ve hâlâ günümüzde kolonoskopi kolon kanserinin ortaya çıkarılmasında altın standart olarak rol oynar. Kolonoskopiyi erteleyen ya da yaptırmaktan çekinen bireylere özellikle belirtmek gerekir ki kolonoskopi genellikle anestezi altında, tam uyutarak yapıldığı için hasta hiçbir şey hissetmez.”

Yapay Zekâ, ‘kişisel Sağlık Asistanı’ Gibi Çalışacak! Haber

Yapay Zekâ, ‘kişisel Sağlık Asistanı’ Gibi Çalışacak!

Üsküdar Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Moleküler Biyoloji ve Genetik (İngilizce) Bölümü Öğr. Üyesi Prof. Dr. Sevim Işık, genetik testler, yapay zekâ ve kişiye özel tıp uygulamalarının erken tanı, önleyici sağlık ve tedavi süreçlerindeki dönüşümü hakkında bilgi verdi. Genetik profil, hastalık yatkınlığı, metabolizma ve ilaç yanıtını ortaya koyuyor! Gen haritası veya genetik profilin, bir kişinin DNA’sında bulunan genetik çeşitliliğin, mutasyonların ve biyolojik özelliklerin kapsamlı bir analizi olduğunu aktaran Prof. Dr. Sevim Işık, “Genetik profil belirlemede kullanılan en kritik genetik yöntemler, WES (Whole Exome Sequencing – Tüm Ekzom Dizileme) ve WGS’dir (Whole Genome Sequencing – Tüm Genom Dizileme). WES, hastalıkların büyük bölümünden sorumlu mutasyonları barındıran protein kodlayan bölgeleri incelerken; WGS çok daha geniş, tüm genomu (anne-babamızdan aldığımız kalıtsal bilginin tamamı) detaylarıyla tarar.” dedi. WES ve WGS analizlerinin genellikle kan, tükürük veya yanak içi sürüntü örneklerinden elde edilen DNA ile yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Işık, “Genetik profil analizi, bireyin hastalıklara yatkınlığını, metabolizma özelliklerini, ilaçlara verdiği cevabı ve bazı nörolojik ya da psikiyatrik riskleri ortaya koyabilir. Genetik profil, yalnızca kalıtsal hastalıkların değil, çevresel faktörlerle etkileşime giren kompleks hastalıkların da nasıl gelişebileceğine dair önemli ipuçları sunar. Bu nedenle gen haritası, erken tanı, kişiye özel tedavi planları ve önleyici sağlık stratejileri oluşturmak açısından kritik bir öneme sahiptir.” şeklinde konuştu. Yapay zekâ, genetik verilerle kişisel sağlık asistanına dönüşüyor! Günümüzde genetik profilin öneminin giderek arttığını kaydeden Prof. Dr. Sevim Işık, “Hastalık riskleri yıllar öncesinden tespit edilebiliyor, tedavi planları bireysel genetik yapıya göre kişiselleştiriliyor ve ilaç duyarlılığı belirlenerek yan etkiler azaltılabiliyor.” dedi. Yapay zekânın, özellikle büyük genetik veri setlerini analiz etmede insan kapasitesinin çok ötesine geçen bir imkân sunduğuna işaret eden Prof. Dr. Işık, “Günümüzde kullanılan gelişmiş algoritmalar, genetik mutasyonları tarayarak hastalık risk puanlarını hesaplayabiliyor. Örneğin diyabet, Alzheimer, Parkinson, kolon ve meme kanseri, bipolar bozukluk ve kalp damar hastalıkları için genetik risk skorları hesaplayarak gelecekteki riskleri tespit edebiliyor. Hangi hastaların belirli ilaçlara direnç geliştireceğini öngörebiliyor ve kanser genomik analizlerinde tümörün gelecekte nasıl davranacağına dair modeller üretebiliyor. Yakın gelecekte ise yapay zekâ, kişinin genetik haritasını temel alan bir ‘kişisel sağlık asistanı’ gibi çalışarak hem hastalıkların erken teşhisinde hem de tedavilerin kişiye göre şekillendirilmesinde kritik bir rol üstlenecek.” açıklamasını yaptı. Genetik bilim, artık sağlığı uzun vadede korumada da yol gösterici! Yapay zekanın kişiye özel önleyici sağlık planları oluşturması yaklaşımının günümüzde büyük ölçüde mümkün hâle geldiğini dile getiren Prof. Dr. Sevim Işık, “Genetik test sonuçları artık sadece bir rapordan ibaret olmaktan çıkmış durumda. Talasemi ve kistik fibrozis gibi kalıtsal hastalıkların taşıyıcılığı saptanarak aile planlamasında önemli bir öngörü elde edilebiliyor.” dedi. Diğer yandan, yapay zekanın beslenme düzeninden uyku alışkanlıklarına, stres yönetiminden egzersiz programına kadar kişiye özel önleyici sağlık planlarının temelini oluşturduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Işık, sözlerini şöyle sürdürdü: “Genetik veriler, beslenme, spor ve uyku alışkanlıklarına yönelik yaşam tarzı önerilerinin daha bilimsel temellere dayanmasını ve etkili biçimde uygulanmasını sağlıyor. Türkiye’nin ve dünyanın öncülerinden NPİSTANBUL Hastanesi başta olmak üzere bazı merkezlerde genetik veriye dayalı kapsamlı izlem modelleri kullanılıyor. Yapılan genetik testler, yalnızca hastalıkların erken tanısı ve risk belirlenmesine odaklanmakla kalmıyor, aynı zamanda kişiye özel tedavi stratejilerinin belirlenmesine de olanak tanıyor. Özellikle nöropsikiyatrik hastalıklarda, farmakogenetik testler aracılığıyla ilaçlara duyarlılık ve direnç ölçümleri yapılabiliyor; bu sayede antidepresan, antipsikotik veya diğer psikiyatrik ilaçların seçiminde hastaya özel kararlar alınabiliyor. Ayrıca, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklar ve Şizofreni ve Bipolar gibi nöropsikiyatrik hastalıklar için genetik yatkınlık analizleri gerçekleştiriliyor ve bu veriler doğrultusunda erken takip programları oluşturuluyor. Eğer ailevi bir yatkınlık söz konusuysa, düzenli MR veya EEG çekimleri, kan testleri ya da nöropsikiyatrik değerlendirmeler planlanarak hastalık daha ortaya çıkmadan ortaya çıkma riski hesaplanabiliyor. Yine gerçekleştirilen farmakogenomik testler, nöropsikiyatrik ilaçlara karşı duyarlılığı ve direnci belirleyerek, antidepresan ve antipsikotik seçimlerini kişiye uygun hâle getiriyor. Bu testler yan etkileri azaltarak, tedavi süreçlerini hızlandırıyor. Genetik veriler ayrıca metabolizma hızı, yağ depolama eğilimi, vitamin-mineral eksiklikleri ve egzersiz yanıtı gibi unsurları ortaya çıkardığından, bireye özel beslenme ve yaşam tarzı planları oluşturulmasına yardımcı oluyor. Tüm bu uygulamalar, genetik biliminin artık yalnızca hastalık tanısı için değil, sağlığı uzun vadede korumak için de güçlü bir yol gösterici olduğunu ortaya koyuyor.” Genetik testler, herkesin sağlık yol haritasında standart bir araç hâline gelebilecek! Genetik testlerin yaygınlığı ve maliyetinin dünyada büyük farklılıklar gösterdiğine değinen Prof. Dr. Sevim Işık, “Bugün Türkiye’de bu testlere üniversite hastanelerinden özel genetik tanı merkezlerine, nöropsikiyatri odaklı kuruluşlardan uluslararası akredite laboratuvarlara kadar pek çok noktada ulaşmak mümkün.” dedi. Türkiye genelinde Sağlık Bakanlığı tarafından ruhsatlı toplam 88 adet Genetik Tanı Merkezi bulunduğunu ifade eden Prof. Dr. Işık, “Devlet hastanelerinde bazı testler yapılabilse de sonuç alma süreleri uzun ve erişim sınırlı olmakta. Dünya genelinde ise durum biraz daha farklı. ABD ve Avrupa’da genetik testler birçok ülkede sigorta kapsamına giriyor ve WGS, nadir genetik hastalıkların tanısında giderek ‘ilk basamak’ test olarak tercih ediliyor. Bu testler erken tanı ve doğru tedavi planlamasında büyük avantaj sağlıyor. Türkiye’de genetik testlerin daha erişilebilir hâle gelmesi için devlet desteğinin artırılması, laboratuvar altyapısının yaygınlaştırılması ve özel sektör‑üniversite iş birliklerinin güçlendirilmesi gerekiyor. Bu adımlar hayata geçtiğinde, genetik testler sadece araştırma veya özel hastalar için değil, herkesin sağlık yol haritasında standart bir araç hâline gelebilecek. Türkiye’nin bu alanda hem teknolojik hem de finansal adımlar atması, milyonlarca insanın sağlığı için yeni bir dönemin kapılarını aralayabilir. Diğer yandan, toplum genelinde genetik test farkındalığı da hâlen istenen düzeyde değil. Uzmanlar, önümüzdeki 10 yıl içinde tarama amaçlı genetik testlerin aile hekimliği sistemine kadar entegre edilebileceğini ve bireysel sağlık izleminin standart bir parçası hâline geleceğini öngörüyor.” değerlendirmesinde bulundu. Genetik veriler, proteomik analizler ve yapay zekânın birleşmesiyle tıpta yeni bir çağ başlıyor! “Genetik veriler, proteomik analizler ve yapay zekânın birleşmesiyle tıpta adeta yeni bir çağın eşiğinde bulunuyoruz.” diyen Prof. Dr. Sevim Işık, özellikle nörodejeneratif hastalıklarda büyük bir dönüşüm beklendiğini kaydetti. Alzheimer ve Parkinson için geliştirilen poligenik risk skorları, beyin omurilik sıvısı protein profilleri ve ileri yapay zekâ modelleri bir araya getirildiğinde, hastalığın klinik belirtileri ortaya çıkmadan 10–20 yıl önce riskli bireylerin belirlenebileceğinin öngörüldüğünü hatırlatan Prof. Dr. Işık, “Psikiyatri alanında da benzer bir ilerleme var. Bipolar bozukluk ve şizofreni için kullanılan genetik duyarlılık testleri şimdiden pek çok ipucu veriyor ve gelecekte çok daha kapsamlı hale gelerek kişiye özel tedavi yollarını mümkün kılacak. Onkoloji alanında ise meme, kolon, prostat ve akciğer kanseri dahil birçok tümör tipi, genetik mutasyon analizleri sayesinde daha erken evrede saptanabilecek bir noktaya doğru ilerliyor. Kalp-damar hastalıklarında poligenik risk skorlarının yaygınlaşmasıyla, bireylerin gelecekteki kalp krizi ya da inme riskleri çok daha hassas bir şekilde hesaplanabilecek. Ayrıca romatoid artrit, lupus ve çölyak gibi otoimmün hastalıkların da genetik belirteçler sayesinde daha erken tanınması ve önleyici tedavi stratejilerinin geliştirilmesi bekleniyor.” ifadelerini kullandı. Genetik testler hem ekonomik hem de bireysel sağlık açısından önemli bir noktada! Özellikle kompleks ve ilerleyici hastalıklarda erken tanının kritik bir öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sevim Işık, “Örneğin Alzheimer hastalığı, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkan ve hastalık ilerledikçe tedavisi neredeyse imkânsız hale gelen bir hastalık. Klinik semptomlar ortaya çıktıktan sonra tedavi seçenekleri sınırlı kalır, mevcut ilaçlar yalnızca semptomları hafifletebilir.” dedi. Ancak yapılan genetik risk analizleri sayesinde Alzheimer riskinin yıllar öncesinden tespit edilebildiğini belirten Prof. Dr. Işık, “Erken teşhis, hem ilerleyişi yavaşlatma hem de yaşam kalitesini koruma açısından kritik öneme sahip. Ayrıca erken müdahale, bakım maliyetlerini ciddi ölçüde azaltıyor; araştırmalar, riskin önceden belirlenmesiyle ilerleyen dönemlerde oluşacak bakım maliyetlerinin yüzde 30–50 oranında azalabileceğini gösteriyor. Böylece hastaların bağımsız yaşam süresi uzuyor, aile üzerindeki yük hafifliyor ve toplum genelinde sağlık kaynaklarının etkin kullanımı sağlanıyor. Bu örnek, genetik testlerin hem ekonomik hem de bireysel sağlık açısından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Tüm bu gelişmeler, genetik biliminin gelecek yıllarda hem tanı hem de kişiye özel tedavi açısından sağlık hizmetlerinde devrim yaratacağının güçlü bir işareti olarak görülüyor.” ifadelerini kullandı. Genom bilgisi kimlik kartımız kadar önemli bir kişisel veri! Genetik testlerin maliyetinin on binlerce doları bulduğu, sonuçların aylarca beklendiği dönemlerin artık geride kaldığına dikkat çeken Prof. Dr. Sevim Işık, “Bugün analiz süreleri günlere, hatta bazı merkezlerde saatlere kadar kısaldı. Yeni nesil dizileme teknolojileriyle, son beş yılda genetik testlerin maliyeti yaklaşık yüzde 80 oranında düşmüş durumda.” dedi. Genom bilgisinin kimlik kartımız kadar önemli bir kişisel veri haline geldiğinin altını çizen Prof. Dr. Işık, sözlerini şöyle tamamladı: Herkesin kendi genetik profilini bilmesi sıradanlaşacak… “Yakın gelecekte herkesin kendi gen haritasını öğrenmesi günlük yaşamın doğal bir parçası olabilir. Genom dizileme maliyetinin birkaç yıl içinde 50 dolar seviyesine düşmesi bekleniyor. Evde kullanılabilen kitler, yapay zekâ tabanlı sağlık uygulamaları ve genetik danışmanlık hizmetlerinin yaygınlaşması ile 2030’lardan sonra herkesin kendi genetik profilini bilmesi sıradan hale gelebilir. Ancak bu kadar geniş erişimin etik, gizlilik ve veri güvenliği açısından dikkatle yönetilmesi gerektiği de unutulmamalı. Genetik bilginin yanlış ellerde kullanılması, sigorta, istihdam veya kişisel mahremiyet açısından dezavantajlara yol açabilir.”

Uzun Yaşam Genetik mi, Seçim mi? Haber

Uzun Yaşam Genetik mi, Seçim mi?

Peki, uzun yaşamın sırrı nerede saklı? Genetik mi, yoksa yaşam tarzı mı daha belirleyici? “İnsan ömrünün yaklaşık %25-40’ı genetikle belirleniyor, geri kalan ise yaşam tarzı, çevresel faktörler ve tesadüflere bağlı” diyen Acıbadem Life Longevity’den İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, genetiğin yaşlanma üzerindeki etkilerini ve epigenetikle birlikte sağlıklı yaşam alışkanlıklarının bu süreci nasıl değiştirdiğini anlattı. Genetik, Piyanonun Tuşlarıysa; Epigenetik, O Tuşlara Basan Piyanisttir Kimler uzun yaşar? Uzun yaşam aileden aldığımız bir miras mı yoksa çok daha fazlası mı? Bilimsel araştırmaların son yıllarda en çok yoğunlaştığı konuların başında uzun ve sağlıklı yaşam geliyor. Şimdiye kadar yapılan araştırmalara göre insan ömrünün yaklaşık yüzde 25 ila 40’ının genetik faktörlerle bağlı olduğu belirlendi. Peki ya geri kalan yüzde 60’lık kısımda etkili olan neydi? Acıbadem Bodrum Hastanesi’nde hizmete sunulan Acıbadem Life Longevity’den İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, yüzde 60’lık bu önemli kısımda çevresel koşulların, yaşam tarzı tercihlerinin ve rastlantısal etkilerle şekillendiğini belirtiyor ve “İyi bir genetik altyapıya sahipseniz bu ciddi bir avantajdır; ancak bu şansı en iyi şekilde değerlendirebilmek için epigenetik etkileri de anlamak gerekir. Genetiği, piyanonun tuşları gibi düşünebiliriz. O tuşlara hangi sırayla ve nasıl basılacağını belirleyen ise epigenetik mekanizmalardır. Besinler, toksinler, gazlar, radyasyon, egzersiz, uyku, stres ve enfeksiyonlar gibi çevresel faktörler bütününü ifade eden ekspozom, bu “piyanist”in notalarını oluşturur. DNA üzerindeki belirli bölgelerde gerçekleşen metilasyon ya da histon modifikasyonu gibi epigenetik düzenlemeler, genlerin aktif mi yoksa pasif mi olacağını belirler” dedi. UZUN YAŞAM “OLAĞANÜSTÜ GENLER”E BAĞLI! YA SİZDE YOKSA? Guinness rekorlarına göre dünyanın en uzun yaşayan insanı olarak geçen 122 yaşında hayatını kaybeden Jeanne Louise Calment’ten örnek veren Acıbadem Life Longevity İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Halil Ertürk, “Bu kişi 117 yaşına kadar sigara içiyordu. Alkol ve çikolataya da oldukça düşkündü. Bazı kişiler olağanüstü genetik profile sahip olabilir” diye konuştu. Uzun ömürlü aileler incelendiğinde yaşlanmaya karşı koruyucu genetik profillerin, sağlıklı metabolizma ve düşük hastalık riskinin öne çıktığını söyleyen Uzm.Dr. Halil Ertürk, “Bu özellikler, uzun ve sağlıklı yaşamın aile içinde genetik olarak aktarılabildiğini gösteriyor. Uzun ömürlü ailelerin üyeleri, daha düşük kan şekeri, insülin ve trigliserid düzeyleri ile daha sağlıklı bir metabolik profile sahip. Bu özellikler, yaşlanmaya bağlı hastalıkların gecikmesini ve daha uzun sağlıklı yaşam süresini destekliyor. Bu ailelerde Alzheimer, diyabet, kalp yetmezliği gibi yaşa bağlı hastalıkların görülme sıklığı daha düşük. Ayrıca, kanser gibi hastalıklara karşı hem daha dirençli hem de hastalık sonrası daha dayanıklı oldukları gözleniyor. Bu ailelerde, sağlıklı yaşam süresini uzatan, bir kısmı büyük oranda doğrulanmış, bir kısmı kısmen doğrulanmış bazı genler ön plana çıkıyor” dedi. İŞTE UZUN YAŞAM GENLERİ APOE2: Bu varyant, Alzheimer ve kalp hastalığı riskini azaltıyor. FOXO3a: Hücrelerin strese karşı direncini artıran ve DNA onarımını destekleyen bir "hücre bekçisi" olarak görev yapar. CETP ve APOC3: Bu genlerin belirli varyantları, iyi kolesterol (HDL) seviyelerini artırıp trigliseritleri düşürerek kalp-damar sağlığını korur. IGF-1R ve d3GHR: Büyüme sinyallerini yöneten bu genlerin düşük aktiviteli varyantları, metabolizmanın yavaşlamasına ve yaşam süresine katkıda bulunur. Sirt6: Yaşlanma karşıtı bir "Sirtuin" geni olan Sirt6, DNA hasarlarını onararak genomun sağlıklı kalmasını sağlar. NE ZAMAN YAŞLANACAĞINIZI SAĞLIK YÖNETİMİNİZ BELİRLİYOR! Genetik yatkınlığın kronolojik (takvim) yaşımızdan farklı olan biyolojik yaşımızı doğrudan etkilediğini belirten Uzm. Dr. Halil Ertürk, “Özellikle DNA onarımı ve genom stabilitesi ile ilgili genler, yaşlanma hızımızda kritik rol oynar. Yaşlandıkça, genetik etkiler çevresel faktörlerle daha fazla etkileşime girer. Özellikle uyku kalitesi ve beslenme gibi faktörler, genetik riskin yüksek olduğu kişilerde bile yaşlanma hızını yavaşlatabilir. Genetik yatkınlık yaşlanma sürecini şekillendirse de, sağlıklı yaşam tarzı seçimleri genetik riskleri yönetmenin, uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmenin en etkili yoludur” dedi. 8 HAFTADA 4,6 YIL GENÇLEŞMEK MÜMKÜN MÜ? Yaşam tarzı odaklı yalnızca 8 haftalık bir müdahale programında, DNA metilasyon saati kullanılarak ölçülen biyolojik yaşın ortalama 4,6 yıl geriye çekilebildiğinin gösterildiğini söyleyen Uzm. Dr. Halil Ertürk, “Bu da genetik kodumuzu değiştiremesek bile, genlerin nasıl çalışacağını etkileyen epigenetik düzenlemeleri yönlendirebileceğimizi ortaya koyuyor. Sağlıklı beslenme, egzersiz, kaliteli uyku, stres yönetimi ve çevresel toksinlerden uzak durmak gibi alışkanlıklar, genetik riskiniz ne olursa olsun yaşam süresini uzatabilir ve yaşam kalitesini artırabilir” diye konuştu. Genetik müdahalelerin, gelecekte yaşlanma sürecini yavaşlatmak hatta tersine çevirmek için önemli bir araç haline gelebileceğine dikkat çeken Acıbadem Life İç Hastalıkları Uzmanı Dr.Halil Ertürk, “Bu fikir artık bilim kurgu olmaktan çıktı. Bugün laboratuvar ortamında deneysel olarak uygulanan genetik tedaviler, yaşlanmanın kök nedenlerini hedef alarak biyolojik yaşı geri çekme potansiyeli taşıyor” dedi. YAŞLANMAYI GECİKTİRMEYİ HEDEFLEYEN GENLER Telomeraz: Hücre bölünmesiyle kısalan telomerleri (kromozom uçları) uzatarak hücresel yaşlanmayı yavaşlatır. Özellikle kök hücre ve bağışıklık sistemi hücrelerindeki yaşlanmanın tersine çevrilmesi bütün vücutta gençleşme etkisini oluşturur. Follistatin: Kas büyümesini engelleyen Myostatin proteinini bloke ederek yaşa bağlı kas kaybını (sarkopeni) önler. Klotho: Özellikle beyin sağlığını korur ve Alzheimer ile ilişkili Amiloid-β plaklarını azaltmaya yardımcı olabilir. PGC-1a: Hücrelerimizin enerji santrali olan mitokondrilerin fonksiyonunu iyileştirerek yaşlanmaya bağlı enerji düşüşünü hedefler.

Bizi Takip Edin

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.