Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Belirsizlik

Kapsül Haber Ajansı - Belirsizlik haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Belirsizlik haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Yapay Zekâ Çağında Enerji Yönetimi: EY Geleceğin Stratejilerini Açıkladı Haber

Yapay Zekâ Çağında Enerji Yönetimi: EY Geleceğin Stratejilerini Açıkladı

Uluslararası danışmanlık, denetim, güvence, kurumsal finansman, strateji ve vergi hizmetleri şirketi EY’ın Yapay Zekâ ve Enerji: Karşılıklı Etkileşim başlıklı raporu yayımlandı. EY Europe Central Energy Center'ın araştırmalarına, EY'ın yapay zekâ alanındaki deneyimlerine ve enerji sektöründeki tecrübelerine dayanan rapor, bu ikili dönüşümle karşı karşıya kalan şirketler ve liderler için önemli içgörüler sunuyor. Rapor, şirketlerin yapay zekâ odaklı verimliliği nasıl artırabileceğini, dijital büyüme için enerjiyi nasıl güvence altına alabileceğini ve yapay zekâ ile enerjinin birbirinden ayrılamaz olduğu bir gelecek için nasıl dayanıklı stratejiler geliştirebileceği hakkında önemli ipuçları veriyor. Veri merkezleri küresel elektrik tüketiminin yaklaşık %1,5’ini oluşturuyor Rapora göre yapay zekâ; enerji üretimi ve dağıtımından şebeke yönetimine kadar birçok alanda operasyonel verimliliği artırırken, veri merkezlerinin hızla büyümesi elektrik talebini de oldukça yüksek seviyelere taşıyor. Yapay zekâ odaklı tipik bir veri merkezi, yaklaşık 100 bin hanenin tüketimi kadar elektrik kullanırken, hâlihazırda inşa edilmekte olan en büyük veri merkezlerinin bunun 20 katına kadar enerji tüketeceği öngörülüyor. Küresel elektrik tüketiminin yaklaşık %1,5’ini oluşturan veri merkezlerinin enerji ihtiyacı, yıllık yaklaşık %12 oranında artıyor. Rapor, veri merkezi yatırımlarındaki artış ve yapay zekâ odaklı harcamaların, özellikle ABD’de iş yatırımlarının ve gayri safi yurt içi hasıla (GSYH) büyümesinin itici güçlerinden biri haline geldiğini gösteriyor. Yapay zekâ, iş gücünün yetkinliklerini ölçeklendirerek yeni iş birliği ve karar alma biçimlerini destekliyor. Petrol, gaz ve elektrik hizmetleri sektörlerinde çalışanların günlük yapay zekâ kullanım düzeyi; teknoloji ve bankacılık sektörlerine kıyasla henüz daha düşük olsa da, bu sektörlerin de yapay zekâ uygulamalarının hayata geçirilmesi açısından geniş bir potansiyeli bulunuyor. Büyük teknoloji şirketleri yapay zekâya milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor Büyük teknoloji şirketleri, yapay zekânın üretkenliği önemli ölçüde artıracağı ve insanların çalışma ile değer yaratma biçimlerini yeniden şekillendireceği beklentisiyle bu alana yüz milyarlarca dolarlık yatırım yapıyor. 2020-2025 yılları arasında beş büyük teknoloji şirketinin toplam sermaye harcamalarının %280’den fazla arttığı tahmin ediliyor. Bu yatırımların giderek daha büyük bir bölümü yeni veri merkezlerine yönlendiriliyor. Küresel veri merkezi yatırımlarının 2025-2030 döneminde 7 trilyon dolara ulaşabileceği ve dünya genelinde 2.000’den fazla yeni veri merkezinin devreye alınabileceği öngörülüyor. 2025 yılı sonu itibarıyla dünya genelinde yaklaşık 12 bin veri merkezi bulunurken, bunların yaklaşık %45’i ABD’de, %27’si ise Avrupa’da yer alıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre, küresel kurulu veri merkezi kapasitesinin 2020-2025 döneminde yıllık ortalama %13 büyüyerek 60 GW’tan 114 GW’a yükseldiği görülüyor. IEA’nın temel senaryosuna göre, bu büyümenin on yılın sonuna doğru daha da hızlanması ve yıllık ortalama %15 seviyesine ulaşması bekleniyor. Bu doğrultuda, toplam kurulu veri merkezi kapasitesinin 2030 yılına kadar 226 GW’a çıkabileceği öngörülüyor. Günümüzde veri merkezleri, küresel elektrik tüketiminin yaklaşık %1,5’ini oluşturuyor. En yüksek oran ABD’de görülüyor; burada veri merkezleri toplam elektrik talebinin yaklaşık %4,5’ini oluşturuyor. Veri merkezlerinin, 2025-2030 döneminde küresel elektrik talebindeki artışın yaklaşık %7’sini, daha geniş bir perspektifte değerlendirildiğinde ise 2025-2035 dönemindeki artışın yaklaşık %9’unu oluşturabileceği öngörülüyor. Jeopolitik gerilimler belirsizlik oluşturuyor Veri merkezlerinin gelecekteki elektrik talebine ilişkin projeksiyonları önemli ölçüde belirsizlik içeriyor. Düşük karbonlu ve maliyeti öngörülebilir enerji kapasitesine ve şebeke altyapısına erişim, yapay zekâ çiplerinin bulunabilirliği, donanım ve modellerde sağlanacak verimlilik artışları, spekülatif proje duyuruları ve yapay zekâ pazarındaki değişimler gibi birbiriyle bağlantılı birçok faktöre bağlı olabilir. Ayrıca, jeopolitik gerilimler de ek bir belirsizlik katmanı oluşturuyor. Bu gerilimler, kritik bileşenlere yönelik tedarik zincirlerini aksatma ve piyasa dinamiklerini yeniden şekillendirme riski taşıyor. Orta Doğu’da son dönemde yaşanan gerilimlerin tırmanması, uzun süreli belirsizliklerin hâlihazırda kısıtlı olan bellek çipleri ve veri depolama cihazları arzını daha da sıkılaştırabileceğine yönelik yatırımcı endişelerini artırdığı görülüyor. Avrupa’nın veri merkezi ekosistemi köklü değişimlerle şekillenebilir Avrupa’nın veri merkezi ekosistemi, hem kapasitedeki önemli büyüme hem de coğrafi dağılımdaki köklü değişimlerle şekillenen dönüştürücü bir on yıla giriyor. Geleneksel veri merkezlerinde arazi ve enerji kısıtlarının artmasıyla birlikte, işletmeciler ve yatırımcılar giderek daha fazla şebeke kapasitesi, uygun arazi imkânı ve daha düşük işletme maliyetleri sunan yeni lokasyonlara yöneliyor. Bu eğilim, son kullanıcılara yakınlığın daha az önem taşıdığı ve maliyet verimliliğinin öncelik kazandığı makine öğrenimini destekleyen uzak veri merkezlerinde özellikle belirgin şekilde görülüyor. Avrupa’nın geleneksel veri merkezi merkezleri dışında kalan ülkelerin, yeni yatırımlardan giderek daha fazla pay alması beklenirken, Orta Avrupa bölgesi bu büyümeden en fazla fayda sağlayacak bölgeler arasında yer alıyor. Orta Avrupa, veri merkezlerinin yaklaşık %63’ünü barındırıyor. Bölgenin enerji yelpazesinin yaklaşık %65’i hâlihazırda yenilenebilir enerji, nükleer enerji ve hidroelektrik gibi güvenilir düşük karbonlu kaynaklardan sağlanıyor. Bu durum, enerji yoğun veri merkezi yatırımlarının büyümesi açısından bölgeye önemli bir yapısal avantaj kazandırıyor. Veri merkezlerinin Orta Avrupa bölgesine giderek daha fazla yayılmasıyla birlikte, veri merkezlerinin ulusal elektrik talebi içindeki payının 2035 yılına kadar %2 ile %14 arasında yükselmesi bekleniyor. En yüksek yoğunlaşmanın ise Nordik ülkelerde görülmesi öngörülüyor. Norveç'te veri merkezlerinin toplam elektrik talebinin yaklaşık %9'unu oluşturabileceği tahmin edilirken, bu oranın Danimarka'da yaklaşık %13'e, İsveç'te ise aynı dönemde %8'in üzerine çıkabileceği öngörülüyor. EY Türkiye Enerji Sektör Lideri ve EY-Parthenon Şirket Ortağı Cem Çamlı, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Yapay zekâ günümüzde yalnızca dijital dönüşümün değil, enerji dönüşümünün de temel belirleyicilerinden biri. Bu ilişki tek yönlü olmamakla birlikte yapay zekâ; enerji sektörünü daha verimli, güvenilir ve sürdürülebilir hale getiriyor. Aynı zamanda yapay zekâ da büyümesini sürdürebilmesi için güçlü enerji altyapısına ihtiyaç duyuyor. Yapay zekâ ve enerjideki gelecek risk ve fırsatların bir arada ele alındığı raporumuza göre; sektörler arası koordinasyonu erkenden sağlayan, altyapı planlamasını uyumlaştıran ve yönetişim modellerini modernize eden enerji şirketleri; yapay zekânın sunduğu üretkenlik kazanımlarından çok daha etkili biçimde yararlanacak. Aynı zamanda erişilebilir maliyetli, güvenilir ve düşük karbonlu bir enerji sisteminin gelişimini destekleme konusunda avantajlı konumda olacak. Yapay zekâ yatırımlarını konuşurken sadece işlem kapasitesini değil, bu dönüşümü mümkün kılacak enerji ekosistemini de konuşmamız gerekiyor. Önümüzdeki yıllarda ülkelerin ve şirketlerin rekabet gücü; güvenilir enerji altyapısı, dijital yetkinlikler ve sürdürülebilirlik hedeflerini aynı strateji altında buluşturabilme becerisiyle şekilleneceğinin de altını çizmeliyiz. Bu ekosistemde, teknoloji şirketlerinden enerji sektörüne, yatırımcılardan politika yapıcılara kadar tüm paydaşların ortak hareket etmesi gerekiyor." Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Sınav Yaklaştıkça Kaygı da Artıyor: Uzmanından Kritik Öneriler Haber

Sınav Yaklaştıkça Kaygı da Artıyor: Uzmanından Kritik Öneriler

Liselere Geçiş Sistemi (LGS) öncesi, öğrencilerde ve ailelerinde heyecanın yanı sıra kaygı da artıyor. Nev Sağlık Grubu Klinik Psikoloji Bölümü’nden Psk. Helin Ezgi Deniz, sınav öncesi yaşanan kaygının doğal olduğunu belirterek, öğrencilerin ve velilerin son günleri nasıl değerlendirmesi gerektiğine ilişkin önemli açıklamalarda bulundu. "Kaygılanmanız Normal" Öğrencilerden son günlerde en sık duyduğu sorulardan birinin "Çok kaygılanıyorum, bu kadar kaygılanmam normal mi?" olduğunu söyleyen Deniz, kaygının beynin tehlike algıladığında devreye soktuğu doğal bir alarm sistemi olduğunu ifade etti. Sınavın gençlerin hayatında önem verdiği ve geleceğiyle ilişkilendirdiği önemli bir deneyim olduğunu vurgulayan Deniz, "Böyle bir süreçte hiç kaygı yaşamamak çoğu zaman sağlıklı bir durum değil, tam tersine konuya yeterince önem vermemek anlamına bile gelebilir. Sorun kaygının varlığı değil, kaygıyla kurduğumuz ilişkidir" dedi. “Kaygıdan Çok Düşünceler Yoruyor” Birçok öğrencinin sınavdan çok sınav hakkındaki düşünceleriyle mücadele ettiğini belirten Deniz, "Ya yapamazsam ya emeklerim boşa giderse ya herkes benden daha iyi yaparsa, ya ailemi hayal kırıklığına uğratırsam?" gibi düşüncelerin öğrencileri zorladığını söyledi. Bu soruların ortak noktasının gelecekle ilgili olması olduğunu ifade eden Deniz, "İnsan zihni belirsizliği sevmez. Belirsizlik arttıkça zihin olası felaket senaryoları üretmeye başlar. Bu aslında beynin bizi koruma girişimidir. Ancak bazen korumaya çalışırken bizi yormaya başlar" diye konuştu. “Son Günler Yeni Bir Maraton Başlatma Zamanı Değil” Sınava kalan son günlerin bilgi eksiklerini tamamlamaktan çok zihinsel enerjiyi koruma süreci olarak görülmesi gerektiğini belirten Deniz, birçok öğrencinin son günlerde mucize beklediğini söyledi. "Bir anda bütün konuları bitirmek, eksiklerini kapatmak, netlerini sıçratmak istemek anlaşılır ancak gerçekçi değildir" diyen Deniz, son günlerin yeni bir maraton başlatma zamanı değil, mevcut performansı koruma zamanı olduğunu kaydetti. Araştırmaların yüksek düzeyde stres altında öğrenme kapasitesinin azaldığını ve hata yapma olasılığının arttığını gösterdiğini belirten Deniz, öğrencilerin bu süreçte kendilerine aşırı yüklenmelerinin performanslarını artırmak yerine düşürebileceğini söyledi. "Hiçbir Şey Bilmiyorum" Hissi Gerçeği Yansıtmayabilir Öğrencilere seslenen Deniz, sınava hazırlık sürecinde yapılan çalışmaların büyük bölümünün zaten zihinde yerini aldığını belirtti. Son günlerde hissedilen "Hiçbir şey bilmiyorum" duygusunun çoğu zaman gerçek bilgi düzeyini yansıtmadığını ifade eden Deniz, "Kaygılı beyin sahip olduğu bilgiyi küçültme eğilimindedir" dedi. Sınav sabahı birçok öğrencinin yaşadığı "Her şeyi unuttum" hissinin de buna örnek olduğunu söyleyen Deniz, sınav başladıktan birkaç dakika sonra bilgilerin genellikle geri geldiğini, sorunun bilgiyi kaybetmek değil kaygının o bilgiye ulaşmayı geçici olarak zorlaştırması olduğunu vurguladı. “Veliler İyi Niyetle Baskıyı Artırabiliyor” Sınav öncesi dönemin veliler açısından da zor geçtiğini belirten Deniz, anne ve babaların destek olmak isterken farkında olmadan baskıyı artırabildiğini söyledi. "Kaç net yapıyorsun?", "Hangi liseyi kazanacaksın?", "Komşunun çocuğu şu kadar net yapıyormuş", "Bu sınav hayatını belirleyecek" gibi ifadelerin öğrenciler üzerinde olumsuz etkiler oluşturabileceğini belirten Deniz, bu sözlerin öğrencinin zihninde "Başarısız olursam sevgiyi ve onayı kaybederim" düşüncesine dönüşebildiğini ifade etti. “Çocukların İhtiyacı Koşulsuz Kabul” Gençlerin bu dönemde performans baskısından çok koşulsuz kabul hissine ihtiyaç duyduğunu vurgulayan Deniz, velilerin şu mesajları vermesinin önemli olduğunu söyledi: "Elinden geleni yaptığını görüyorum." "Sonuç ne olursa olsun sen bizim için değerlisin." "Bu sınav önemli ama hayatının tamamı değil." Bu cümlelerin bazen çözülen onlarca sorudan daha etkili olabileceğini belirten Deniz, sınav kaygısının temelinde çoğu zaman başarısızlık korkusundan çok değer kaybetme korkusunun yattığını ifade etti. “Bir Sınav Sonucu Hayatın Tamamını Belirlemez” Toplumda sınavların bazen olduğundan daha büyük bir yere konulduğunu belirten Deniz, LGS'nin önemli olduğunu ancak tek başına bir öğrencinin zekâsını, karakterini, potansiyelini, yaratıcılığını veya gelecekteki mutluluğunu ölçemeyeceğini söyledi. Klinik pratiğinde yüksek puan almasına rağmen mutsuz olan gençler de gördüğünü, istediği okula yerleşemese de yıllar sonra başarılı ve tatmin edici bir hayat kuran kişilerle de karşılaştığını belirten Deniz, "Hayat çizgisel ilerlemiyor. Bazen bir sınav sonucu bir yön belirliyor ama insanın bütün hikâyesini yazmıyor" dedi. “Kontrol Edebileceğiniz Şeylere Odaklanın” Sınava kalan son günlerde öğrencilerin kendilerine "Şu an kontrol edebileceğim şey ne?" sorusunu sormalarını öneren Deniz, sınavın zorluğu, diğer öğrencilerin performansı ve sonuçlar gibi unsurların kontrol dışında olduğunu söyledi. Buna karşılık uyku düzeni, beslenme, çalışma saatleri, mola vermek ve sınav sabahına hazırlığın kontrol edilebilir alanlar olduğunu belirten Deniz, psikolojik dayanıklılığın sonucu değil süreci yönetebilmekten geçtiğini ifade etti. "Kaygı Hissetmeniz Başarısız Olacağınız Anlamına Gelmez" Açıklamasının sonunda öğrencilere seslenen Deniz, kaygının başarısızlık göstergesi olmadığını vurgulayarak şu ifadeleri kullandı: "Kalbinizin hızlı atması, midenizde düğümler olması, zaman zaman ağlamak istemeniz veya 'Yetişmeyecek' diye düşünmeniz başarısız olacağınız anlamına gelmez. Bunlar insan olduğunuzun işaretidir. Bu sınav bir performans değerlendirmesidir; kişilik değerlendirmesi değil. Sonuç ne olursa olsun, bir sınav sonucu sizin değerinizi belirleyemez." Öğrencilere son günlerde kendilerine karşı daha nazik olmaları tavsiyesinde bulunan Deniz, "Bazen başarıya en çok yaklaştığımız an, kendimizle savaşmayı bıraktığımız andır" dedi. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Bursa'da Bosch'tan Sonra Bir Fabrikada Daha İşten Çıkarma! Çok Sayıda Mühendis İşsiz Kalacak Haber

Bursa'da Bosch'tan Sonra Bir Fabrikada Daha İşten Çıkarma! Çok Sayıda Mühendis İşsiz Kalacak

Bosch'un 2027 yılı sonuna kadar 1150 mavi yaka, 2030 yılına kadar ise 250 beyaz yaka çalışanla yollarını ayırmasının beklenmesi, Bursa'nın kalbi olan otomotiv sektöründe endişeyi artırırken, Bursa'daki bir başka dev Oyak Renault'ta 60 mühendisin işten çıkarılacağı yönündeki karar da kentteki sanayi çevrelerinde belirsizlik ve tedirginliği daha da derinleştirdi. MALİYET BASKISI HİNDİSTAN ROTASI Bursa otomotiv sanayisinde bir süredir devam eden maliyet artışları ve küresel pazar daralması, fabrikalarda zorunlu değişimleri de beraberinde getirdi. Bursada Bugün'ün edindiği bilgiye göre, Oyak Renault bünyesinde "satış sonrası mühendislik" biriminde görev yapan 60 mühendise, temmuz ayı sonu itibarıyla yolların ayrılacağı tebliğ edildi. HİNDİSTAN DAHA AZ MALİYETLİ GELDİ Bu kararın arkasındaki temel nedenin ise operasyonel maliyetleri düşürmek adına bu fonksiyonun Hindistan'a transfer edilmesi olduğu öne sürüldü. Hindistan'a kaydırılmasının sebebinin ise yıllık 1 milyon 200 bin dolarlık kar sağlaması olduğu öğrenildi. Öte yandan Renault Grubu'nun Türkiye'de mühendislik alanındaki yapılanmasına ilişkin 29 Nisan 2021 tarihinde yaptığı açıklama da yeniden gündeme geldi. O dönem Renault Grubu Satış Sonrasından Sorumlu Kıdemli Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Hakan Doğu, Türkiye'de kurulan mühendislik ekibine ilişkin değerlendirmesinde, "Bu gelişme, otomobil ve aksesuar dünyasında çalışan Türk tedarikçilerimizin uluslararası pazarlara açılmasında önemli bir fırsat olacaktır" ifadelerini kullanmıştı. İŞTEN ÇIKARMALAR DİĞER BİRİMLERE SIÇRAR MI? Şu an için resmi bir açıklama gelmemiş olsa da fabrikadaki kulis bilgileri durumun sadece 60 kişiyle sınırlı kalmayabileceğine işaret ediyor. İşten çıkarma sürecinin yalnızca bu birimle sınırlı kalmayabileceği, farklı fonksiyonlarda da benzer adımların atılabileceğine yönelik endişelerin çalışanlar arasında gündeme geldiği belirtiliyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Karadeniz: Tek Kullanımlık Plastik Kısıtlamaları Sanayide Baskı ve Kaygı Oluşturuyor Haber

Karadeniz: Tek Kullanımlık Plastik Kısıtlamaları Sanayide Baskı ve Kaygı Oluşturuyor

Tek kullanımlık plastik ürünlere yönelik artan kısıtlama ve yasaklama eğilimleri, plastik sanayisinde belirsizlik ortamını derinleştirirken üretimden tedarik zincirine kadar uzanan yapıda önemli bir baskı oluşturuyor. PLASFED Başkanı Ömer Karadeniz, bu sürecin sağlıklı yönetimi için yasaklayıcı yaklaşımlar yerine, güçlü bir Kaynağında Ayrıştırma Sistemi (KAS) ve etkin bir döngüsel ekonomi altyapısının zorunlu olduğuna dikkat çekti. Sektördeki gelişmelerin artık yalnızca bir dönüşüm sürecini değil, aynı zamanda artan bir tedirginlik ve öngörülebilirlik sorunu yarattığını ifade eden Karadeniz, tek kullanımlık ürünlere yönelik düzenlemelerin sanayicinin orta ve uzun vadeli planlarını zorlaştırdığını söyledi. Karadeniz, “Bu alandaki kısıtlama ve yasaklama eğilimleri yatırım kararlarını erteliyor, üretim planlamasını zorlaştırıyor ve tedarik zincirinde kırılganlık riskini artırıyor” dedi. “Sektörde kaygı seviyesi artıyor” Artan maliyet baskısı ve henüz yeterince gelişmemiş alternatiflerin oluşturduğu boşluğun sektördeki kaygıyı artırdığını belirten Karadeniz, sanayicinin yalnızca ekonomik dalgalanmalarla değil, aynı zamanda üretim sürekliliğini etkileyen yapısal bir belirsizlikle karşı karşıya olduğunu vurguladı. Tek kullanımlık plastiklere yönelik düzenlemelerin zincirleme etkiler oluşturduğuna dikkat çeken Karadeniz, “Bu ürün grubuna ilişkin kararlar yalnızca bir üretim kalemini değil; hammadde tedarikinden lojistiğe, KOBİ’lerden büyük ölçekli sanayi kuruluşlarına kadar tüm yapıyı etkiliyor. Bugün sektörün en önemli sorunlarından biri belirsizlik ve buna bağlı öngörü eksikliğidir” ifadelerini kullandı. “Dönüşüm, KOBİ’ler üzerinde maliyet baskısı yaratıyor” Karadeniz, plastik sanayisinin çevresel sürdürülebilirlik ve döngüsel ekonomi hedeflerini destekleyen bir yapıda olduğunu, ancak bu dönüşümün gerçekçi ve planlı bir geçiş modeliyle yönetilmesi gerektiğini belirtti. Bu noktada Kaynağında Ayrıştırma Sistemi’nin kritik önem taşıdığını vurgulayan Karadeniz, “Atık yönetiminde temel mesele, geri dönüşüm için gerekli hammaddenin doğru şekilde elde edilmesidir. Kaynağında Ayrıştırma Sistemi güçlendirilmeden kurulacak hiçbir model sürdürülebilir değildir. Bununla birlikte Depozito İade Sistemi ve Kaynağında Ayrıştırma Sistemi’nin birlikte etkin şekilde uygulanması, hammadde açığının bir miktar da olsa kapatılmasına katkı sağlayacaktır” dedi. Dönüşüm sürecinin özellikle KOBİ’ler üzerinde maliyet baskısı oluşturduğunu ifade eden Karadeniz, politikaların sektör gerçekleri ve üretim dengeleri gözetilerek şekillendirilmesi gerektiğini belirterek, “Çevresel hedefler ancak üretimi dışlamayan, aksine döngüsel ekonomiyi güçlendiren politikalarla kalıcı hale gelebilir” değerlendirmesinde bulundu. Karadeniz, bu noktada karar vericilere de çağrıda bulunarak, çevresel hedeflerin ancak üretim gerçekleriyle uyumlu, planlı ve altyapısı güçlendirilmiş politikalarla sürdürülebileceğini ifade ediyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Koç Holding Yönetimi Onaylandı, Büyüme Mesajı Verildi Haber

Koç Holding Yönetimi Onaylandı, Büyüme Mesajı Verildi

Nakkaştepe’deki Holding merkezinde gerçekleşen toplantıda Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç’un ve Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un değerlendirmeleri okundu ve yeni Yönetim Kurulu onaylandı. Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç, Faaliyet Raporu’nda yer alan değerlendirmesinde memleket ekonomisine katkı sağlamaya devam ettiklerini vurgularken, Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç da, “Son 5 yılda yaptığımız 16,1 milyar ABD doları tutarındaki kombine yatırım uzun dönemli stratejik bakış açımızın ispâtı niteliğindedir” dedi. Koç Topluluğu’nun 100. yaşını kutladıklarına işaret eden CEO Levent Çakıroğlu ise, “Topluluğumuz Fortune Global 500’de yer alan tek Türk şirketi olma başarısını sürdürüyor” diye konuştu. Koç Holding, 62. Olağan Genel Kurul Toplantısı’nı 18 Mart 2026 tarihinde gerçekleştirdi. Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç, Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç, Yönetim Kurulu Başkan Vekili Ali Y. Koç, Yönetim Kurulu Üyesi Semahat S. Arsel, Yönetim Kurulu Üyesi Caroline N. Koç, Yönetim Kurulu Üyesi İpek Kıraç, Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu, Koç Holding üst yönetimi ve hissedarların katılımıyla düzenlenen toplantı, Nakkaştepe’deki Holding merkezinde yapıldı. Rahmi M. Koç: “Ülkemizin sahip olduğu ekonomik, beşerî, stratejik ve coğrafi avantajların, yeni dünya düzeninde büyük fırsatlar yaratabileceğine yürekten inanıyorum.” Koç Holding Şeref Başkanı Rahmi M. Koç, faaliyet raporunda yer alan değerlendirmesinde, 2025’in dünya ekonomisinde taşların yerinden oynadığı ve eski ezberlerin bozulduğu bir yıl olduğunu belirterek, “Yeni tesis edilmekte olan ekonomik düzenin nasıl şekilleneceği henüz net olmasa da ülkemizin sahip olduğu ekonomik, beşerî, stratejik ve coğrafi avantajların büyük fırsatlar yaratabileceğine yürekten inanıyorum” ifadelerini kullandı. Rahmi M. Koç, Koç Topluluğu olarak memleket ekonomisine katma değer sağlamaya devam ettiklerini kaydetti. Ömer M. Koç: “Son 5 yılda yaptığımız 16,1 milyar ABD doları tutarındaki kombine yatırım Koç Topluluğu’nun uzun dönemli stratejik bakış açısının ispâtı niteliğindedir.” Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç, faaliyet raporunda yer alan değerlendirmesinde, “Değerlerin yerini çıkarların, istişâre ve iş birliğinin yerini güç ittifaklarının aldığı daha riskli, yeni bir dünya şekilleniyor. Bilhassa uluslararası işlerimizin çerçevesini çizen kurumların ve kuralların âkıbeti meçhulken, stratejilerimizi bu tarihi dönüşümü doğru yorumlayarak tâyin etmek zorundayız” ifadelerini kullandı. Bu yıl Koç Topluluğu’nun 100. yaşını idrâk ettiğine de değinen Ömer M. Koç, Topluluğun çok daha iyisini başarmak ve Büyük Önder Atatürk’ün Türkiye için tâyin ettiği muasır medeniyet hedefine ulaşmak için kararlılıkla çalışmayı sürdüreceğini vurguladı. Ömer M. Koç, “İçinden geçilen tüm belirsizliklere rağmen, son 5 yılda yaptığımız 16,1 milyar ABD doları tutarındaki kombine yatırım Koç Topluluğu’nun uzun dönemli stratejik bakış açısının ispâtı niteliğindedir” dedi. Levent Çakıroğlu: “100. yaşımız sadece bir yıl dönümü değil, aynı zamanda Türkiye’ye ve Cumhuriyet değerlerine olan bağlılığımızın güçlü bir beyanı.” Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu ise faaliyet raporu değerlendirmesinde küresel belirsizlik ortamını şekillendiren zorlu etkenlere rağmen yılı güçlü ve sağlıklı bilanço sonuçlarıyla kapattıklarını kaydederek, “Konsolide gelirlerimiz 64,3 milyar ABD doları seviyesinde gerçekleşti. Geçtiğimiz yıl kombine bazda 3,7 milyar ABD doları yatırım harcaması yaptık” dedi. Rakamların ötesinde, 100. yaşlarını sadece bir yıl dönümü olarak değil, aynı zamanda Türkiye’ye ve Cumhuriyet değerlerine olan bağlılıklarının güçlü bir beyanı olarak değerlendirdiklerini belirten Çakıroğlu, şöyle devam etti: “31 Mayıs 1926 tarihinde merhum Vehbi Koç tarafından Ankara’da kurulan mütevazı bir ticarethane ile temelleri atılan Koç Topluluğu bugün; 60’ın üzerinde ülkede faaliyet gösteriyor, 155’ten fazla ülkeye ihracat yapıyor, 120 binden fazla çalışanı, 10 bine yakın bayisi ve yetkili servisi ile değer yaratıyor. Topluluğumuz Fortune Global 500’de yer alan tek Türk şirketi olma başarısını sürdürüyor” dedi. Koç Holding’in yeni Yönetim Kurulu belirlendi Koç Holding 62. Olağan Genel Kurul Toplantısı sonucunda seçilen Yönetim Kurulu şu isimlerden oluşuyor: Rahmi M. Koç - Şeref Başkanı Ömer M. Koç - Yönetim Kurulu Başkanı Ali Y. Koç - Başkan Vekili Semahat S. Arsel - Üye Caroline N. Koç - Üye İpek Kıraç - Üye Levent Çakıroğlu - Üye ve CEO Peter Martyr - Bağımsız Üye Ömer Önhon - Bağımsız Üye Kudret Önen - Bağımsız Üye Umran Savaş İnan - Bağımsız Üye Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

2026’da Global Risk Haritası Yeniden Çiziliyor Haber

2026’da Global Risk Haritası Yeniden Çiziliyor

Jeopolitik gerilimlerle dolu geçen 2025 yılının ardından dünya, 2026 yılına da yeni krizlerle başladı. Ticaret savaşları, bölgesel çatışmalar ve yaptırımlar; 2026’nın ilk günlerinde de küresel risk ajandasının ilk sıralarında yerini aldı. Global risk haritasının yeniden şekillendiği 2026 yılına dair öngörülerini paylaşan IBS Sigorta ve Reasürans Brokerliği CEO’su Murat Çiftçi, “2026 yılında artık tekil risklerden değil, birbirini tetikleyen ve aynı anda çalışan ‘çoklu krizler’den söz ediyoruz. Jeopolitik gerilimler, tedarik zinciri şokları, iklim kaynaklı hasarların artışı ve reasürans kapasitesindeki daralma, sigorta sektörünü küresel ölçekte yeniden konumlandırıyor. Türkiye’de ise bu tablo; teminat yapılarının daha rafine, fiyatlamanın daha risk-seçici, veri ve analitiğin ise hiç olmadığı kadar kritik hale geldiği bir dönemi beraberinde getiriyor. Bu yeni risk haritasında ayakta kalmanın yolu, müşterilerle birlikte proaktif risk yönetimi kültürü inşa etmekten geçiyor” dedi. Belirsizlik altında karar alma artık yeni normalimiz 2026 yılında belirsizliğin sektörleri oldukça derinden etkileyeceğine dikkat çeken Murat Çiftçi, “Kurallara dayalı küresel düzenin zayıflaması, ticaret ve sermaye akımlarında öngörülebilirliği azaltırken, şirketler için ‘belirsizlik altında karar alma’ artık yeni normal haline geliyor. Bu ortamda tedarik zincirleri, sadece maliyet ve verimlilik açısından değil, risk yoğunluğu açısından da yeniden tasarlanıyor. Lojistik gecikmeler, kritik hammadde ve ara malı tedarikindeki kesintiler, üretim duruşları ve gelir kayıpları; iş durması (business interruption) ve kâr kaybı teminatlarını daha merkezi bir konuma taşıyor. Türkiye açısından bakıldığında, hem bölgesel jeopolitik konum hem de üretim ve lojistik üssü olma potansiyeli, risk ve fırsatı aynı anda büyütüyor. Çok uluslu tedarik zincirlerine entegre Türk şirketleri için; politik şiddet, savaş, terör, ambargo ve sözleşme ihlali gibi risklerin daha sofistike poliçelerle yönetilmesi, 2026’da gündemin üst sıralarında yer alacak. Bu da, teminat kapsamlarının netleştirilmesi, muafiyet ve limit yapılarına daha dikkatli yaklaşılması anlamına geliyor” diye konuştu. İklim kaynaklı hasar frekansındaki artış Murat Çiftçi, 2026 küresel risk ve dayanıklılık raporlarında, aşırı hava olayları ve doğal afetlerin en kritik başlıklardan biri olarak öne çıktığına dikkat çekerek şunları söyledi: “Sıcak hava dalgaları, ani ve şiddetli yağışlar, sel, dolu, fırtına ve orman yangınları gibi olayların hem frekansı hem de şiddeti artarken; bu durum özellikle yangın, mühendislik, tarım ve kasko branşlarında hasar frekansını yukarı çekiyor. Türkiye’de son yıllarda yaşanan sel ve dolu olayları, iklim kaynaklı risklerin artık istisna değil, yeni normal olduğunu gösteriyor. Bu tablo, sigortacılar açısından iki temel sonucu beraberinde getiriyor: Öncelikle iklim risklerinin bölgesel ve mikro ölçekte modellenmesi, lokasyon bazlı fiyatlamayı ve risk mühendisliğini öne çıkarıyor. İkinci olarak da ürün tasarımı. Parametrik sigortalar, doğal afetler odaklı özel ürünler ve iklim uyum yatırımlarını teşvik eden teminat yapıları, 2026 ve sonrasında daha fazla gündeme gelecek. Müşteri tarafında ise, risk azaltıcı önlemler (altyapı güçlendirme, drenaj sistemleri, yangın güvenliği, iş sürekliliği planları vb.) ile sigorta teminatının birlikte düşünülmesi, prim seviyeleri ve teminat bulunabilirliği üzerinde belirleyici olacak.” Global reasürans kapasitesindeki daralma Murat Çiftçi’nin verdiği bilgiye göre; küresel ölçekte artan hasar frekansı ve şiddeti, iklim kaynaklı felaketlerin yükselen maliyeti, enflasyonist baskılar ve sermaye maliyetlerindeki artış, reasürans piyasasında kapasiteyi daraltıyor ve fiyatları yukarı çekiyor. Özellikle katastrofik riskler, doğal afetler ve yüksek limitli endüstriyel risklerde reasürans programlarının yenilenmesi, her zamankinden daha zorlu ve detaylı müzakereler gerektiriyor. Murat Çiftçi, “Bu daralan kapasite, reasürörleri risk seçiminde daha seçici davranmaya iterken; sigorta şirketlerini de portföy kalitesi, underwriting disiplini ve risk mühendisliği uygulamalarında daha sıkı bir çerçeveye yönlendiriyor. Türkiye özelinde bakıldığında, küresel reasürans kapasitesindeki sıkılaşma; katastrofik risklerde limit ve şartların yeniden tanımlanması, koşullu teminatların artması, daha yüksek muafiyet ve katılım payları ile fiyatlamada belirgin bir yukarı yönlü baskı olarak yansıyor. Özellikle deprem, sel ve büyük endüstriyel risklerde reasürans maliyetlerindeki artış, yerel fiyatlamayı doğrudan etkiliyor” dedi. Daha seçici, daha analitik ve işbirliğine dayalı bir model Söz konusu durumların Türkiye’deki teminat yapıları ve fiyatlamaya etkisini de değerlendiren Murat Çiftçi, şunları söyledi: “Küresel risk dinamiklerindeki değişim, Türkiye’de teminat yapıları ve fiyatlamayı belirgin şekilde dönüştürüyor. Büyük kurumsal risklerde katmanlı programlar yaygınlaşırken, daha yüksek muafiyetler ve kapsam–istisna sınırlarının netleştiği poliçeler öne çıkıyor. Fiyatlamada ise lokasyon, hasar geçmişi, tedarik zinciri bağımlılıkları ve iklim senaryoları gibi veri odaklı parametreler çok daha belirleyici hale geldi. Bu süreç, müşteri–broker–sigortacı ilişkisinde de ‘risk ortağı’ modelini güçlendiriyor; kısa vadeli fiyat odaklı yaklaşımlar yerine uzun vadeli, şeffaf ve stratejik işbirlikleri önem kazanıyor. Özetle, Türkiye’de teminat yapıları ve fiyatlama, küresel trendlerle uyumlu şekilde daha seçici, daha analitik ve daha işbirliğine dayalı bir modele doğru ilerliyor.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.