Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Yaşam Tarzı

Kapsül Haber Ajansı - Yaşam Tarzı haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Yaşam Tarzı haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor Haber

Dünyada Yılda 2 Milyon Ülkemizde 22 Bin Kişi Kolon Kanseri Oluyor

Bu rakamlar, hastalığın özellikle 50 yaş üstü bireyleri etkilediğini gösterse de, 50 yaş altı genç yetişkinlerde de vaka sayısında belirgin bir artış görülüyor. Ülkemizde özellikle Kuzeydoğu Anadolu, Ortadoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da hayat kaybı oranlarında artış gözleniyor. Kolon kanseri erken evrede tespit edildiğinde yüksek oranda tedavi edilebilir olmasına rağmen, geç teşhis durumunda ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Bazı yaşam tarzı değişiklikleri ile kolorektal kanser riski %30-50 oranında azaltabiliyor ve erken tanı ile 5 yıllık sağkalım oranı %90'ın üzerine çıkabiliyor. Memorial Antalya Hastanesi Genel Cerrahi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, kolon kanserinin nedenleri, korunma yöntemleri ve tedavileri hakkında bilgi verdi. 50 yaş üstü kişilerin özellikle dikkat etmesi gerekiyor Kolorektal kanser, kalın bağırsak ve rektum hücrelerinin kontrolsüz büyümesiyle oluşur ve genellikle poliplerin zamanla kansere dönüşmesiyle başlar. Kesin nedeni tam bilinmese de, risk faktörleri arasında genetik yatkınlık, ileri yaş (özellikle 50 yaş üstü), sağlıksız beslenme, obezite, sigara ile alkol kullanımı, hareketsiz yaşam tarzı ve inflamatuar bağırsak hastalıkları (Crohn veya ülseratif kolit gibi) yer alır. Bu faktörler hücrelerde genetik değişikliklere yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir. Bu belirtileri görmezden gelmeyin Kolon kanserinin belirtileri genellikle erken evrede belirgin olmayabilir ve kişiden kişiye değişebilir, ancak yaygın olan belirtiler aşağıdaki gibidir; Dışkıda kan görülmesiBağırsak alışkanlıklarında değişiklik (ishal, kabızlık veya dışkı şeklinde incelme)Karın ağrısı veya kramplarAçıklanamayan kilo kaybıYorgunluk ve halsizlik Bu belirtiler fark edildiğinde doktora başvurmak önemlidir, çünkü erken tanı tedavi şansını artırır. Kolon kanserinden korunmak için bunlara dikkat edin; Kolorektal kanser büyük ölçüde yaşam tarzı değişiklikleriyle önlenebilir. Aşağıdaki maddeleri uygulayarak riskinizi önemli oranda azaltabilirsiniz: Sağlıklı beslenme alışkanlıkları edinin: Meyve, sebze ve tam tahıllar açısından zengin bir diyet uygulayın. Kırmızı et ve işlenmiş et tüketimini sınırlayın. Lifli gıdalar bağırsak sağlığını korur ve kanser riskini düşürür. Sigara ve alkolü bırakın: Sigara içmek kolorektal kanser riskini artırır. Alkol tüketimini minimuma indirin veya tamamen bırakın, çünkü bu maddeler bağırsak hücrelerine zarar verir. Kilonuzu kontrol altında tutun: Fazla kilolar, özellikle karın bölgesindeki yağlanma, kanser riskini yükseltir. İdeal kilonuza ulaşmak için dengeli beslenme ve hareketli bir yaşamı tercih edin. Düzenli egzersiz yapın: Haftada en az 150 dakika orta şiddette egzersiz bağırsak hareketlerini düzenler ve kanser riskini azaltır. Her gün 30 dakika yürümek bile faydalı olabilir. Tarama testlerini ihmal etmeyin: 45-50 yaşından itibaren düzenli kolonoskopi yaptırın. Erken evrede polip tespiti, kanserin önlenmesini sağlar. Aile öyküsü varsa daha erken başlayın. Su tüketimini artırın ve kabızlıktan kaçının: Bol su içmek ve düzenli tuvalet alışkanlığı edinmek bağırsak sağlığını korur. Kabızlık, uzun vadede risk yaratabilir. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

QM Awards’tan Hediye Güral Gür ve NG Phaselis Bay’e İki Prestijli Ödül Haber

QM Awards’tan Hediye Güral Gür ve NG Phaselis Bay’e İki Prestijli Ödül

Misafir deneyimi, hizmet kalitesi ve marka değeri gibi kritik kriterler doğrultusunda belirlenen ödüller, turizm dünyasında fark yaratan isimleri onurlandırdı. NG Hotels Yönetim Kurulu Başkanı Hediye Güral Gür turizm sektörüne kazandırdığı vizyoner bakış açısı ve liderlik anlayışıyla, “Game Changer - Woman Leader In Hospitality” ödülüne layık görüldü. Hediye Güral Gür’ün sektörde yarattığı dönüşüm, yenilikçi yaklaşımı ve güçlü marka yönetimi, bu anlamlı ödülle bir kez daha uluslararası ölçekte takdir edildi. Bu vizyon ve anlayışla sürdürülen yaklaşım ise marka başarısını da beraberinde getiriyor. Türkiye’nin üst düzey konaklama sektöründe emin adımlarla ilerleyen NG Phaselis Bay; üstün hizmet anlayışı ve özgün yaşam tarzı yaklaşımıyla gecede, “Türkiye’s Best QM Luxury Hotel Brand” ödülüne layık görülerek başarısını bir kez daha taçlandırdı. Akdeniz’in eşsiz doğasında konumlanan NG Phaselis Bay, misafir deneyimini odağına alan yaklaşımı, yenilikçi hizmet anlayışı ve yüksek standartlarıyla sektörde fark yaratmaya devam ediyor. NG Hotels’ten Sektöre İlham Veren Başarı QM Tourism Awards kapsamında elde edilen bu ödüller, NG Hotels’in turizm sektöründeki güçlü konumunu ve sürdürülebilir başarı anlayışını ortaya koyuyor. NG Phaselis Bay’in bu önemli başarısı, markanın misafir memnuniyeti, deneyim odaklı yaklaşımı ve yüksek hizmet standartlarının bir sonucu olarak öne çıkarken; NG Hotels, sektöre değer katan vizyonu ile ilham vermeye devam ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Doğru Takviyeyi Seçme Rehberi  Haber

Doğru Takviyeyi Seçme Rehberi 

Raflar vitamin, mineral ve bitkisel desteklerle dolup taşarken, her gün yeni bir madde gündeme geliyor. Ancak “Her düşük değer takviye gerektirir mi? Popüler desteklerin gerçekten işe yaradığını nasıl anlarız? Etiket ve doz güvenilir mi?” gibi sorular giderek daha fazla önem kazanmaya başladı. Acıbadem Life Danışmanı Aile Hekimi Prof. Dr. İsmet Tamer vitamin takviyesini seçmenin altın ipuçlarını paylaşıyor. VİTAMİNE GERÇEKTEN İHTİYACINIZ VAR MI? Günümüzde pek çok kişi, yaşam temposu ve beslenme düzenindeki değişiklikler nedeniyle eksik kaldığını düşündüğü vitamin ve mineralleri takviyelerle tamamlamaya yöneliyor. Geleneksel beslenme biçimlerinin yerini işlenmiş gıdalara bırakması, taze sebze-meyve tüketiminin azalması mikro besin alımını düşürürken; kapalı ofislerde uzun saatler çalışma, güneş ışığına daha az maruz kalma gibi modern yaşam faktörleri özellikle D vitamini başta olmak üzere çeşitli eksiklikleri artırıyor. Öte yandan gelişmiş laboratuvar testleri sayesinde belirti vermeyen eksiklikler daha sık tespit ediliyor, sosyal medya ve pazarlama dili ise “doğal, mucize, hızlı etki” söylemleriyle takviyelere olan ilgiyi körüklüyor. Bu noktada laboratuvar değerlerinin tek başına belirleyici olmadığına dikkat çeken Prof. Dr. İsmet Tamer, “Tahlilde değerin düşük çıkması her zaman takviye başlanacağı anlamına gelmez. Eksikliğin derecesi, klinik bulgular ve risk faktörleri birlikte değerlendirilmelidir. Bazı hafif düşüklüklerde yaşam tarzı düzenlemesi yeterliyken, ciddi düzeylerde hedefe yönelik tedavi gerekebilir” diyerek bilinçli yaklaşımın önemini vurguluyor. HER YENİ BİLEŞEN MUTLAKA ALINMALI MI? Takviye pazarında her gün yeni bir bileşen gündeme geliyor. Yakın dönemde popülerleşen berberin buna iyi bir örnek. Peki yeni maddeler gerçekten yeterli bilimsel kanıtla mı destekleniyor, yoksa trend etkisiyle mi hızla yaygınlaşıyor? Prof. Dr. İsmet Tamer’e göre burada en kritik nokta, “etkinlik ve güvenlik verisinin randomize kontrollü bilimsel çalışmalarla desteklenmesi”. Bazı bileşenler için umut vadeden sonuçlar bulunsa da çalışmaların kapsamı, katılımcı sayısı ve kullanılan dozlar büyük farklılık gösterebiliyor. Tamer, “ Bitkilerde doğal olarak bulunan berberin bileşiği üzerine kan şekeri ve lipid profili gibi parametrelerde olumlu sonuçlar bildiren yayınlar mevcut; ancak uzun dönem güvenlik verisi ve standart doz netliğine dair yeterli kanıt henüz sınırlı” diyerek temkinli yaklaşılması gerektiğinin altını çiziyor. Prof. Dr. İsmet Tamer, özellikle sosyal medya etkisiyle hızla yayılan takviyeler konusunda uyarıda bulunuyor ve “Bir madde popüler oldu diye hemen kullanmaya başlanmamalı; hele ki tedavi amacıyla ve mevcut ilaçlarla birlikte alınacaksa mutlaka bir hekim görüşü alınmalı” diyor. VİTAMİN TAKVİYESİNİN İÇİNDE VİTAMİNİ YOKSA? Vitamin ve bitkisel takviyelerin içerik güvenilirliğinin hem dünyada hem Türkiye’de en çok tartışılan başlıklardan biri olduğunu belirten Prof. Dr. İsmet Tamer, “Bağımsız laboratuvarların yaptığı analizlerde zaman zaman ürün etiketinde yazan etken maddenin ya çok düşük oranda bulunduğu ya da hiç bulunmadığı tespit edilebiliyor. Bu durum şaşırtıcı değil. Gıda takviyeleri ilaçlar kadar sıkı onay süreçlerinden geçmediği için kalite kontrol üreticinin beyanına ve uyguladığı standartlara bağlıdır. Bağımsız kuruluşlarca test yapılmadığında etiket ile içerik arasında tutarsızlık görülebilir. Özellikle online satış platformlarındaki her ürün denetimlerden geçmediği için dikkatli olunması gerekiyor” diyor. DOĞRU TAKVİYE SEÇME REHBERİ Tüketicilerin takviye seçerken dikkat etmesi gereken noktalar konusunda pratik bir “alışveriş kontrol listesi” hazırlayan Prof. Dr. İsmet Tamer, doğru ürün tercihinin sandığımızdan daha kritik olduğunu belirtiyor. Buna göre takviye satın alırken şu adımlar göz önünde bulundurulmalı: Etiket mutlaka incelenmeli. Etken maddenin adı ve miktarı şeffaf şekilde yazıyor mu? Her bileşenin dozu belirtilmiş mi? Yan etki, gebelik–emzirme ve çocuk kullanımı uyarıları yer alıyor mu? Bağımsız test sertifikaları önemli. USP, NSF, ConsumerLab gibi kuruluşların doğrulama logosu ürünün güvenilirliğini artırır. Üretim yeri, GMP bilgisi ve marka iletişim detayları net olmalı. İlaç kullanıyorsanız dikkat! Bitkisel ve doğal takviyeler ilaçlarla etkileşime girebilir. Düzenli ilaç kullananlar mutlaka hekim görüşü almalı. Amaç net olmalı. Destek amaçlı mı yoksa belirli bir eksiklik için mi kullanılıyor? Spesifik eksiklik şüphesinde önce test, ardından hedefe yönelik ürün seçimi yapılmalı. Fiyat tek kriter değildir. Çok ucuz ürünler kalite şüphesi yaratabilir; en pahalısı da en iyi anlamına gelmez. Bilimsel veri ve sertifika her zaman fiyatın önündedir. Prof. Dr. Tamer, takviyelerin herkes için rutin bir ihtiyaç olmadığını vurgulayarak, “Yeni bir madde popüler oldu diye hemen uzun süreli kullanıma başlanmamalı. Güvenilir kanıta, ürün doğrulamasına ve hekim değerlendirmesine dayanan seçim en sağlıklı yaklaşımdır” diyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Kişiye Özel Risk Analizinde Genetik ve Epigenetik Dönem Başladı Haber

Kişiye Özel Risk Analizinde Genetik ve Epigenetik Dönem Başladı

Son yıllarda bilim dünyasında adını daha sık duymaya başladığımız bir alan var, o da “epigenetik”. Yani yalnızca hangi genlere sahip olduğumuz değil, o genlerin ne zaman ve nasıl çalıştığı da sağlığımızı belirliyor. Acıbadem Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik testlerin sağladığı bilgilerin epigenetik verilerle birlikte değerlendirildiğinde çok daha anlamlı hale geldiğini vurguluyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı “Aslında doğduğumuz anda belirli genetik yatkınlıklarla dünyaya geliyoruz. Ancak bu yatkınlıkların sağlık üzerindeki etkisini belirleyen önemli mekanizmalardan biri epigenetik düzenlemelerdir” diyor. Uzun yaşamın ve sağlıklı yaşlanmanın sırrı yalnızca DNA diziliminde saklı değil. Beslenme alışkanlıkları, fiziksel aktivite, stres düzeyi, uyku düzeni ve maruz kalınan çevresel faktörler; genlerin çalışma biçimini etkileyebiliyor. İşte bu noktada epigenetik devreye giriyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, konuyu şöyle açıklıyor: “Genetik yapımız sabit olabilir; ancak epigenetik mekanizmalar genlerimizin açılıp kapanmasını düzenler. Genlerin aktif ya da baskılanmış olması yalnızca DNA dizilimimizle belirlenmez. Epigenetik süreçler, yaşam boyunca genlerin nasıl çalışacağını düzenleyen doğal ve dinamik mekanizmalardır. Bu süreçler, büyüme, gelişim ve hücrelerin kimlik kazanması gibi normal biyolojik olayların ayrılmaz bir parçasıdır”… Kronik hastalıkların büyük bir kısmı multifaktöryel, yani hem genetik hem çevresel faktörlerin birleşimiyle ortaya çıkıyor. Kanserler, kalp-damar hastalıkları, nörolojik ve nöropsikiyatrik hastalıklar ile bağışıklık sistemiyle ilişkili birçok tablo bu gruba giriyor. “Risk genlerimiz olduğu gibi koruyucu genlerimiz de var” diyen Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik risk skorlarının artık daha ayrıntılı şekilde hesaplanabildiğini, ancak bu riskin hastalığa dönüşmesinde epigenetik düzenlemelerin önemli rol oynadığını vurguluyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, “Bir bireyde riskle ilişkili bir genetik varyantın bulunması, fenotipik sonucun kesinleştiği anlamına gelmez. Gen ekspresyonu ve biyolojik süreçler; epigenetik düzenlemeler ile yaşam tarzı ve çevresel etkileşimler tarafından dinamik biçimde şekillendirilir. Beslenme alışkanlıkları, stres düzeyi, uyku düzeni, sigara kullanımı ve diğer çevresel faktörler genlerin işleyişini etkileyerek biyolojik risklerin ortaya çıkma olasılığını artırabilir ya da azaltabilir” diyor. Hastalık Riskini Bilmek Önemli Günümüzde genetik analizlerle; kalp-damar sağlığına ilişkin yatkınlıklar, bazı kanser türleri için risk profilleri, Alzheimer ve Parkinson gibi nörodejeneratif hastalıklara genetik eğilimler ve bağışıklık sistemiyle ilişkili risk göstergeleri değerlendirilebiliyor. Ancak artık yalnızca “Hangi genetik varyantları taşıyoruz?” sorusu değil, “Bu genler nasıl ve ne düzeyde çalışıyor?” sorusu da önem kazanıyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı epigenetik analizler sayesinde hücre düzeyinde biyolojik yaşlanma göstergeleri, hücresel stres yanıtları ve bazı hastalık süreçlerinin erken izlerinin saptanabildiğine dikkat çekiyor: “Örneğin 10 yıl sonra Parkinson hastalığına yakalanma riskinizin olduğunu bilmek, hastalığı tamamen engelleyeceğiniz anlamına gelmez; fakat zihinsel aktiviteyi artırmak, beslenmeyi düzenlemek, egzersiz yapmak gibi epigenetik etkisi olan yaşam değişiklikleriyle süreci yavaşlatma şansınız olabilir”… Artık Kişiye Özel Tıp Gündemde Geleceğin tıbbı artık tedavi edici olmaktan çok önleyici ve kişiselleştirilmiş bir yapıya evriliyor. Bu süreçte tıp, genetik, moleküler biyoloji, farmakoloji, mühendislik ve bilgisayar bilimleri bir araya gelerek disiplinler arası bir yaklaşım geliştiriliyor. Özellikle kanser tedavisinde kullanılan “akıllı ilaçlar”, tümörün moleküler ve genetik özelliklerine göre belirleniyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, “Kanser hücresinin hangi moleküler yolağı kullandığını analiz ederek, o yolu hedefleyen ilaç seçilebiliyor. Üstelik yalnızca tümörün genetiği değil, hastanın ilaca nasıl yanıt vereceği de genetik ve epigenetik belirteçlerle öngörülebiliyor” diyor. Bu yaklaşım sadece kanserle sınırlı değil. Bazı ağrı kesiciler, antibiyotikler ve psikiyatrik ilaçlar için de farmakogenetik testler sayesinde kişiye en uygun doz ve ilaç seçimi yapılabiliyor. Kimler Genetik Test Yaptırmalı Tek gen hastalıklarında, hastalıkla güçlü şekilde ilişkili bir patojenik varyantın taşınması durumunda klinik tablonun ortaya çıkma olasılığı oldukça yüksek. Bu nedenle ülkemizde ve birçok ülkede bazı tek gen hastalıkları için yenidoğan tarama programları uygulanıyor; ayrıca evlilik öncesi veya gebelik planlaması döneminde taşıyıcılık taramaları (örneğin SMA için) yapılıyor. Buna karşılık kronik ve çok faktörlü hastalıklarda genetik yapı tek başına belirleyici olmadığı için toplum genelinde yaygın tarama programları bulunmuyor. Ancak ailesinde birden fazla kanser olgusu olanlar, erken yaşta kalp-damar hastalığı görülen bireyler ve nörolojik hastalık öyküsü bulunan aileler için genetik danışmanlık ve uygun genetik analizler önerilebiliyor. Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, önümüzdeki yıllarda genetik ve epigenetik analizlerin daha erişilebilir hale geleceğini belirterek şu değerlendirmede bulunuyor: “Önümüzdeki 10 yıl içinde, yalnızca hastalıklar ortaya çıktıktan sonra tedavi etmeye odaklanan bir yaklaşımdan; riskleri daha erken dönemde değerlendirmeyi ve yönetmeyi hedefleyen bir sağlık modeline doğru bir dönüşüm görebiliriz. Genetik ve epigenetik veriler sayesinde özellikle bazı kronik hastalıklarda risklerin daha erken yaşlarda fark edilmesi ve uygun yaşam düzenlemeleriyle sürecin daha yakından izlenmesi mümkün olabilir”… Hedef Sağlıklı Yaşlanmak Yaşam süresi uzuyor; ancak asıl mesele sağlıklı ve bağımsız bir yaşam sürdürebilmek. “Kişi kendi işini yapabiliyor, kimseye muhtaç olmadan yaşamını sürdürebiliyorsa gerçekten sağlıklı yaşlanmadan söz edebiliriz” diyen Prof. Dr. Eda Tahir Turanlı, genetik ve epigenetik analizlerin yalnızca yaşam süresini değil, yaşam kalitesini artırma potansiyeline sahip olduğunu da vurguluyor. Sonuç olarak, geleceğin tıbbında yalnızca DNA haritamız değil; bu bilginin nasıl yorumlandığı, genlerin hangi koşullarda nasıl çalıştığı ve yaşam biçimimizin bu süreci nasıl etkileyebileceği giderek daha fazla önem kazanacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu? Haber

Yüzdeki Şişkinlik Ödem mi, Yanlış Cilt Bakımı Rutini Sonucu mu?

Son dönemde sosyal medyada depuffing, ice face, buz roller uygulamaları ve lenfatik yüz masajları gibi yöntemler hızla popülerleşirken, bu uygulamaların ne kadar etkili olduğu ise merak konusu olmaya devam ediyor. Batıgöz Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Dermatoloji Uzmanı Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki şişkinliğin çoğu zaman zararsız ve geçici olabildiğini ancak her şişliğin aynı nedenle ortaya çıkmadığını vurgulayarak toplumda doğru bilinen yanlışlara dikkat çekiyor. “Yüz Şişkinliğinin En Sık Nedeni Geçici Ödemdir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ’a göre yüzde sabahları görülen şişkinliğin başlıca nedeni, dokular arasında biriken sıvıya bağlı gelişen ödemdir. Gece boyunca yatay pozisyonda kalmak, dolaşımın yavaşlaması ve bazı yaşam tarzı faktörleri bu durumu belirginleştirebilir. Şişkinliği artırabilen başlıca faktörler: Fazla tuz tüketimiYetersiz su içmeUykusuzluk ve düzensiz uykuAlkol tüketimiHormonal dalgalanmalarAlerjik yatkınlıkAdet öncesi dönem Depuffing Trendleri Ne Kadar Etkili? Sosyal medya platformlarında Depuffing (şişkinlik indirme) etiketiyle paylaşılan videolar milyarlarca izlenmeye ulaşıyor. Peki, yüzdeki şişkinliği indirmek gerçekten mümkün mü, yoksa cildimize geri dönülmez zararlar mı veriyoruz? 1. Lenfatik Drenaj ve Taş Masajları (Gua Sha & Roller) Vücudumuzun atık boşaltım sistemi olan lenfatik sistem, kan dolaşımı gibi bir pompaya sahip değildir. Sıvı hareketini sağlamak için kas hareketine veya dışarıdan bir baskıya ihtiyaç duyar. Gua Sha veya Yeşim Roller gibi araçlarla yapılan masajlar, doku aralarında hapsolmuş lenf sıvısını manuel olarak hareket ettirir. Doğru yapıldığında yüz hatlarının daha keskinleştiği, elmacık kemiklerinin belirginleştiği bir "anlık lifting" etkisi oluşturabilir.Buradaki en kritik nokta yön ve baskı şiddetidir. Masaj her zaman merkezden dışa ve kulak arkasından boyun köküne doğru yapılmalıdır. Yanlış yöne yapılan bir işlem, sıvıyı tahliye etmek yerine dokuda hapseder. Aynı zamanda, kirli taş kullanımı sivilceyi tetikleyebilir; taşların her kullanım sonrası dezenfekte edilmesi şarttır. 2. Soğuk Şok Terapisi Sabahları yüzü buzlu suya daldırmak veya soğuk metal kürelerle masaj yapmak, damarları anında daraltan bir yöntemdir. Soğuk, inflamasyonu yatıştırır, gözeneklerin geçici olarak sıkı görünmesini sağlar ve uykusuzluğun yarattığı ödemi kısa sürede dağıtabilir.Buzu doğrudan cilde temas ettirmek 'soğuk yanığına' neden olabilir. Ayrıca, kılcal damar çatlamasına yatkın cildi olanlarda veya Rozasea hastalarında soğuk şoku, durumu daha da kötüleştirebilir. İdeal olan, yüzü normal ısıda suyla yıkamak veya koruyucu bir bezle sarmalanmış soğuk kompresler kullanmaktır. 3. Topikal İçerikler: Kafein ve Antioksidanlar Kozmetik sektöründe şişkinlik savar olarak pazarlanan ürünlerin çoğu, kan dolaşımını manipüle etmeyi hedefler. Özellikle göz altı bölgesinde kafein içeren serumlar, şişlik görünümünü minimize edebilir. Kremler yardımcıdır ancak tek başına mucize yaratmaz. Ürünü sürerken parmağınızla yapacağınız hafif tampon hareketler, kremin etkisini atırabilir. “Her Yüz Dolgunluğu Ödem Kaynaklı Değildir” Yüzde görülen dolgunluk veya şiş görünüm çoğu zaman ödemle ilişkilendirilse de, her durumda sebep geçici sıvı birikimi olmayabilir. Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüz konturundaki değişikliklerin farklı fizyolojik ve yapısal nedenlerden kaynaklanabileceğini belirterek, yanlış yorumlamaların gereksiz ürün kullanımına yol açabildiğini vurguluyor. Uzmanlara göre özellikle sosyal medyada ödem indirici başlığıyla sunulan çözümler, yüz dolgunluğunun her türünde etkiliymiş gibi gösterilebiliyor. Yüzdeki hacim artışı; genetik yüz yapısı, cilt altı yağ dokusunun dağılımı, kilo değişimleri veya bazı sistemik hastalıklarla ilişkili olabilir. Bu tür durumlarda soğuk uygulamalar veya masaj teknikleriyle belirgin ve kalıcı bir incelme beklemek gerçekçi değildir. Gerçek ödem genellikle gün içinde azalır, bastırıldığında hafif çukurlaşma görülebilir ve çoğu zaman geçicidir. Buna karşılık yapısal dolgunluklar daha kalıcıdır ve günlük değişim göstermez. Aynı zamanda tek taraflı, sert, ağrılı veya uzun süre devam eden yüz şişliklerinin basit ödem olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten uzmanlar; alerjik reaksiyonlar, tiroid hastalıkları, böbrek hastalıkları, sinüzit, diş kökenli enfeksiyonlar veya bazı ilaçların da yüzde şişlik benzeri görünüme yol açabileceğini ifade ediyor. “Yaşam Tarzı Düzenlemeleri Ödem Kontrolünde Önemlidir” Prof. Dr. Kübra Eren Bozdağ, yüzdeki geçici şişkinliklerin çoğunda kalıcı iyileşmenin hızlı uygulamalardan çok günlük alışkanlıkların düzenlenmesiyle de sağlandığını belirtiyor. Özellikle yaşam tarzı faktörleri, vücuttaki sıvı dengesini doğrudan etkileyerek sabah ödeminin belirginleşmesine neden olabilir. Ödem kontrolünü destekleyen temel alışkanlıklar: Gün içinde yeterli su tüketmek.Tuz ve aşırı işlenmiş gıda tüketimini sınırlamak.Düzenli ve kaliteli uyku uyumak.Baş hafif yüksekte olacak şekilde uyumak.Alkol tüketimini azaltmak.Düzenli fiziksel aktivite yapmak. Geçici yüz ödeminde en etkili yaklaşım, sürdürülebilir sağlıklı yaşam rutinlerinin benimsenmesidir. “Yüzdeki şişkinlik çoğunlukla geçici ödemle ilişkilidir ve basit alışkanlık değişiklikleriyle kontrol altına alınabilir. Ancak uzun süren, tek taraflı veya tekrarlayan şişliklerde altta yatan neden mutlaka araştırılmalıdır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Horlama 20’li Yaşlarda Artıyor! ​​​​​​​ Haber

Horlama 20’li Yaşlarda Artıyor! ​​​​​​​

Acıbadem Kozyatağı Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu nedenle alarmı susturmak değil, neden çaldığını araştırmak gerektiğini belirterek, “Horlama normal bir durum değildir. Her horlayan kişide ciddi bir hastalık olmayabilir; ancak hayati risk taşıyan her uyku apnesi hastalığı önce horlama ile başlar. Dolayısıyla, horlamayı basit bir ses problemi olarak görmek yerine, bir sağlık sinyali olarak değerlendirmek gerekmektedir” diyor. Eskiden daha çok orta yaş ve üzeri bireylerde görülen horlamaya artık 20’li yaş grubunda da sık rastlandığına işaret eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, gençlerde artış gösteren obezitenin bu durumun en önemli nedenleri arasında yer aldığını vurgulayarak, “Bilgisayar başında uzun süreli oturma, düzensiz uyku alışkanlıkları, fast food ve şeker içeren yiyeceklerle beslenme ve buna bağlı kilo artışı gençlerde horlama riskini artırmaktadır. Özellikle boyun çevresindeki yağ dokusu arttıkça üst solunum yolu daralmakta ve horlama ortaya çıkmaktadır” diyor. Modern yaşamla birlikte giderek artıyor Horlama; uyku sırasında üst solunum yolundaki dokuların daralma veya gevşeme nedeniyle titreşmeleri sonucu ortaya çıkan ses olarak tanımlanıyor. Dünya genelinde erişkin nüfusun yaklaşık yüzde 30–40’ında zaman zaman horlama görülürken, düzenli ve kronik horlama oranı yüzde 20 civarında seyrediyor. Horlamanın görülme sıklığı ileri yaşlarda giderek artıyor. Öyle ki 30 yaş altı erkeklerde yüzde 10 oranında rastlanırken, 60 yaş üzerinde bu oran yüzde 60’a yükseliyor. Erkeklerde daha sık görülmekle birlikte, menopoz sonrası kadınlarda oran belirgin şekilde artıyor. Türkiye’de de benzer rakamlar söz konusu. Ayrıca, son yıllarda hem dünyada hem ülkemizde horlama sıklığında artış gözlendiği belirtiliyor. Bu yükselmenin en önemli nedenleri arasında; obezite, hareketsiz yaşam tarzı, uyku düzensizliği, stres, alerjik hastalıklar ve sigara kullanımındaki artış gösteriliyor. Horlamanın önemli nedenleri Doç. Dr. Zerrin Boyacı, kişinin aile ve sosyal hayatında önemli sorunlar oluşturabilen horlamaya yol açan etkenleri şöyle özetliyor: Obezite: İdeal kilonun yüzde 15 daha fazlasına sahip olan kişilerde horlama riski artmaktadır. Bunun nedeni ise boyun çevresindeki yağlanmanın üst solunum yolunu daraltması. Kadınlarda boyun çevresinin 38,10 cm’nin ve erkeklerde 43,18 cm’nin üzerinde olması kritik değer olarak hesaplanmış. Burun tıkanıklığı: Septum deviasyonu, konka hipertrofisi, burun çatısının darlığı gibi statik bozukluklar ile alerjik rinit, sinüzit ve polip gibi enflamatuar bozukluklar önemli sebeplerini oluşturmaktadır. Büyük geniz eti ve bademcikler: Özellikle gençlerde hava yolunu daraltabilmektedir. Alkol ve sigara kullanımı: Kas gevşemesi ve mukozal ödem artışına sebep olmaktadır. Sırtüstü uyuma: Dil kökünün geriye düşmesine yol açabilmektedir. Uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Horlama ile beraber görülen ve gece ani ölümlere sebep olabilen uyku apnesi üst solunum yolunun tamamen kapanması sonucu oluşuyor. Horlama genellikle masum nedenlerden kaynaklansa da yaşamsal risk taşıyan uyku apnesinin ilk sinyali olabiliyor! Özellikle gece nefes durmaları, sabahları yorgun uyanma, baş ağrısından yakınma, gün içinde uyku hali, dikkat ve konsantrasyon bozukluğu gibi sorunlardan biri bile horlamaya eşlik ediyorsa, zaman kaybetmeden hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor. Uyku apnesi ani ölüme bile yol açabiliyor! Uyku apnesinde erken tanı ve tedavi büyük önem taşıyor. Bunun nedeni ise uyku apnesinin; hipertansiyon, kalp ritim bozuklukları, kalp krizi, inme ve diyabet gibi ciddi sağlık sorunlarına, hatta gece ani ölüme bile yol açabilmesi. Ayrıca, insülin direnci ve kilo artışıyla kısır döngü oluşabiliyor. Tedavi edilmemiş uyku apnesi olan bireylerde trafik kazası riski de 2–7 kat artıyor. Uzun süreli uyku apnesi aynı zamanda beyinde hasara neden olarak; hafıza problemleri ve erken bilişsel gerileme riskini de artırabiliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, erken değerlendirmenin olası ciddi komplikasyonların önlenmesinde kritik rol oynadığını aktarıyor. Etkili ve kalıcı çözüm mümkün! Erken teşhis, doğru tedavi ve yaşam tarzı değişiklikleriyle horlamanın büyük oranda kontrol altına alınabildiğini belirten Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Zerrin Boyacı, “Horlama kader değildir. Doğru değerlendirmeyle çoğu hastada etkili ve kalıcı çözümler mümkündür. Önemli olan, geceleri bu sesi duymazdan gelmemektir” diye konuşuyor. Tedavinin kişiye özel planlandığını ve altta yatan nedene göre şekillendirildiğini vurgulayan Doç. Dr. Zerrin Boyacı, "Basit işlemler arasında yer alan radyofrekans uygulamaları, lazer destekli işlemler ve kişiye özel burun ile ağız içi apareyler, yaygın olarak başvurulan yöntemlerdir” diyor. Uyku apnesinde altın standart: CPAP maskesi! Horlamaya uyku apnesi eşlik ediyorsa, tedavide altın standart yöntemin CPAP maskesi olduğunu ifade eden Doç. Dr. Zerrin Boyacı, bu tedavinin uyku sırasında hava yolunun açık kalmasını sağlayarak, solunum durmalarını önlediğini ve hastanın gece boyunca yeterli oksijen almasına yardımcı olduğunu belirtiyor. Cerrahi yöntem gündeme gelebiliyor Özellikle ileri düzey ve yapısal sorunların eşlik ettiği tablolarda cerrahi seçenekler gündeme geliyor. Doç. Dr. Zerrin Boyacı, uyku apnesi olanlarda maske kullanmak istemeyenler için maksillofasyal ilerletme operasyonuna, yani çenenin öne alınması ameliyatına başvurulduğunu söyleyerek, şu bilgileri paylaşıyor: “Bu ameliyatın başarı oranı yüzde 97’ye kadar ulaşmaktadır. Bunun yanı sıra dil ve dil köküne yönelik cerrahiler ile yumuşak damağa yönelik cerrahi girişimler de horlamanın ve üst solunum yolu daralmasının giderilmesinde tercih edilen yöntemler arasında bulunmaktadır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti! Haber

Atipik Depresyonun Gizli İşareti: Reddedilme Hassasiyeti!

Enerji düşüklüğü, aşırı uyuma ve ‘kurşun ağırlığı’ hissinin günlük yaşamı zorlaştırabileceğine vurgu yapan Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteği kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabilir. Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır.” dedi. Kadınlarda daha sık görülen bu tablonun, ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, ailesinde depresyon veya anksiyete öyküsü olanlarda riskin arttığını ve çevresel streslerin tabloyu etkilediğini aktardı. Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin ayrıca erken müdahalenin kronikleşme riskini azalttığı uyarısını yaptı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, atipik depresyonun belirtileri, risk faktörleri, günlük yaşama etkileri ve tedavi yaklaşımları hakkında bilgi verdi. Atipik depresyon, duygudurumun olaylara tepkisel olmasıyla ayırt ediliyor! Atipik depresyonun, depresyonun belirli özgün belirtilerle seyreden bir alt tipi olduğunu ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin “Klasik (majör) depresyondan en önemli farkı, duygudurumun çevresel olaylara tepkisel olmasıdır.” dedi. Kişinin iç dünyasında yoğun bir çökkünlük yaşarken, dışarıdan zaman zaman enerjik ve iyi görünebileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Olumlu bir gelişme karşısında kısa süreli bir iyilik hali oluşabilir; ancak bu düzelme kalıcı değildir ve yeniden depresif duygu durumuna dönülür. Bu tabloda sıklıkla aşırı uyuma, iştah artışı, kilo alma, kollar ve bacaklarda ‘kurşun ağırlığı’ olarak tarif edilen ağırlaşma hissi ve kişilerarası ilişkilerde reddedilmeye belirgin duyarlılık görülür.” açıklamasını yaptı. Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir! ‘Atipik’ kelimesinin ‘tipik olmayan’ anlamına geldiğini ancak ismine rağmen nadir bir tablo olmadığını dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Depresyon tanısı alan bireylerin yaklaşık yüzde 15 ila 29’unda atipik özellikler görülebilir.” dedi. Halk arasında ‘kurşun ağırlığı’ ya da ‘kurşun paralizi’ olarak ifade edilen bu belirtinin, kişinin kollarında ve bacaklarında gerçek bir fiziksel ağırlık varmış gibi hissetmesi olduğuna değinen Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, şunları söyledi: “Bu durum yoğun yorgunluk ve harekete geçmede zorlanma yaratır. Hem biyolojik hem psikolojik boyutu vardır. Beyindeki serotonin, dopamin ve noradrenalin düzeylerindeki değişiklikler ile stres hormonu dengesizlikleri biyolojik zemini oluştururken; motivasyon kaybı, umutsuzluk ve isteksizlik de hareketi zorlaştıran psikolojik faktörlerdir. Bu belirti kişinin iradesizliği ya da ‘numara yapması’ olarak değerlendirilmemelidir.” Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma, günlük yaşamı zorlaştırıyor! Atipik depresyonda enerji düşüklüğü ve aşırı uyuma eğiliminin, işe ya da sorumluluklara başlamayı ve sürdürmeyi zorlaştırdığına dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Zamanla erteleme, kaçınma ve sosyal geri çekilme artabilir.” dedi. Artmış iştah ve özellikle karbonhidrat isteğinin kilo değişimlerine ve beden algısı sorunlarına yol açabileceğine de işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Kişilerarası ilişkilerde ise reddedilmeye duyarlılık ön plandadır. Küçük bir eleştiri ya da ilgisizlik işareti yoğun değersizlik duygularını tetikleyebilir. Gün içinde duygusal iniş çıkışlar yaşanması da ilişkileri zorlaştırabilir.” şeklinde konuştu. Atipik depresyon kadınlarda daha sık görülüyor! Atipik depresyonun genellikle ergenlik sonu ve erken yetişkinlik döneminde başladığını kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, kadınlarda daha sık görüldüğünü söyledi. Ergenlerde tablonun çabuk sinirlenme, aileye karşı öfke, alınganlık ve anlaşılmadığını düşünme gibi belirtilerle daha belirgin hale gelebileceğine vurgu yapan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, reddedilmeye duyarlılığın bu yaş grubunda daha dramatik yaşanabileceğini ifade etti. Atipik depresyonun ortaya çıkışı birçok nedene bağlı! Atipik depresyonun ortaya çıkışının tek bir nedene bağlı olmadığını vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, şöyle devam etti: “Ailesinde depresyon, bipolar bozukluk ya da anksiyete bozukluğu bulunan kişilerde risk artar. Beyin kimyasındaki değişiklikler ve stres hormonu dengesizlikleri etkili olabilir. Erken dönem ebeveyn ilişkileri, baş etme biçimleri ve güncel stres faktörleri tabloyu şekillendirebilir.” Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşım ilaç, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri! Atipik depresyon tedavisinde temel yaklaşımın ilaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı düzenlemeleri olduğunu aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Ancak belirtilerin yapısı nedeniyle bazı farklılıklar olabilir.” dedi. Aşırı uyuma ve enerji düşüklüğünün ön planda olduğu durumlarda daha aktive edici özellikte antidepresanlar tercih edildiğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, “Psikoterapide ise duygudurumun çevresel olaylara bağlı değişkenliği, ilişkilerde kırılganlık ve reddedilme duyarlılığı üzerinde özellikle durulur. Başvurular çoğunlukla, ilişki sorunları ve terk edilme korkusu, eleştiriye aşırı hassasiyet, özsaygı ve değersizlik duyguları, motivasyon eksikliği ve erteleme ile duygusal yeme davranışları şeklinde olur.” ifadelerini kullandı. Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır! Atipik depresyon tedavi edilmediğinde yıllarca sürebilen, dalgalı ancak kalıcı bir seyir gösterebileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Murat Yusuf Hüseyin, “Erken müdahale kronikleşme riskini azaltır.” dedi. Hangi belirtiler ciddiye alınması gerektiği hakkında bilgi paylaşan Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin, sözlerini şöyle tamamladı: “Küçük olaylara karşı aşırı duygusal yıkım, günde 10–12 saatten fazla uyuma ve yataktan çıkmakta zorlanma, belirgin iştah artışı ve kilo değişimi, reddedilmeye aşırı hassasiyet, iki haftadan uzun süren çökkünlük, işlevsellikte belirgin düşüş, sürekli değersizlik, umutsuzluk ya da yaşamın anlamsız olduğu düşünceleri günlük yaşamı ve ilişkileri belirgin biçimde etkiliyorsa bir psikiyatri uzmanına başvurmak önemlidir. Erken destek, iyileşme sürecini kolaylaştırır ve uzun vadeli riskleri azaltır.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Epilepsi, Gençleri Sosyal Yaşamdan Uzaklaştırabiliyor! Haber

Epilepsi, Gençleri Sosyal Yaşamdan Uzaklaştırabiliyor!

Gençler için arkadaşların ve sosyal kabulün önemli olduğunu aktaran Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Bu nedenle bir genç için ‘nöbet geçirme korkusu’ bazen hastalığın kendisinden daha yorucu olabilir.” dedi. Doğru tedaviyle epilepsinin büyük ölçüde kontrol altına alınabildiğini vurgulayan Dr. Şalçini, ailelerin aşırı korumacı tutumdan kaçınarak genci sosyal hayattan izole etmemesi büyük önem taşıdığını aktardı. Dr. Şalçini ayrıca düzenli uyku, stres yönetimi ve bilinçli çevre desteğinin, ilaç tedavisi kadar etkili olabildiğine dikkat çekti. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, gençlik çağı epilepsinin belirtileri, psikososyal etkileri ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi. Belirtiler her zaman şiddetli kasılmalar şeklinde olmayabilir! Halk arasında ‘sara’ olarak da bilinen epilepsiyi, beyindeki elektrik sisteminin kısa süreli bir ‘kısa devre’ ya da ‘aşırı yükleme’ yapması gibi olarak tanımlayan Nöroloji Uzmanı Dr. Celal Şalçini, “Gençlik çağı epilepsisi dediğimizde, genellikle 10'lu yaşların başından 20'li yaşların başına kadar olan dönemi kastediyoruz.” dedi. Bu dönemde belirtilerin her zaman filmlerde gördüğümüz o şiddetli kasılmalar şeklinde olmayabileceğine dikkat çeken Dr. Şalçini, “Bazen gencin elindekini aniden düşürmesi, birkaç saniye boşluğa dalıp gitmesi veya sabahları ellerinde oluşan ani sıçramalar (sanki elektrik çarpmış gibi) en yaygın belirtilerdir.” şeklinde konuştu. Gençlere ‘hasta’ gibi değil, yönetilmesi gereken durumu olan bir ‘genç’ gibi davranılmalı! Gençliğin, arkadaşların ve sosyal kabulün önemli bir dönem olduğunu hatırlatan Dr. Celal Şalçini, “Bu nedenle bir genç için ‘nöbet geçirme korkusu’ bazen hastalığın kendisinden daha yorucu olabilir.” dedi. Nöbetler veya kullanılan ilaçların getirdiği hafif uyku halinin okulda bazen konsantrasyonu düşürebileceğini aktaran Dr. Şalçini, “Gençler dışlanma korkusuyla kendilerini sosyal hayattan uzaklaştırabilir, eve kapatabilirler. Ailelere tavsiyem; onlara ‘hasta’ gibi değil, sadece yönetilmesi gereken durumu olan bir ‘genç’ gibi davranın. Aşırı korumacı olmak yerine, öğretmeni ve arkadaş çevresini bilgilendirerek gencin güvenli bir sosyal alanda kalmasını sağlayın.” açıklamasını yaptı. Amaç, genci günlük hayatından koparmadan nöbetleri sıfırlamak! Günümüzde epilepsinin, doğru tedaviyle büyük oranda kontrol altına alınabilen bir durum olduğuna vurgu yapan Dr. Celal Şalçini, “İlaç tedavisi en yaygın yöntemdir. Modern ilaçlar artık çok daha az yan etkiye sahip. Amacımız, genci günlük hayatından koparmadan nöbetleri sıfırlamaktır.” dedi. Düzenli uyku ve stresten uzak durmak gibi yaşam tarzı düzenlemelerinin de bu yaş grubu için en az ilaç kadar etkili olduğunun altını çizen Dr. Şalçini, sözlerini şöyle tamamladı: “Bazı ilaçlar hafif sersemlik veya iştah değişikliği gibi yan etkilere neden olabilir ancak bunlar genellikle vücut alıştıkça geçer veya doktor kontrolünde doz ayarıyla çözülür. Türkiye'de epilepsi konusunda çok aktif çalışan dernekler ve benzeri kurumlar var. Ayrıca bazı hastanelerin nöroloji bölümlerindeki hasta destek grupları, benzer süreçlerden geçen diğer ailelerle tanışmak için harika bir yerdir. Sosyal medyada sadece uzmanların yer aldığı güvenilir platformları takip etmek, kulaktan dolma yanlış bilgilerden korunmanıza yardımcı olur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yaşam Tarzı Tıbbının Küresel Liderleri İstanbul’da Buluşuyor Haber

Yaşam Tarzı Tıbbının Küresel Liderleri İstanbul’da Buluşuyor

13 Şubat 2026’da İstanbul’da düzenlenecek bu uluslararası buluşma, aynı gün gerçekleşecek Yaşam Tarzı Tıbbı Sempozyumu ile birlikte, Türkiye için sağlık alanında yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Yaşam tarzı tıbbı alanında dünyanın farklı bölgelerinde aktif rol üstlenen, 30’dan fazla ülkeyi temsil eden hekim ve sağlık profesyonellerinin katılımıyla gerçekleşen Lifestyle Medicine Global Alliance Leadership Toplantısı, Türkiye’de ilk kez İstanbul’da düzenleniyor. Bu önemli liderlik buluşması, 13 Şubat 2026 tarihinde gerçekleştirilecek Yaşam Tarzı Tıbbı Sempozyumu ile aynı tarihte ve aynı çatı altında yapılacak. Bu eş zamanlı organizasyon, Türkiye açısından yalnızca uluslararası bir toplantı olmanın ötesinde; yaşam tarzı tıbbının bilimsel, kurumsal ve kamusal düzeyde görünürlük kazandığı önemli bir dönüm noktası niteliği taşıyor. Küresel Bilgi Birikimi Türkiye’de Paylaşılacak Lifestyle Medicine Global Alliance çatısı altında bir araya gelen katılımcılar, yaşam tarzı tıbbının farklı ülkelerdeki uygulama modellerini, klinik deneyimlerini ve sağlık sistemlerine entegrasyon örneklerini İstanbul’da paylaşacak. Bu buluşma, Türkiye’nin yaşam tarzı tıbbı alanındaki küresel deneyimle doğrudan temas kurduğu nadir platformlardan biri olarak öne çıkıyor. Sağlık Politikalarıyla Aynı Çerçevede Türkiye’de Sağlık Bakanlığı ile yürütülen ve Sağlıklı Hayat Merkezleri (SHM) hekimlerine yönelik sağlıklı yaşam eğitimlerinin devamında gerçekleşecek olan sempozyum; Yaşam tarzı tıbbının Türkiye’de kurumsal olarak konumlanmasıUluslararası iş birliklerinin güçlendirilmesiTürkiye’nin bölgesel bir referans noktası haline gelmesi açısından kritik bir eşik olarak değerlendiriliyor. Akademi, Klinik ve Bilim Aynı Platformda Sempozyumda; Harvard Üniversitesi ve Stanford Üniversitesi gibi dünyanın önde gelen üniversitelerinin tıp fakültelerinde görev yapan öğretim üyeleri ile, yaşam tarzı tıbbının bilimsel altyapısının oluşmasına katkı sunan ve bu alandaki öncü araştırmaları destekleyen uzmanlar yer alacak. Bu yönüyle sempozyum, güncel klinik uygulamaların yanı sıra bilimsel üretimi ve geleceğe dönük vizyonu da odağına alıyor. Türkiye İçin Stratejik Bir Buluşma İstanbul’da düzenlenecek bu uluslararası sempozyum, yaşam tarzı tıbbının Türkiye’de kurumsal olarak güçlenmesi, küresel iş birliklerinin derinleşmesi ve bölgesel ölçekte bir referans merkezi oluşturulması açısından stratejik bir önem taşıyor. Sempozyumun programı ve konuşmacı detaylarına ilişkin bilgiler, etkinlik tarihine yaklaşıldıkça kamuoyuyla paylaşılmaya devam edecek. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.