Sizlerle yazı serüvenime hukukun teknik başlıklarından değil, daha derin bir noktadan başlamak isterim. Zira eskiden tek bir bilgiye ulaşmak için sayfalar arasında kaybolan insanlar, artık birkaç saniye içinde hukuki kavramlar hakkında fikir sahibi olabiliyor.
O yüzden bugün sizlere bilgi aktarmakla yetinmek istemiyorum; başlangıcı, hukukun en temel noktasından yapıyorum "insan". İnsan doğasının en eski ve en köklü unsurlarından biri aynı inanç gibi adalet duygusudur. Hukuk ise bu duygunun somutlaşmış halidir. İnsan davranışlarının kusurlarına karşı bir denge kurar; özgürlüğün kaosa dönüşmeden var olabileceği sınırları çizer. Bu nedenle adalet, en ilkel toplumlardan bugüne kadar düzenin temel taşı olmuştur. Ne var ki, adaleti gerekli kılan da yine insanın kusurlu doğasıdır. Ve aynı insan, bu düzeni kuran ve uygulayan kişidir.
İşte tam da bu nedenle adalet, zaman zaman kusurlu bir görünüm alır. Çünkü onu inşa eden de, uygulayan da tüm zaaflarıyla insandır. Bugün dünyanın her yerinde aynı tartışma sürüyor: Bir taraf “adalet var” derken, diğer taraf “adalet yok” diyor. Oysa gerçek bu iki uç arasında bir yerde durur.
Adalet, kusursuz bir sistem değil; insanlar tarafından kurulan ve yine insanlar tarafından yürütülen bir düzendir. İnsanlık, huzur ve düzen içinde bir yaşam kurma arzusuyla hukuku yaratmıştır. Ancak bu düzenin içinde yine insanın doğasından gelen hırs, kibir, çıkar ve tamahkarlık da varlığını sürdürür. Adalet, toplumsal bir kavram olmakla birlikte felsefi açıdan evrensel bir ilke olarak görülür. Ancak bu ilkenin yalnızca “bazen” gerçekleşmesi, onun mutlak bir adalet olarak kabul edilmesini tartışmalı hale getirir. İşte tam da bu noktada felsefe, gerçeklikle karşı karşıya kalır. Çünkü gerçekten evrensel olan bir kuralın, her yerde ve her durumda uygulanabilir olması beklenir. Benim kanaatim ise adaletin, yerçekimi gibi evrenin değişmez bir yasası olmadığı yönündedir. Aksine, adalet de tıpkı insanın ortaya koyduğu diğer tüm sistemler gibi kurulmuş, geliştirilmiş ve hâlâ gelişmeye açık bir düzendir. Bu nedenle kusurlu olması, onun varlığını ya da değerini ortadan kaldırmamaktadır.
Adaletin her zaman mükemmel sonuçlar üretmemesi, bazı hayatlara dokunamaması ya da bazı kalplere ulaşamaması, onun tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Nitekim bir doktorun her hastayı kurtaramaması tıp biliminin geçersiz olduğu sonucunu doğuramayacağı gibi; konu hukuk olduğunda, sistemin eksiklikleri “adalet yok” yargısına dönüşmemelidir. Yapılması gereken, bu eksiklikleri reddetmek değil; onları görerek sistemi daha adil hale getirecek yolları aramaktır. Türkiye’de bugün gündeme ve günlük hayata baktığımızda, bir şeylerin zaman zaman ters gittiğini görüyoruz. Aslında bu farkındalığın kendisi bile bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Adalet, ulaştığımız değil, ulaşmaya çalıştığımız bir hedeftir. Her zaman tam anlamıyla gerçekleşmese de, varlığını bu arayıştan alır.
Nitekim Alman Filozof Immanuel Kant’ın ifade ettiği gibi: “Eğri odunlardan yapılmış insanlıktan, tamamen doğru bir şey inşa edilemez.” İnsan doğasının kusurlu yapısı karşısında, kusursuz bir adalet sistemi beklemek gerçekçi değildir. Ancak bu gerçek, adaletten vazgeçmemizi değil; onu daha iyiye ulaştırma çabasını sürdürmemiz gerektiğini gösterir. Adalet belki hiçbir zaman kusursuz olmayacak. Ancak onu daha iyiye ulaştırma çabası, her birimizin sorumluluğudur. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; günlük hayatın her anında, her birimizin tutumunda şekillenir.
Bu yolculukta birlikte düşünmek ve sorgulamak dileğiyle…
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Av. Nida Yaman
Hukukun Temel Noktası : İnsan
Değerli Kapsül Haber Ajansı okuyucuları,
Sizlerle yazı serüvenime hukukun teknik başlıklarından değil, daha derin bir noktadan başlamak isterim. Zira eskiden tek bir bilgiye ulaşmak için sayfalar arasında kaybolan insanlar, artık birkaç saniye içinde hukuki kavramlar hakkında fikir sahibi olabiliyor.
O yüzden bugün sizlere bilgi aktarmakla yetinmek istemiyorum; başlangıcı, hukukun en temel noktasından yapıyorum "insan". İnsan doğasının en eski ve en köklü unsurlarından biri aynı inanç gibi adalet duygusudur. Hukuk ise bu duygunun somutlaşmış halidir. İnsan davranışlarının kusurlarına karşı bir denge kurar; özgürlüğün kaosa dönüşmeden var olabileceği sınırları çizer. Bu nedenle adalet, en ilkel toplumlardan bugüne kadar düzenin temel taşı olmuştur. Ne var ki, adaleti gerekli kılan da yine insanın kusurlu doğasıdır. Ve aynı insan, bu düzeni kuran ve uygulayan kişidir.
İşte tam da bu nedenle adalet, zaman zaman kusurlu bir görünüm alır. Çünkü onu inşa eden de, uygulayan da tüm zaaflarıyla insandır. Bugün dünyanın her yerinde aynı tartışma sürüyor: Bir taraf “adalet var” derken, diğer taraf “adalet yok” diyor. Oysa gerçek bu iki uç arasında bir yerde durur.
Adalet, kusursuz bir sistem değil; insanlar tarafından kurulan ve yine insanlar tarafından yürütülen bir düzendir. İnsanlık, huzur ve düzen içinde bir yaşam kurma arzusuyla hukuku yaratmıştır. Ancak bu düzenin içinde yine insanın doğasından gelen hırs, kibir, çıkar ve tamahkarlık da varlığını sürdürür. Adalet, toplumsal bir kavram olmakla birlikte felsefi açıdan evrensel bir ilke olarak görülür. Ancak bu ilkenin yalnızca “bazen” gerçekleşmesi, onun mutlak bir adalet olarak kabul edilmesini tartışmalı hale getirir. İşte tam da bu noktada felsefe, gerçeklikle karşı karşıya kalır. Çünkü gerçekten evrensel olan bir kuralın, her yerde ve her durumda uygulanabilir olması beklenir. Benim kanaatim ise adaletin, yerçekimi gibi evrenin değişmez bir yasası olmadığı yönündedir. Aksine, adalet de tıpkı insanın ortaya koyduğu diğer tüm sistemler gibi kurulmuş, geliştirilmiş ve hâlâ gelişmeye açık bir düzendir. Bu nedenle kusurlu olması, onun varlığını ya da değerini ortadan kaldırmamaktadır.
Adaletin her zaman mükemmel sonuçlar üretmemesi, bazı hayatlara dokunamaması ya da bazı kalplere ulaşamaması, onun tamamen yok olduğu anlamına gelmez. Nitekim bir doktorun her hastayı kurtaramaması tıp biliminin geçersiz olduğu sonucunu doğuramayacağı gibi; konu hukuk olduğunda, sistemin eksiklikleri “adalet yok” yargısına dönüşmemelidir. Yapılması gereken, bu eksiklikleri reddetmek değil; onları görerek sistemi daha adil hale getirecek yolları aramaktır. Türkiye’de bugün gündeme ve günlük hayata baktığımızda, bir şeylerin zaman zaman ters gittiğini görüyoruz. Aslında bu farkındalığın kendisi bile bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Adalet, ulaştığımız değil, ulaşmaya çalıştığımız bir hedeftir. Her zaman tam anlamıyla gerçekleşmese de, varlığını bu arayıştan alır.
Nitekim Alman Filozof Immanuel Kant’ın ifade ettiği gibi: “Eğri odunlardan yapılmış insanlıktan, tamamen doğru bir şey inşa edilemez.” İnsan doğasının kusurlu yapısı karşısında, kusursuz bir adalet sistemi beklemek gerçekçi değildir. Ancak bu gerçek, adaletten vazgeçmemizi değil; onu daha iyiye ulaştırma çabasını sürdürmemiz gerektiğini gösterir. Adalet belki hiçbir zaman kusursuz olmayacak. Ancak onu daha iyiye ulaştırma çabası, her birimizin sorumluluğudur. Çünkü adalet, yalnızca mahkeme salonlarında değil; günlük hayatın her anında, her birimizin tutumunda şekillenir.
Bu yolculukta birlikte düşünmek ve sorgulamak dileğiyle…