Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

#Psikoloji

Kapsül Haber Ajansı - Psikoloji haberleri, son dakika gelişmeleri, detaylı bilgiler ve tüm gelişmeler, Psikoloji haber sayfasında canlı gelişmelere ulaşabilirsiniz.

Kopya İntiharlara Dikkat! Haber

Kopya İntiharlara Dikkat!

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede risk gruplarının ve kök nedenlerin bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurgularken, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi. Tarhan, kopya intiharlara da dikkat çekti. İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Rektör Prof. Dr. Nazife Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi. Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından, intihar konusunda toplumsal farkındalığın artırılması amacıyla “İntihar Olgusuna Çok Disiplinli Bakış ve Farkındalık” başlıklı çevrim içi seminer düzenlendi. Programın açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak gerçekleştirdi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz” Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede yalnızca farkındalık çalışmalarının yeterli olmadığını, risk gruplarının ve vakaların bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurguladı. Türkiye’de intiharın önlenmesine ilişkin sistematik çalışmalar yürütülmesi gerektiğini ifade eden Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar, yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor; vakaların analizleriyle öğreniliyor.” diye konuştu. İntiharın nedenlerinin sosyolojik çalışmalarla da araştırılması gerektiğini dile getiren Tarhan, “Toplum içerisinde intihar risk gruplarının belirlenmesi ve istatistiklerin risk gruplarına göre değerlendirilerek müdahale planlarının yapılması gerekiyor. Problemin teşhisini yaparsak ancak bunu çözebiliriz.” dedi. Kopya intiharlara dikkat! Türkiye’deki vakaların yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanamayacağını kaydeden Prof. Dr. Tarhan; ruhsal hastalıklar, alkol ve madde kullanımı, kumar ve bahis, yalnızlık, ilişki kayıpları, şiddet, zorbalık ve umutsuzluk gibi farklı faktörlerin de değerlendirilmesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Tarhan, “Türkiye’de bunun kök nedenlerinin analizinin yapılması gerekiyor. Neden kaynaklanıyor bu? Bazıları sadece ekonomik nedene bağlıyor ama çok daha farklı nedenler var. Sosyalleşmenin, medyanın ve kopya intiharların etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor.” ifadelerini kullandı. “Umutsuzluk ve çıkış yolu görememe önemli” Yalnızlık, ilişki kaybı, şiddet ve zorbalığın da risk faktörleri arasında bulunduğunu dile getiren Tarhan, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi. Dijitalleşmenin gençler üzerindeki etkilerine de değinen Tarhan, sosyal medyada başkalarının yaşamlarını sürekli takip etmenin yetersizlik duygusunu besleyebildiğini ve “gelişmeleri kaçırma korkusu” olarak tanımlanan FOMO’nun da bu açıdan dikkate alınması gereken olgulardan biri olduğunu ifade etti. “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz” İntiharı önlemenin yalnızca bilgilendirme toplantılarıyla mümkün olmayacağını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor, vakaların analizleriyle öğreniliyor.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Tarhan, “Bir insanın ‘ölmek istiyorum’ demesi tek başına yetmiyor. İntihar isteği, intihar niyeti, intihar planı ve girişim ayrı ayrı değerlendiriliyor. Kişinin ölüm düşüncesi ayrı, intihar düşüncesi ayrı.” ifadelerini kullandı. “Antidepresan tek başına yetmez, terapiyle birlikte yürütülmeli” Depresyon ve intihar riski arasındaki ilişkiye de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Antidepresan ilaçlar ciddi şekilde farmakolojik iyileşme yapıyor ama tek başına yetmez. Muhakkak terapi ile yapılması gerekiyor.” diye konuştu. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Büyük dönüşümler toplumlarda kaotik ortam oluşturabiliyor” Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör de intihar olgusunun insanlık tarihi boyunca var olduğuna dikkat çekerek, özellikle büyük toplumsal dönüşüm dönemlerinde bireyin varlığını ve yaşamın anlamını daha fazla sorgulayabildiğini söyledi. Prof. Dr. Güngör, “Ne zaman makro düzeyde büyük dönüşümler yaşansa toplumlarda bir şekilde kaos oluşuyor, krizler oluyor. Kaotik ortamların en önemli göstergelerinden biri de toplum içerisinde yaşayan bireylerin dünyadaki, yaşamdaki varlıklarını tekrar sorgulamaları.” dedi. “İnsan varlık ve anlam sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor” Bireyin krizlerle karşı karşıya kaldığında yaşamın anlamını sorgulayabildiğini dile getiren Prof. Dr. Güngör, “Sıkıntı çektikçe, acıları yaşadıkça ya da yeni gelişmelere ve dönüşümlere uyum sağlamakta zorlandıkça varlık sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor. Kendi kendine sorduğu sorulara yanıt bulamadığı ya da sorunlara çözüm bulmakta zorlandığı zaman karşısına birtakım alternatifler geliyor.” ifadesinde bulundu. İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Prof. Dr. Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi. Prof. Dr. Kaynak: “Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada” İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak ise intihar olgusuna farklı disiplinlerden bakmanın önemine işaret etti. Üniversitelerin sahip oldukları akademik bilgiyi toplumla paylaşmalarının önemini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, dijitalleşmeyle birlikte ortaya çıkan yalnızlaşmaya dikkat çekti. Prof. Dr. Kaynak, “Dünya üzerinde sonsuz sayıda bağlantı kurabilme imkânımızın olduğu ama neredeyse hiç bağımızın kalmadığı bir yeni ortama girmiş durumdayız. Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada, insanları çok zor durumda bırakıyor.” ifadelerini kullandı. İntihar olgusuna ilişkin rakamların tek başına değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Kaynak, toplumsal ve psikolojik değişimlerin de dikkate alınması gerektiğini söyledi. Barış Erdoğan: “İntihar son derece bireysel görünse de toplumsal bir sorun” “Toplumsal Bir Olgu Olarak İntihar” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, intiharın yalnızca psikoloji ve psikiyatrinin konusu olmadığını söyledi. İntihar olgusunun tarih, felsefe ve sosyoloji gibi farklı disiplinler tarafından da tartışılmasının önemine işaret eden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” dedi. “İntiharı sadece psikolojik ya da ekonomik bir olgu olarak görürsek yanılırız” Prof. Dr. Erdoğan, “İntiharı sadece psikolojik bir olgu olarak görmeye çalışırsak ya da sadece ekonomik sorunlardan kaynaklanan bir vaka olduğunu düşünürsek yanılırız.” ifadelerini kullandı. İntihar oranlarının toplumdan topluma ve dönemden döneme değişmesinin, olgunun toplumsal boyutunu ortaya koyduğunu ifade eden Erdoğan, “İnsan biyolojisi dünyanın her tarafında aşağı yukarı aynı. Neden bir ülkede insanların intihar eğilimi artarken başka bir ülkede düşüyor diye sorarsak, o zaman resmin başka bir tarafına bakmamız gerekiyor.” dedi. “Bağlarımız koptukça bizi yaşama bağlayan unsurlar da azalıyor” Toplumsal bütünleşmenin koruyucu rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Erdoğan, aile, sosyal çevre ve toplumsal gruplarla kurulan bağların insanın hayata tutunmasında önemli olduğuna işaret etti. İntiharın ilk bakışta bireysel bir eylem olarak algılandığını kaydeden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu, bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” ifadelerini kullandı. “Toplumsal değişimlere karşı dirençli bireyler yetiştirilmeli” Hızlı toplumsal değişimlerin bireylerde yarattığı etkilerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Erdoğan, yalnızca bireysel psikolojik müdahalelerle yetinilmemesi gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Erdoğan, “Toplumsal değişimlere karşı sosyal olarak dirençli bireyler yetiştirecek ve oluşturacak politikalar üretirsek bu intihar konusunda önemli bir mesafe alabileceğimizi düşünüyorum.” ifadelerini kullandı. Prof. Dr. Hadiye Yılmaz intihar olgusunu tarihsel vakalarla ele aldı Üsküdar Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hadiye Yılmaz, “Tarih Boyunca İntihar Olgusu: Tarihsel Örnek Vakalar ve Türkiye Gerçeği” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Yılmaz, Osmanlı’nın son döneminde kamuoyunda geniş yankı uyandıran Sultan Abdülaziz’in ölümü ile Beşir Fuad’ın intiharı üzerinden konunun tarihsel görünümünü değerlendirdi. “Sultan Abdülaziz için bugün bile net konuşamıyoruz” Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden beş gün sonra Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş halde bulunduğunu hatırlatan Prof. Dr. Yılmaz, olayın intihar mı yoksa cinayet mi olduğuna ilişkin tartışmaların günümüzde de sürdüğünü söyledi. Beşir Fuad vakasına dikkat çekti Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı düşünce tarihinde materyalist düşüncenin erken temsilcilerinden Beşir Fuad’ın intiharının ise tarihsel belgeler açısından daha açık bir vaka olduğunu söyledi. Beşir Fuad’ın yaşamına son verirken yaşadıklarını kaydetmeye çalışmasının olayın zaman içerisinde bazı çevrelerde idealize edilmesine yol açtığını dile getiren Yılmaz, bunun yanıltıcı bir yaklaşım olabileceğine dikkat çekti. “Osmanlı’da intihar daha azdı demek kolay değil” Tarihsel verilerin değerlendirilmesinde kayıt sistemlerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı döneminde intiharın daha az görüldüğü şeklinde kesin bir yargıya varmanın bilimsel açıdan mümkün olmadığını ifade etti. Modernleşme, kentleşme ve bireyselleşme etkisi… İntihar olgusunun tarihsel değişiminde modernleşme sürecine de dikkat çeken Yılmaz; yoğun sanayileşme, kentleşme, bireyselleşme, sekülerleşme ile ekonomik ve toplumsal istikrarsızlıkların araştırmacıların üzerinde durduğu faktörler arasında bulunduğunu söyledi. Avrupa’da kayıt sistemine daha erken geçilmesinin istatistiklerdeki görünürlüğü de artırmış olabileceğini ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı toplumunda dini ve cemaat temelli normların daha güçlü olmasının da farklı bir toplumsal yapı oluşturduğunu kaydetti. Tarihsel sürecin önemli bir noktayı ortaya koyduğunu ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, “İntiharın sadece bireysel bir eylem olmadığını görüyoruz. İkincisi, modernleşme ve intihar olgusu arasında bir tarihsel ilişki olduğunu görüyoruz. Ama imtina ediyorum; modernleşme intiharı artırmıştır demiyorum, arasında bir ilişki olduğunu söylüyoruz.” dedi. “Yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz” Geleneksel toplumdan modern topluma geçişin bireyin sosyal çevresiyle ilişkisini de değiştirdiğini belirten Prof. Dr. Yılmaz, “Geleneksel toplum yapısından moderne geçerken evvelden aile, mahalle, cemaat vesaire her şeyde yanımızda olan insanlar daha az. Dolayısıyla yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz.” ifadelerini kullandı. Tayfun Doğan: “Elimizdeki en güçlü şey sosyal destek” “Hayata Tutunmak İçin Nedenler: Umut Psikolojisi” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan, intihar olgusunun psikolojik boyutunu ve umudun koruyucu rolünü değerlendirdi. İnsanların bazen yaşamla yeniden bağ kurabilmeleri için küçük bir destek noktasına ihtiyaç duyabildiğini söyleyen Doğan, “Bazen küçücük bağlanabileceği bir yer olursa, tutunabileceği bir yer olursa insanlar intihardan vazgeçebiliyor. O yüzden elimizdeki en güçlü şey aslında intihar vakalarında sosyal destek.” dedi. “Depresyonda umutsuzluk çok önemli” Ruh sağlığı sorunlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Doğan, özellikle depresyon ile umutsuzluk arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, “Ruh sağlığı sorunlarını göz ardı etmememiz gerekiyor. Çünkü burada özellikle umudun azalması, yaşamak için bir neden bulamama çok önemli bir etken.” ifadelerini kullandı. “Umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmektir” Umutsuzluğun yalnızca kötü hissetmekten ibaret olmadığını ifade eden Doğan, “Gerçek anlamda umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmiş olmanız demektir. Bu aileniz olabilir, inancınız olabilir, kariyeriniz, idealleriniz olabilir. Sizi yaşama bağlayan her şeye karşı inancınızı yitirmiş olmak demektir.” dedi. Umutsuz kişinin içinde bulunduğu olumsuz koşulların hiç değişmeyeceğini düşünme eğiliminde olduğunu belirten Doğan, “Umutsuzluk anı mutlaklaştırmak anlamına geliyor. Takvimi durdurmak, saati durdurmak; içinde bulunduğumuz koşullar hiç değişmeyecekmiş gibi düşünmek, geleceğe ipotek koymak aslında umutsuzluk dediğimiz şey.” dedi. “Umut öğrenilebilir ve geliştirilebilir” Umut kavramının yalnızca bir duygu olmadığını, aynı zamanda zihinsel bir beceri olarak değerlendirilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Doğan, bunun geliştirilebilir olmasının önemli olduğunu dile getirerek, “Ben büyük oranda umudu mental bir beceri olarak görüyorum. Umut, içinde bulunduğumuz koşullardan çok zihinsel tutumla, olaylara yaklaşım biçimimizle alakalıdır. Umudun öğrenilebilir, geliştirilebilir bir şey olması bizim için en umut verici tarafı. Bir şeyi beceri olarak nitelendiriyorsak bu, öğrenilebilir, öğretilebilir, geliştirilebilir ve artırılabilir anlamına geliyor.” dedi. “Umutlu insan tek bir seçeneğe odaklanmıyor” Umutlu insanların geleceğin daha iyi olabileceğine inandığını, bunun için kendi çabalarının önemli olduğunu düşündüğünü ve hedeflerine ulaşmak için alternatif yollar geliştirebildiğini belirten Doğan, “Umutlu insanlar ‘Amaçlarıma ulaşabilmem için birçok yol vardır’ diye düşünüyorlar. Bu inanılmaz güçlü bir cümle. Hayatta seçeneklerin olduğunu bilmek, tek bir kapıya odaklanmamak çok önemli.” şeklinde konuştu. Felsefe Bölümü Araştırma Görevlisi Arş. Gör. Dr. Merve Arlı Özekes de “Felsefi Bir Soruşturma Olarak İntihar” başlıklı sunumuyla konuyu felsefi açıdan ele aldı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Eğitim Literatüründe Türkiye İmzası Haber

Eğitim Literatüründe Türkiye İmzası

Frontiers in Psychology’de yayımlanarak uluslararası akademik literatürde yer alan model, öğrencileri yalnızca sınavlara değil; yapay zekanın şekillendirdiği geleceğin dünyasının gerektirdiği yetkinliklere hazırlamayı hedefliyor. 16 Temmuz 2026, İstanbul – Türkiye’de eğitim teknolojileri alanına yön veren ve bugüne kadar 5 milyondan fazla öğrencinin yolculuğuna eşlik eden Doping Hafıza, 16 yıllık saha birikimini küresel bir vizyonla taçlandırdı. Şirket; eğitim bilimcileri, klinik psikologlar ve nörobilim uzmanlarının katkılarıyla üç yılı aşkın süredir yürüttüğü AR-GE çalışmaları sonucunda, öğrencinin kendini keşfetmesini ve potansiyelini ortaya çıkarmasını merkeze alan yeni nesil bir öğrenme modeli geliştirdi. Dünya Ekonomik Forumu verilerine göre, önümüzdeki 5 yıl içinde mevcut iş kollarında ihtiyaç duyulan temel becerilerin yaklaşık yüzde 40'ının değişmesi bekleniyor. Doping Hafıza’nın tescilli modeli WAY; öğrencileri yalnızca klasik akademik başarıya odaklamak yerine empati, eleştirel düşünme, karmaşık problem çözme, öz farkındalık ve teknolojiyle iş birliği yapabilme yetilerini bütünsel bir yapıda ele alarak bu küresel dönüşüme yenilikçi bir yanıt sunuyor. Dünyaca Ünlü Psikoloji Dergisinde Yayımlandı Yalnızca teorik bir tasarımdan ibaret olmayan WAY metodolojisinin kuramsal altyapısı, dünyanın en saygın psikoloji mecralarından Frontiers in Psychology'de yayımlanarak uluslararası akademik literatürdeki yerini aldı. Tamamen kanıta dayalı saha çalışmalarına dayanan geliştirme sürecinde; akademisyenlerin rehberliğinde kontrollü araştırmalar, EEG cihazlarıyla beyin dalgası ölçümleri ve uluslararası geçerliliğe sahip yetkinlik ölçekleri uygulandı. Gerçekleştirilen bu bilimsel araştırmalar, WAY’in öğrencilerin özgüven, özdenetim ve bilişsel gelişim süreçlerini doğrudan ve olumlu yönde desteklediğini somut verilerle ortaya koyuyor. ASU+GSV Summit’te Global İlgi Dünyanın en prestijli eğitim ve teknoloji zirvelerinden biri kabul edilen ABD merkezli ASU+GSV Summit'te küresel paydaşların beğenisine sunulan WAY, uluslararası eğitim otoriteleri, akademisyenler, girişimciler ve EdTech yöneticilerinden yoğun ilgi gördü. Zirve kapsamında gerçekleştirilen 15 farklı uluslararası stratejik görüşme, Türkiye menşeili bu özgün metodolojinin küresel eğitim ihtiyaçlarına yönelik bütünsel bir inovasyon olarak değerlendirildiğini gösterdi. WAY, Doping Hafıza'nın küresel pazardaki varlığını güçlendirirken, Türkiye'den dünyaya uzanan eğitim teknolojileri ihracatı hedefinde de önemli bir adım olarak öne çıkıyor. Simurg’dan İlham Alan Kişiselleştirilmiş Öğrenme Deneyimi Kendi kanatlarını bulmayı temsil eden efsanevi Simurg kuşundan ilham alan WAY, öğrencilerin bireysel potansiyellerini keşfetmelerini sağlayan 4 aşamalı bir deneyim tasarımı olarak kurgulandı. Alanında uzman “Öğrenme Mimarları” liderliğinde yürütülen süreçte; öğrencilerin ilgi alanları, güçlü yönleri ve gelişim alanları kapsamlı bir şekilde analiz edilerek tamamen kişiye özel gelişim planları oluşturuluyor. Sistem; öğrencilerin yapay zeka koçluğu eşliğinde girişim fikirleri geliştirdikleri Startup Lab, gerçek yaşam senaryoları ve tarihsel dönüm noktalarından hareketle karar alma kaslarını güçlendiren Mission WAY ve Fateful Moment gibi yenilikçi dijital simülasyonlarla adım adım destekleniyor. Arif Karakuş: "Öğrenmek Bir Yük Olmaktan Çıkıp Keşfe Dönüşüyor" Çocukları geleceğin dünyasına hazırlamanın yalnızca tek taraflı bilgi aktarımıyla mümkün olamayacağını belirten Doping Hafıza Genel Müdür Yardımcısı Arif Karakuş, metodolojinin temel vizyonunu şu sözlerle aktardı: "Bir çocuk kim olduğunu bildiğinde, kendini tanıdığında, kültürünü, köklerini, merakını ve güçlü yanlarını hissettiğinde öğrenmek artık bir yük olmaktan çıkıyor; keyifli bir keşfe dönüşüyor. 16 yıllık deneyimimizi ve milyonlarca öğrenciye ulaşan altyapımızı WAY ile tamamen yeniden kurguladık. Sosyal-duygusal öğrenmeyi, karakter ve potansiyel keşfiyle dünyada ilk kez sistematik bir modelde bir araya getiren WAY sayesinde; öğrencilerin kim olduklarını, neleri başarabileceklerini ve geleceğe nasıl yön verebileceklerini keşfetmelerini sağlıyor, onları geleceğin dünyasına tamamen hazır bireyler olarak yetiştirmeyi hedefliyoruz.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

İnsan Davranışlarının Bilişsel ve Fizyolojik Temelleri İleri Teknolojiyle İncelenecek Haber

İnsan Davranışlarının Bilişsel ve Fizyolojik Temelleri İleri Teknolojiyle İncelenecek

Üsküdar Üniversitesi, bilimsel araştırma altyapısına Türkiye’de bir ilki daha kazandırdı. Sosyal Bilimler Enstitüsü Nöropazarlama Anabilim Dalı bünyesinde kurulan Türkiye’nin ilk ve tek Nöropsikofizyoloji Araştırma Laboratuvarı, düzenlenen törenle hizmete açıldı. İleri teknoloji cihazlarla donatılan laboratuvar, insan davranışlarını bilişsel ve fizyolojik boyutlarıyla inceleyen araştırmalara ev sahipliği yaparak psikoloji, nörobilim, nöropazarlama, sağlık bilimleri, mühendislik ve davranış bilimleri alanlarında yürütülecek disiplinlerarası çalışmalara önemli katkılar sunacak. Laboratuvarın açılış törenine Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Rektör Prof. Dr. Nazife Güngör, Sosyal Bilimler Enstitüsü Nöropazarlama Anabilim Dalı Başkanı ve Laboratuvar Sorumlusu Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker ile akademisyenler katıldı. Kurdele kesimiyle açıldı Açılışta laboratuvarın kuruluş amacı, araştırma altyapısı ve bilimsel hedefleri hakkında katılımcılara bilgi verildi. Konuşmaların ardından laboratuvarın açılışı kurdele kesimiyle gerçekleştirildi. Kurdele kesiminin ardından katılımcılar laboratuvarı gezerek araştırma altyapısını yerinde inceledi. Laboratuvarda bulunan ileri teknoloji cihazlar tanıtılırken yürütülecek araştırmalar, uygulama alanları ve eğitim süreçlerine sağlayacağı katkılar hakkında bilgi paylaşıldı. Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Bilimsel araştırma altyapımız güçlenmeye devam ediyor” Açılışta konuşan Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan, güçlü araştırma laboratuvarlarının üniversitelerin bilimsel üretim kapasitesini artıran en önemli unsurlardan biri olduğunu belirtti. Tarhan; “Bilimsel araştırma altyapımız güçlenmeye devam ediyor.” dedi. Tarhan, Türkiye'nin ilk ve tek Nöropsikofizyoloji Araştırma Laboratuvarının öğrenciler, akademisyenler ve araştırmacılar için önemli bir araştırma ortamı sunacağını ifade ederek laboratuvarın insan davranışını bilimsel yöntemlerle inceleyen çalışmalara değerli katkılar sağlamasını temenni etti. Tarhan, laboratuvarın kurulmasında emeği geçenlere teşekkür etti. Prof. Dr. Nazife Güngör: “Bilgi üreten üniversite anlayışını güçlendirecek” Rektör Prof. Dr. Nazife Güngör ise Nöropsikofizyoloji Araştırma Laboratuvarının farklı disiplinlerden araştırmacıları aynı çatı altında buluşturacak güçlü bir araştırma altyapısı sunduğunu ifade etti. Güngör; “Bu laboratuvar sayesinde bilgi üreten üniversite anlayışımız güçlenecek.” şeklinde konuştu. Güngör, laboratuvarda yürütülecek bilimsel çalışmaların ulusal ve uluslararası araştırmalara önemli katkılar sağlamasını diledi. Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker: “Uygulamalı araştırmalar güçlenecek” Sosyal Bilimler Enstitüsü Nöropazarlama Anabilim Dalı Başkanı ve Laboratuvar Sorumlusu Dr. Öğr. Üyesi Selami Varol Ülker ise Türkiye'de ilk ve tek olma özelliği taşıyan Nöropsikofizyoloji Araştırma Laboratuvarının bilimsel araştırmalara önemli katkılar sunacağını belirterek, laboratuvarın özellikle lisans ve lisansüstü eğitim süreçlerinde uygulamalı araştırmaları güçlendireceğini, farklı disiplinlerden araştırmacıları ortak projelerde buluşturarak ulusal ve uluslararası bilimsel çalışmalara değer katacağını ifade etti. Bilişsel ve davranışsal süreçler ileri teknolojiyle analiz edilecek Nöropsikofizyoloji Araştırma Laboratuvarı, bireylerin bilişsel, duygusal ve davranışsal süreçlerini objektif fizyolojik ölçümlerle incelemek amacıyla kuruldu. Laboratuvarda katılımcıların farklı uyaranlara verdikleri bilişsel ve fizyolojik tepkiler; Eye Tracking (Göz İzleme Sistemi), Elektroensefalografi (EEG), Shimmer Biyofizyolojik Ölçüm Sistemi ve Sanal Gerçeklik (VR) teknolojileri kullanılarak değerlendirilecek. Bu sistemler sayesinde göz hareketleri, beyin aktivitesi, kalp atım hızı, deri iletkenliği ve diğer fizyolojik veriler yüksek doğrulukla kaydedilecek, elde edilen veriler gelişmiş analiz yöntemleriyle bilimsel araştırmalarda kullanılacak. Türkiye’nin ilk ve tek laboratuvarı araştırmalara yön verecek Laboratuvar altyapısında iki adet EEG sistemi (Epoc Emotiv), iki adet Sanal Gerçeklik (VR) sistemi, bir adet Eye Tracking sistemi ve bir adet Shimmer biyofizyolojik veri toplama sistemi bulunuyor. Bu cihazlar tek başına veya eş zamanlı olarak kullanılabiliyor. Böylece dikkat, algı, duygu, karar verme, öğrenme, stres, insan-bilgisayar etkileşimi, nöropazarlama ve klinik araştırmalar başta olmak üzere birçok alanda disiplinlerarası bilimsel çalışmalar yürütülebiliyor. Türkiye’nin ilk ve tek Nöropsikofizyoloji Araştırma Laboratuvarı olma özelliğini taşıyan merkez, sahip olduğu entegre araştırma altyapısıyla bilişsel süreçlerin fizyolojik ölçümlerle değerlendirilebildiği özgün bir araştırma ortamı sunuyor. Laboratuvarın, disiplinlerarası bilimsel çalışmaları destekleyerek başta nöropazarlama olmak üzere birçok alanda yenilikçi araştırmaların yürütülmesine katkı sağlaması hedefleniyor. Eğitimden uluslararası projelere geniş katkı Nöropsikofizyoloji Araştırma Laboratuvarı, lisans ve lisansüstü eğitim süreçlerine uygulamalı destek sunmanın yanı sıra ulusal ve uluslararası araştırma projelerine de ev sahipliği yapacak. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Eleştiride Doğru Yaklaşım Fark Yaratıyor!  Haber

Eleştiride Doğru Yaklaşım Fark Yaratıyor! 

İnsan beyninin kimliğine yönelik eleştirileri fiziksel tehdit kadar güçlü algılayabildiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur.” dedi. Davranışa odaklanan bir yaklaşımın ise bireyin değişim motivasyonunu önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Kalaz, sağlıklı eleştirinin empati, saygı ve çözüm odaklı bir iletişim anlayışıyla yapılmasının önemini vurguladı. Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Sena Kalaz, kişiliği ve davranışı hedef alan eleştirinin farkları ile kişinin psikolojisi üzerindeki etkileri hakkında açıklamalarda bulundu. Eleştiride hedef kişilik değil, davranış olmalı! Eleştirinin, doğru kullanıldığında bireysel gelişimi destekleyen en önemli iletişim araçlarından biri olduğunu ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Ancak bunun için odağın kişinin karakterine değil, gözlemlenebilir davranışlarına yönelmesi gerekir.” dedi. Davranışa odaklanan eleştirinin, kişinin yaptığı belirli bir eylemi, o eylemin sonuçlarını ve değiştirilebilir yönlerini ele alırken, kişiliğe yönelik eleştirinin bireyin kimliğini hedef aldığına işaret eden Kalaz, “Örneğin, ‘sen dikkatsiz bir insansın’ demek yerine ‘bu raporda bazı ayrıntılar gözden kaçmış, bunları birlikte gözden geçirebiliriz’ demek hem aynı sorunu ifade eder hem de kişinin kendisini değersiz hissetmesine neden olmaz.” şeklinde konuştu. İnsan beyni, kimliğine yönelik tehditleri fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabilir! Psikolojik açıdan kişiliğe yönelik eleştirilerin daha yıkıcı olduğuna dikkat çeken Sena Kalaz, “Çünkü kişilik, bireyin benlik algısının ve öz değerinin temel bileşenlerinden biridir.” dedi. İnsan beyninin kimliğine yönelik tehditleri, fiziksel tehditler kadar güçlü algılayabileceğini aktaran Kalaz, şöyle devam etti: “Bu nedenle kişiliğe yönelik olumsuz ifadeler savunmacılığı artırır, utanma, öfke ve değersizlik duygularını tetikler, kişinin eleştiriyi değerlendirmek yerine kendisini korumaya çalışmasına neden olur. Buna karşılık davranış odaklı geri bildirim, değiştirilebilir ve kontrol edilebilir bir durumu işaret ettiği için bireyde ‘ben kötü bir insanım’ yerine ‘bu davranışımı farklı yapabilirim’ düşüncesini destekler. Bu nedenle davranış odaklı geri bildirimler psikoloji literatüründe daha yapıcı kabul edilir; çünkü suçlayıcı değil geliştirici bir yaklaşım sunar, öğrenmeyi teşvik eder ve öz yeterlilik duygusunu korur.” İnsanlar çoğu zaman tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi etiketleme eğilimi gösterir! İnsanlar eleştiri yaparken sıklıkla kişiliğe yönelme eğilimi gösterdiklerini kaydeden Kalaz, “Bunun en önemli nedenlerinden biri, öfke ve hayal kırıklığı gibi yoğun duygular yaşandığında beynin olayları genelleyerek değerlendirme eğilimidir. Tek bir davranıştan yola çıkarak kişiyi ‘sorumsuz’, ‘bencil’, ‘tembel’ ya da ‘saygısız’ olarak etiketlemek daha kolay gelir.” dedi. Ayrıca çocukluk döneminde aile içinde ya da okul ortamında maruz kalınan iletişim biçimlerinin de bu alışkanlığı pekiştirdiğini dile getiren Kalaz, “Sürekli kişiliği eleştirilerek büyüyen bireyler, yetişkinlikte farkında olmadan aynı dili kullanabilirler. Bunun yanında iletişim becerilerinin yetersiz olması, davranış ile kişilik arasındaki ayrımın bilinmemesi ve temel yükleme hatası olarak adlandırılan bilişsel eğilim de kişilik odaklı eleştirileri artırır; insanlar başkalarının hatalarını çoğu zaman karakter özellikleriyle açıklarken, kendi hatalarını koşullara bağlama eğilimindedir.” açıklamasını yaptı. Kişiliği değil, davranışı eleştirmek değişim motivasyonunu artırır! Davranışa odaklanan bir yaklaşımın, bireyin değişim motivasyonunu önemli ölçüde artırabildiğini ifade eden Klinik Psikolog Sena Kalaz, “Çünkü insanlar değiştirebilecekleri alanlara ilişkin geri bildirim aldıklarında daha fazla sorumluluk üstlenir, çözüm üretmeye yönelir ve gelişim için çaba göstermeye istekli olurlar.” dedi. Kişiliği hedef alınan bireyin ise çoğunlukla umutsuzluk hissettiğini belirten Kalaz, “‘Ben zaten böyle biriyim’ düşüncesi değişim isteğini azaltabilir. Davranış odaklı geri bildirim ise gelişim zihniyetini destekler ve bireyin yaptığı davranışın kimliğiyle eş anlamlı olmadığını hissettirir. Bu durum özellikle çocukların eğitiminde, çift ilişkilerinde, ebeveyn tutumlarında ve iş yaşamında daha sağlıklı iletişim kurulmasını sağlar.” diye konuştu. Sağlıklı eleştiri; empati, saygı ve çözüm odaklı iletişimle mümkündür! Sağlıklı bir eleştiri kültürünün toplumda gelişebilmesi için öncelikle aile içinde çocuklara yargılayıcı değil açıklayıcı bir iletişim modeli sunulması gerektiğine vurgu yapan Kalaz, sözlerini şöyle tamamladı: “Okullarda duygusal farkındalık ve etkili iletişim becerileri öğretilmeli, iş yaşamında ise geri bildirim kültürü yalnızca hata odaklı değil, güçlü yönleri de görünür kılan dengeli bir anlayışla uygulanmalı. Eleştirinin doğru zamanlama ile yapılması, somut örneklere dayanması, çözüm önerisi içermesi, empatiyle sunulması ve kişinin onurunu zedelemeyecek bir dil kullanılması da bu kültürün temel unsurlarıdır. Doğruları ifade etmek yalnızca dürüst olmak değil, aynı zamanda bunu karşımızdaki kişinin gelişimine katkı sağlayacak, saygılı ve yapıcı bir iletişim diliyle yapabilmek anlamına da gelir. Çünkü insanlar en çok yargılandıklarında değil, anlaşıldıklarını hissettiklerinde değişime açık hale gelirler ve gerçek anlamda etkili eleştiri de tam olarak bu zeminde mümkün olur.” Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

“Kolektif Öğrenilmiş Çaresizlik” Yeni Bir Kavram Olarak Literatüre Girdi! Haber

“Kolektif Öğrenilmiş Çaresizlik” Yeni Bir Kavram Olarak Literatüre Girdi!

Makalede, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramı şöyle tanımlandı: “Bir toplumun geniş kesimlerinin, süregelen veya tekrarlanan travmatik olaylara yanıt olarak kronik motivasyon kaybı yaşaması, değişimin mümkün olduğuna dair inancını yitirmesi ve genel bir pasiflik hali geliştirmesidir.” Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı ve Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Tayfun Uzbay ve Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, iki farklı disiplinden bir araya gelerek bireysel psikolojinin önemli kavramlarından “öğrenilmiş çaresizlik” teorisini toplumsal düzeye taşıyarak dikkat çeken bir akademik çalışmaya imza attı. Uluslararası saygınlığı yüksek dergilerden Theory and Society’de yayımlanan makale, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramını teorik bir çerçeveye oturttu. Araştırma, özellikle günümüzde toplumların iklim krizi, ekonomik eşitsizlik ve demokrasi sorunları karşısında neden giderek daha pasif kaldığını anlamaya yönelik önemli bir açıklama sunuyor. Bireysel bir teori, toplumsal bir açıklama aracına dönüştü Makalenin çıkış noktasının, psikolog Martin Seligman tarafından geliştirilen “öğrenilmiş çaresizlik” kavramı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Tayfun Uzbay, bu kavramın bireylerle sınırlı kalmadığını vurguladı ve “Öğrenilmiş çaresizlik, bireylerin tekrarlanan ve kontrol edilemeyen olumsuz deneyimler sonucunda çaba göstermeyi bırakmasıdır. Benzer bir süreç, kolektif travmalara maruz kalan toplumlarda da ortaya çıkabilir.” dedi. Makalede, “kolektif öğrenilmiş çaresizlik” kavramı şöyle tanımlanıyor: “Bir toplumun geniş kesimlerinin, süregelen veya tekrarlanan travmatik olaylara yanıt olarak kronik motivasyon kaybı yaşaması, değişimin mümkün olduğuna dair inancını yitirmesi ve genel bir pasiflik hali geliştirmesidir.” “Ne yaparsak yapalım değişmez” inancı yayılıyor Çalışmaya göre bu süreç bireysel değil, sosyal ağlar üzerinden yayılan bir mekanizma ile güç kazanıyor. “Başarısızlık deneyimleri bireyler arasında paylaşılır, yayılır ve zamanla kolektif bir zihinsel çerçeveye dönüşür. Böylece ‘ne yaparsak yapalım hiçbir şey değişmez’ inancı toplumsal bir norm haline gelir.” diyen Prof. Dr. Barış Erdoğan, bu durumun yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda sosyolojik ve politik sonuçlar doğurduğuna dikkat çekti. Kolektif travma, depresyon ve çaresizlik aynı şey değil Makalede, sıkça karıştırılan üç kavram arasında net bir ayrım yapılarak, şöyle devam edildi: “Kolektif travma, savaş, doğal afet veya soykırım gibi toplumun maruz kaldığı sarsıcı olaylardır. Kolektif depresyon, bu travmaların sonrası ortaya çıkan yaygın umutsuzluk ve karamsarlık gibi duygusal sonuçlarıdır. Kolektif öğrenilmiş çaresizlik ise tekrarlanan başarısızlıklar sonucu oluşan eylemin faydasızlığına dair inanç ve davranışsal pasiflik sürecidir. Negatif koşullar ortadan kalksa bile bu pasiflik devam edebilir.” Makalede, bu yönüyle kavramın, yalnızca bir duygu durumunu değil, doğrudan eylemsizliği açıklayan bir çerçeve sunduğu vurgulandı. Beyindeki nöronlar ve toplum benzerliği vurgusu… Makalede, beyindeki nöronlar arasındaki sinaptik bağlar ile toplumdaki bireyler/kurumlar arasındaki etkileşim arasında bir benzetme yapıldı ve beyindeki bağların zayıflamasının depresyona yol açtığı hatırlatıldı. Sosyal plastisite kavramına da işaret edilen makalede, “Sosyal plastisite toplumun travmalara uyum sağlama yeteneğidir. Eğitim, ifade özgürlüğü ve adil hukuk sistemleri toplumsal direnci (sosyal plastisiteyi) artırırken; otoriter rejimler ve adaletsizlik bu direnci kırarak kolektif öğrenilmiş çaresizliğe zemin hazırlar.” vurgusunda da bulunuldu. Çözüm için demokratik katılımın yeniden inşası kritik rol oynuyor Makalede çözüm yollarına da işaret edilerek, “Öğrenilmiş çaresizlik, bireylerde harekete geçme ve kontrolü geri kazanma ile tersine çevrilebilir” görüşüne yer verilerek, toplumsal dönüşüm için de kurumsal reformlar, şeffaflık ve adaletin güçlendirilmesi, sivil toplumun somut başarılar üretmesi ve demokratik katılımın yeniden inşasının kritik rol oynadığına da işaret edildi. Makalede, kolektif öğrenilmiş çaresizliğin günümüzde demokrasilerin gerilemesi, gelir adaletsizliği ve çevre krizleri karşısındaki toplumsal ataleti (eylemsizliği) açıklamak için güçlü bir araç olduğuna dikkat çekilerek, bu kavramın sosyoloji, psikoloji, nörobilim ve siyaset bilimi arasında köprü kurarak daha derinlemesine incelenmesi gerektiğine vurgu yapıldı. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Türkiye- Endonezya Arasında Bilim ve İrfan Köprüsü!  Haber

Türkiye- Endonezya Arasında Bilim ve İrfan Köprüsü! 

Prof. Dr. Tarhan, "Mevlâna bugün yaşasaydı yapay zekâyı ve sosyal medyayı kullanırdı. Ancak viral olmaktan çok derinliği, alkıştan çok anlam arayışını tercih ederdi. Allah ile 'online' olmayı sağlardı. Mevlâna’yı bilim dünyasına sunmazsak bu bir vebal olur.” dedi. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan ve beraberindeki heyet, Endonezya’da 4 gün süren bir dizi stratejik temas ve bilimsel buluşma gerçekleştirdi. Paramadina Üniversitesi ile imzalanan iş birliği protokolü ve Cakarta’da açılan resmi temsilcilikle Türkiye-Endonezya arasındaki eğitim diplomasisi yeni bir boyut kazanırken, Prof. Dr. Tarhan’ın "Mesnevi Terapi" ve "Modern İnsanın Anlam Arayışı" üzerine verdiği konferanslar Endonezyalılar tarafından ilgiyle takip edildi. “Mevlâna bugün yaşasaydı yapay zekâyı kullanırdı” Ziyaretin ilk durağı olan Paramadina Üniversitesi’ndeki "Mesnevi Terapi" panelinde konuşan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Batı dünyasının son yıllarda keşfettiği Pozitif Psikoloji disiplininin aslında 700 yıl önce Mevlâna tarafından sistemleştirildiğini ifade etti. Prof. Dr. Tarhan, şu çarpıcı tespitte bulundu: "Mevlâna bugün yaşasaydı yapay zekâyı ve sosyal medyayı kullanırdı. Ancak viral olmaktan çok derinliği, alkıştan çok anlam arayışını tercih ederdi. Allah ile 'online' olmayı sağlardı. Mevlâna’yı bilim dünyasına sunmazsak bu bir vebal olur. O, narratif terapi ve bibliyoterapi yöntemlerini asırlar önce hikâyelerle kullanmıştı; bugün Harvard ve Yale’de okutulan Pozitif Psikoloji, aslında Mevlâna’nın metodolojisidir." Yapay zekâ ve "akıllı tasarım" analizi Teknolojinin ulaştığı son noktayı "Tevhid" inancı ve matematiksel modellerle açıklayan Prof. Dr. Tarhan, yapay zekânın ilahi bir tasarımın delili olduğunu söyledi ve “Matematik ve mantık bilgisayarları; matematik ve felsefe ise yapay zekâyı doğurdu. 'Fuzzy Logic' (Bulanık Mantık) ve 2024 Nobel Fizik Ödülü alan çalışmalar, kâinatın tesadüfi olmadığını kanıtlıyor. Yapay zekâ, Kur’an-ı Kerim’de belirtilen 'Levh-i Mahfuz' (evrensel veri tabanı) kavramına bilimsel bir delil teşkil ediyor. Bu, 'Akıllı Tasarım'ın ve Süper-determinizmin matematiksel ispatıdır." diye konuştu. Modern insan kanser hücresi gibi tüketiyor Endonezya gezisi kapsamında İstiklal Kültür Merkezi ve Yunus Emre Enstitüsü’ndeki konuşmalarında modern insanın "hazcılık" (hedonizm) ve "narsisizm" kıskacında olduğunu belirten Prof. Dr. Tarhan, narsisizmi biyolojik bir felaketle kıyasladı ve "Narsisizm, vücuttaki en özgür ama en tehlikeli hücre olan kanser hücresine benzer. Kanser hücresi sınır tanımaz, yanındakini yutarak büyür ama sonunda hem bünyeyi hem kendini öldürür. Modern insan, 'Kaliforniya Sendromu' ile birlikte sadece tüketmeye ve haz almaya odaklı bir hayata hapsedildi. Bu durum, bireyi kalabalıklar içinde derin bir yalnızlığa sürüklüyor." şeklinde konuştu. Pozitif Psikolojinin Referansı Mevlâna… Batı dünyasının son yıllarda "Mutluluk bilimi" olarak sunduğu Pozitif Psikoloji’nin aslında Mevlâna’nın metodolojisi olduğunu belirten Tarhan, PERMA modelini tasavvufi kavramlarla açıkladı. Pozitif Psikolojinin en son teorisi olan Seligman’ın PERMA Modeli’nde bulunan 5 maddenin tasavvufta bulunduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Tarhan, bu maddeleri şöyle açıkladı: “P harfi (positive emotion), E harfi (engagement), R harfi (relationships), M harfi (meaning) ve A harfi (accomplishment). Birinci madde; kişinin hayatında ilk başta pozitif algıyla hareket etmesi. Bu nedir? Tasavvufta insanlar aksini görmedikçe her insan dost olabilir diyor. Bu felsefenin aynısını alıp, pozitif psikolojide işlemişler. İkincisi kişinin mutlu olacağı işe angaje olması yani küçük şeylerden mutlu olma hali. Şükür kelimesinin karşılığı. Küçük şeylere şükredebilmek. Üçüncü madde ilişki kurmak, sosyal bağları güçlü tutmak, bu da tasavvuftaki dost insan kavramına karşılık geliyor. Tasavvufun özü sana yardım edecek dost mu arıyorsun, o çok az ama yardım edilecek dost arıyorsan o kadara çok var ki. İyilik yapmayı yöntem haline getirmek irfan öğretisinin felsefesi. Dördüncüsü anlamlılık, Her işe anlam kat. Tasavvuf kültürünün bir öğretisi de yaptığınız her işin anlamı var tebessüm etmek bile sadaka kabul ediliyor. Tebessümün bile sadaka kabul edildiği kültürü şu anda bilimsel olarak tanımlayabiliyoruz. Beşinci model ise başarının tadını almak. Küçük başarılardan haz almayı başarabilmek. Batı felsefesinin hep dafa fazla olmalı felsefesi burada sorgulanıyor. Perma’da bir madde eksik, gerçek mutluluk sadece bu dünyadaki mutlulukla mümkün olmaz ki, bu sadece bu dünyadaki mutluluğu hedefleyen bir felsefe.” Sufi meditasyonu beyni nasıl etkiliyor? Üsküdar Üniversitesi’nin nörobilim alanındaki çalışmalarına da değinen Prof. Dr. Tarhan, maneviyatın biyolojik karşılığını şu sözlerle anlattı: "Yaptığımız MR görüntüleme çalışmalarıyla 'Sufi Meditasyonu'nun beynin duygu regülasyon merkezi olan anterior singulat korteksi canlandırdığını bilimsel olarak kanıtladık. Allah’a inanmak ve O’nunla bütünleşme hissi, beyinde mutluluk hormonları olan dopamin, serotonin ve oksitosin salgılatıyor. Bu, depresyona karşı en güçlü koruyucu kalkandır." Sadaka ekonomisi ve sosyal güven Batı dünyasının "Sadaka ve yardımlaşmayı maliyet artırıcı" gördüğü kapitalist dönemden "Sosyal sorumluluk" aşamasına geçtiğini söyleyen Tarhan, İslamiyet’teki zekât ve sadaka kültürünün toplumsal güveni inşa ettiğini vurguladı. Prof. Dr. Tarhan, "Güvenin olduğu yerde barış, barışın olduğu yerde ise üretim ve huzur olur" diyerek, tasavvufun toplumsal refah üzerindeki etkisine dikkat çekti. Katılımcılardan gelen soruları da cevaplayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, tasavvuf ve psikoloji penceresinden kadın-erkek ilişkilerine ve beyin yapısındaki farklılıklara da dikkat çekici söylemlerde bulundu. Akademik diplomasi ve yeni temsilcilik Ziyaret kapsamında Üsküdar Üniversitesi ile Paramadina Üniversitesi arasında öğrenci ve akademisyen değişimini kapsayan bir MOU (İyi Niyet Protokolü) imzalandı. Ayrıca, Üsküdar Üniversitesi’nin Endonezya Temsilciliği Cakarta’da resmi olarak faaliyetlerine başladı. Temsilciliği İbrahim Albayrak temsil edecek. Paramadina Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Lin Mayasari de iş birliği hakkında, "Üsküdar Üniversitesi ile bu girişim, üniversite olarak iş birliği ağlarımızı ciddi anlamda geliştirecek ve Türkiye ile aramızda ilmi bir köprü kuracaktır." dedi. Endonezya’da "Best-Seller" ilgisi Prof. Dr. Tarhan’ın Endonezya diline (Bahasa Indonesia) çevrilen altı kitabı, bölgede büyük ilgi görerek "en çok satanlar" listelerine girdi. Özellikle narsisizm, aile değerleri ve pozitif psikoloji üzerine kaleme aldığı eserler, Uzak Doğu’nun bu yoğun nüfuslu ülkesinde hem akademik çevrelerin hem de halkın yoğun ilgisini çekti. Tarhan’ın kitapları, Endonezyalı okurlar için modern hayatın getirdiği ruhsal krizlere karşı "akılcı ve manevi" bir rehber niteliği taşıyor. Yeni Kitap Müjdesi: "İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol" Cakarta programının sürpriz detaylarından biri de Tarhan’ın Aile Yayınları’ndan çıkan son eseri "İyi Düşün, İyi Hisset, İyi Ol" kitabının Endonezya diline çevrilmesi oldu. Bilişsel davranışçı yaklaşımları hikmetli bir perspektifle sunan bu eserin de çevrilmesiyle birlikte, Tarhan’ın Endonezya dilindeki külliyatı daha da zenginleşti. Program kapsamında gerçekleştirilen her oturumun ardından düzenlenen imza törenlerinde, okurların ellerinde Tarhan’ın yeni çevrilen bu kitabıyla uzun kuyruklar oluşturması dikkat çekti. Okurlardan Yoğun İlgi ve Uzun İmza Sırası… Paramadina Üniversitesi’nden İstiklal Kültür Merkezine, Yunus Emre Enstitüsü’nden resmi temaslara kadar her durakta Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bir bilim insanı olduğu kadar bir yazar olarak da yoğun sevgi seliyle karşılandı. Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Endonezya programı, başkent Cakarta’daki Yunus Emre Enstitüsü’nde düzenlenen “Yunus Emre ile Günümüz Problemlerine Manevi Reçeteler” başlıklı söyleşi ile tamamlandı. Mevlâna’dan Yunus’a: Medeniyetin İnşacıları Konuşmasına Mevlâna ve Yunus Emre arasındaki manevi bağa dikkat çekerek başlayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, her iki ismin de aynı dönemde yaşadığını ve Osmanlı’nın kuruluşunun fikri temellerini attığını belirtti. Tarhan, "Mevlâna ulema arasında hizmet ederken, Yunus Emre halkın içine girerek aynı bilgeliği avama ulaştırmıştır. Osmanlı’nın 600 yıl boyunca dünyaya barış getirmesinin sırrı, bu isimlerin 'İlay-i Kelimetullah' ve 'İlahi Rıza' eksenli felsefesinde saklıdır" dedi. Yapay zekanın Mevlana ve Yunus cevaplarına derin analiz… Tarhan, Yapay Zeka’ya “Hazreti Mevlana ve Yunus bu zamanda yaşasaydı hangi metodu kullanırdı? Yunus Emre'yi bugüne getirdiğimizde bu çağda yaşasaydı nasıl bir yöntem izlerdi?” sorduğu bu sorulara cevaplarını derinlemesine analiz ederek başladı. Günümüz dünyasının en büyük iki küresel düşmanının materyalizm ve ateizm olduğunu ifade eden Tarhan, bu akımların insanı "anlam kaybına" sürüklediğini söyledi. Bediüzzaman Said Nursi’nin bu konudaki tespitlerine değinen Tarhan, "İslam’ın hakikatlerini bu çağın fen ilimleriyle ispat etmek bir zorunluluktur. Bugünün Müslümanı bir elinde bilim ve teknolojiyi, diğer elinde Kur’an’ı tutarak yaşamalıdır" vurgusunu yaptı. Endonezya ziyareti ile gönül coğrafyaları arasında bilim ve irfan köprüsü Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Nevzat Tarhan’ın Endonezya programı, akademik diplomasiden manevi buluşmalara kadar her aşaması yoğun ilgi ve nitelikli buluşmalarla tamamlandı. Modern psikiyatrinin verilerini Mevlâna ve Yunus Emre’nin öğretileriyle sentezleyen Tarhan, sadece akademik bir paylaşım yapmadı; aynı zamanda Türkiye ve Endonezya arasında kalıcı bir gönül köprüsü inşa etti. Endonezyalı gençlerin ve akademik camianın yoğun ilgisiyle taçlanan bu program, 'Bilim ve Bilgelik' vizyonunun küresel ölçekteki karşılığını gösteren tarihi bir ziyaret olarak kayıtlara geçti. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor” Haber

“Araştırmalara Göre Dünya Giderek Daha ‘Öfkeli’ Değil, ‘Kaygılı’ ve ‘Üzgün’ Hale Geliyor”

Oysa bilimsel araştırmalar, öfkenin insanın çevresine uyum sağlamasında, engelleri aşmasında ve harekete geçmesinde kritik bir rol oynadığını ortaya koyuyor. Öfke, doğru yönetildiğinde yıkıcı değil, aksine motive edici ve işlevsel bir güç haline gelebiliyor. Araştırmalar, toplumun düşündüğünün aksine dünyanın giderek daha “öfkeli” değil, daha ziyade “kaygılı ve üzgün” hale geldiğini gösteriyor. Acıbadem Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Kurt, “113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan analizler, son yıllarda duygusal sıkıntının arttığını ancak öfke seviyelerinde anlamlı bir değişim olmadığını ortaya koyuyor. Asıl sorun öfkenin varlığı değil, nasıl ifade edildiği. Öfkenin insani ve evrensel nitelikte temel bir duygu olduğunu unutmamamız lazım. Öfke ifade edilmesi gereken, bastırılmaması gereken bir duygudur. Eğer öfke kontrol edilemezse ve kronik hale gelmeye başlarsa bireye ya da başka birisine zarar vermeye başlar. Öfkeyi sağlıklı bir şekilde kontrol altına almak ise mümkün” diyerek öfke yönetimiyle ilgili önemli bilgiler veriyor… Öfke, psikoloji araştırmalarında mutluluk, üzüntü, korku, iğrenme ve şaşkınlık ile birlikte altı temel duygu kategorisinden biri olarak kabul ediliyor. Buna rağmen popüler kültürde sürekli pozitif kalma baskısı öfkeyi “zararlı” bir duygu gibi konumlandırıyor. Prof. Dr. Murat Kurt bu yanlış algıya dikkat çekerek, “Sanki her an pozitif kalınması, olumsuz hislerin bir kenara itilmesi ve öfkenin her zaman bastırılması gereken yıkıcı bir duygu olarak ele alınması gerektiği vurgulanıyor. Oysa öfke, bizim değişen çevresel koşullara uyum sağlamamıza yardımcı olan, karşımıza çıkan engelleri aşmamıza yardımcı olan evrimsel değeri yüksek motive edici bir duygudur. Öfke, halk arasında sanki saldırganlıkla eş değermiş gibi algılanıyor. Öfke bir duygudur, saldırganlık ise bu duygunun kontrol edilmeden açığa çıkmış bir davranış formudur” diyor. Beyinde Öfke Nasıl Kontrol Ediliyor? Texas Üniversitesi’nden Prof. Dr. Heather Lench ve ekibinin 2023 yılında yayımladığı kapsamlı çalışma, öfkenin performansı artıran motive edici bir duygu olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle zorlayıcı görevlerde öfke, bireyi “eyleme hazırlık” durumuna sokuyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Özellikle zorluk düzeyinin yüksek olduğu görevlerde öfke motive edici bir rol üstlenir; ancak bu durum bazen bireylerin etik kuralları ihlal etmesine ya da ahlaki normların dışına çıkmasına neden olabilir” diyor. Beyin, öfke karşısında otomatik ve kontrolsüz bir patlama yaratmıyor; aksine bir denge mekanizması kuruyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Beynimizdeki Amigdala bölgesi tehdit veya engel algılandığında duygusal tepkiyi ateşler. Ancak aynı anda ventromedial prefrontal korteks devreye girerek bu tepkiyi kontrol eder ve yönetir” diyor. Alkol ve madde kullanımının bu dengeyi bozduğunu belirten Prof. Dr. Murat Kurt, “Bu maddeler kontrol mekanizmasını devre dışı bırakır ve amigdalanın tek başına hareket etmesine neden olur” diyor. Öfke, Yıkıcı Bir Boyuta Ulaşmamalı Öfke genellikle bir hedefin engellenmesi, beklenen bir ödülün alınamaması, haksızlığa uğrama, tehdit edilme veya başkalarının planlarımızı etkilemesi sonucu ortaya çıkıyor. Bunun yanında uykusuzluk, sosyal dışlanma ve stres de öfkeyi tetikleyen önemli faktörler arasında yer alıyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bir olayı nasıl algıladığımız ve nasıl yorumladığımızla doğrudan ilişkilidir; bu nedenle oldukça öznel ve kişiye özgü bir duygudur” diyor. Öfke; üzüntü, korku veya depresyon gibi geri çekilmeye neden olan duyguların aksine bireyi harekete geçirir. Bir başka deyişle öfke bir “yaklaşma duygusudur.” Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke bireyi pasif bir bekleyişten çıkarıp aktif bir eyleme iter; sınırların korunmasına, adaletsizliğe karşı harekete geçilmesine yardımcı olur. Öfkenin kendisi aslında “kötü” bir duygu değildir. Esas olan öfkenin nasıl ifade edildiğidir, bir başka deyişle öfkeyi dışarıya nasıl yansıttığımız ve öfkenin tetiklediği davranışların yıkıcı bir boyuta dönüşüp dönüşmemesi önemlidir. Böyle baktığımızda öfkenin bireyler açısından işlevsel bir değeri vardır. Bireyi motive eder, engellerin ortadan kaldırılmasına yardımcı olur, sınırların korunmasına yardımcı olur, adaletsizliğe karşı bireyi harekete geçirir” şeklinde konuşuyor. Dünya Öfkeli Değil, Daha Ziyade Kaygılı Ve Üzgün Davranışsal bilimler ve psikoloji alanlarında önemli araştırmaları olan bilim insanları Dr. Michael Daly ve Dr. Lucia Macchia tarafından 113 ülkede 1,5 milyondan fazla kişiyle yapılan geniş çaplı analiz, 2009-2021 yılları arasında küresel duygusal sıkıntının %25’ten %31’e çıktığını gösteriyor. Ancak öfke seviyelerinde yalnızca %1.61’lik, istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir değişim gözleniyor. Prof. Dr. Murat Kurt, “Aslında daha öfkeli bir dünyada değil, daha ziyade kaygılı ve üzgün bir dünyada yaşıyoruz. Araştırmalar duygusal sıkıntılardaki artışın özellikle düşük eğitim ve gelir seviyesine sahip gruplarda daha belirgin olduğunu ortaya koyuyor. Bu durum ise ekonomik güvensizliğin ve toplumsal istikrarın bozulmasının biyolojimizi nasıl doğrudan etkilediğinin bir kanıtıdır” diyor. Önemli Olan Öfkeyi Sağlıklı Bir Şekilde İfade Etmek Öfke evrensel ve insani bir duygudur; bastırılması değil, sağlıklı bir şekilde ifade edilmesi gerekir. Kontrol edilemediğinde ise saldırganlığa dönüşebilir ve hem bireye hem çevresine zarar verebilir. Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfkenin en yıkıcı formu saldırganlıktır. Esas olan, öfkeyi yıkıcı bir davranışa dönüştürmeden sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir” diyor. Saldırganlığın, bir başkasına bağırmaktan fiziksel olarak zarar vermeye kadar uzanan geniş yelpazedeki birçok davranışı kapsadığına dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Saldırganlık sadece başkalarına değil bizzat bireyin kendisine yönelik de olabilir. Öfkenin sağlıklı bir şekilde ifade edilememesi, hele bu durumun kronikleşmesi yani sürekli olarak öfkenin bastırılması bireyin kendisine zarar verir; psikosomatik hastalıklara ve depresyona yol açabilir. Esas olan öfkeyi, işlevsel olmayan yıkıcı bir saldırganlığa dönüştürmeden, sağlıklı bir şekilde ifade edebilmektir. Aile içerisinde ve toplumda bireylerin kendisini ifade etmelerine fırsat verildiğinde ve diğerlerinin de yaşam alanlarına saygının esas tutulduğu toplumlarda, öfke sağlıklı bir şekilde ifade edilebilir. Bu durum, toplumun ve bireylerin gelişmesi için itici bir güç kaynağı bile olabilir” şeklinde konuşuyor. Öfke Kontrol Edilebilir Öfke kontrolü öğrenilebilir ve geliştirilebilir bir beceri aslında. Prof. Dr. Murat Kurt, “İlk adım, ‘şu an öfkeliyim’ diyebilmek. Eğer bunu kendinize ifade edebilirseniz öfkenin yıkıcı etkilerini kontrol edebilirsiniz. Böylelikle dikkatinizi o an öfkelendiğiniz şeyden başka bir şeye çekebilirsiniz. İkinci aşamada; öfkelendiğiniz ana eşlik eden ya da öfkelenmenize neden olan düşüncelerinizi sorgulayın; düşüncelerinizin, o anki inanışlarınızın abartılı olup olmadığını değerlendirin. Üçüncü aşamada, sizi öfkelendiren şeyleri, yani tetikleyicileri tanıyın. Eğer öfkelendiren şeyleri önceden bilirseniz, kendiniz için olası eylem senaryoları hazırlayabilirsiniz ve böylelikle hazırlıksız yakalanmamış olursunuz. Bir sonraki adım ve en önemlisi; tepkiyi yani dürtüyü kontrol etmek. Öfkelendiren şeye hemen o an tepki vermek mi gerekiyor? Birkaç saniye geç tepki vermek bile öfkenin sağlıklı bir şekilde yönetilmesi için yeterli bir zaman sağlayabilir. Bu zaman zarfında öfkeyi kontrol etmediğinde başına gelebilecek olası kötü senaryoları gözden geçirebilir, alternatif davranışlar geliştirebilir ve böylelikle dürtü kontrolü sağlayabilirsiniz” diyor. Profesyonel desteğin önemine de dikkat çeken Prof. Dr. Murat Kurt, “Öfke güçlü ama yönetilmesi zor bir duygudur. Bu nedenle öfke kontrolünde zorlanan bireyler psikolojik destek almaktan çekinmemelidir. Psikolojik destek ile birlikte saldırganlığa yol açabilecek hatalı inançlar ve düşünceler ile yıkıcı davranışlar kontrol altına alınabilir” şeklinde konuşuyor. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Geleceğin İş Dünyası 10 Şubat’ta UGİK’26’da Buluşuyor Haber

Geleceğin İş Dünyası 10 Şubat’ta UGİK’26’da Buluşuyor

Türkiye’nin en büyük gençlik sivil toplum kuruluşlarından biri olan Genç MÜSİAD, iki yılda bir düzenlediği UGİK’in 9’uncusunu Wyndham Grand İstanbul Levent Hotel’de gerçekleştirecek. “Future: Today” temasıyla düzenlenecek kongrede; geleceğin hızla bugüne yaklaştığı bu dönemde, iş dünyasının dönüşen dinamiklerinin nasıl doğru okunup bugünden yönetebileceği ele alınacak. İş dünyası, sivil toplum ve fikir dünyası liderleri UGİK’26’da Gün boyu sürecek oturumlara ev sahipliği yapacak kongrenin açılış konuşmaları; MÜSİAD Genel Başkanı Burhan Özdemir, Genç MÜSİAD Başkanı Mağsum Usta ve Genç MÜSİAD Girişimcilikten Sorumlu Başkanı Yardımcısı Ömer Faruk Çelik tarafından yapılacak. Açılış konuşmalarının ardından, günün ilk oturumunda “Süreklilik ve Yenilik” başlığı altında Avrupa ve Afrika’nın en önemli ve stratejik demir-çelik şirketlerinden biri olan Tosyalı Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı yer alacak. Sanayide uzun vadeli vizyon, dönüşüm ve istikrar arasındaki dengenin değerlendirileceği oturumda, gelenekten beslenen ama geleceği odağına alan iş yapma modelleri masaya yatırılacak. Adem Metan moderatörlüğünde “Kendini Bul” panelinde ise Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Başkanı Doç. Dr. Mehmet Dinç ile Türk felsefe ve bilim tarihçisi Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu, modern çağda bireyin kendisiyle, değerleriyle ve anlamla kurduğu ilişkiyi psikoloji ve felsefe ekseninde ele alacak. Kuşaklar arası liderlik ve kurumsal hafıza masaya yatırılıyor “Geçmişi Kaybetmeden Geleceği Yeniden Yazmak” panelinde; Rauf Ateş moderatörlüğünde, Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hamdi Akın, Akfen Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Selim Akın ve Akfen Holding Yönetim Kurulu Üyesi Pelin Akın Özalp, kurumsal hafıza, kuşaklar arası liderlik ve sürdürülebilir yönetim anlayışını deneyimler üzerinden aktaracak. Dijital ekonomi; girişimcilik ve yatırım ekseninde konuşulacak Öğleden sonra gerçekleştirlecek “Dijital Ekonomi” başlıklı oturumda, Türkiye, Doğu Avrupa ve Baltik bölgesinde erken aşama teknoloji girişimlerine yaptığı yatırımlarla tanınan girişim sermayesi fonu e2vc Genel Ortağı Enis Hulli ile veri teknolojileri, analitik ve içgörü alanlarında çalışmalarıyla öne çıkan FutureBright Group Kurucu Ortağı Akan Abdula yer alacak. Bu oturum, dijitalleşmenin iş modellerini nasıl dönüştürdüğüne, girişimcilik ve yatırım ekosisteminde öne çıkan yeni dinamiklere ışık tutacak. Havacılık ile teknoloji liderleri aynı oturumda buluşuyor “Liderlerin Ajandası” başlığıyla Türkiye iş dünyasının iki önemli lideri bir araya gelecek. Pegasus Hava Yolları CEO’su Güliz Öztürk ile HPE Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya Bölgesi Genel Müdürü Güngör Kaymak’ın yer alacağı oturumda, liderlerin değişen küresel ve dijital gündemde stratejik öncelikleri, dönüşüm ajandaları ve gelecek vizyonları ele alınacak. Programın dikkat çeken başlıklarından biri olan “Ufkun Ucunda İş Yapmak” oturumunda ise Limak Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ebru Özdemir yer alacak. Özdemir, küresel ölçekte iş yapma pratiklerinden sürdürülebilir büyümeye, yeni pazarlarda değer yaratma stratejilerinden liderlik perspektifine uzanan deneyimlerini katılımcılarla paylaşacak. Büyük dönüşümler tarihsel perspektiften okunacak UGİK’26 kapsamında düzenlenecek “Büyük Değişimler Zamanı” başlıklı oturumda, yakın tarih ve askeri strateji alanındaki derin birikimi ve akademik çalışmalarıyla tanınan Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye’nin akademik ve entelektüel dünyasında önemli çalışmalara imza atan Prof. Dr. Gültekin Yıldız ile bir araya gelecek. Oturumda, tarihsel perspektiften günümüze uzanan büyük dönüşümler, küresel kırılmalar ve bu değişimlerin devletler, toplumlar ve kurumlar üzerindeki etkileri ele alınacak. Otomobil Sporları Federasyonu Genel Sekreteri Serhan Acar moderatörlüğünde gerçekleşecek “Zinde Kal – Oyunda Kal” başlıklı son oturumda ise, motor sporları alanındaki deneyimi ve liderlik rolleriyle tanınan Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu Başkanı Eren Üçlertoprağı yer alacak. Panelde, sporcuların ve motor sporları camiasının performans, zihinsel dayanıklılık ve motivasyon süreçleri, teknik ve stratejik perspektiflerle ele alınacak; yarış dünyasındaki başarıya giden yol, fiziksel ve zihinsel hazırlık bağlamında tartışılacak. Mağsum Usta: “UGİK’26 genç girişimciler ve liderler için yol haritası sunacak” UGİK’26’nın genç girişimcilerin ve liderlerin ihtiyaç duyduğu vizyonu şekillendirecek önemli bir buluşma olacağını vurgulayan Genç MÜSİAD Başkanı Mağsum Usta, “Future:Today” teması hakkında şunları kaydetti: “Gelecek, bugüne hızla yaklaştı; artık ‘gelecek’ dediğimiz kavram bugünün ta kendisi. Bu nedenle artık geleceği yalnızca konuşmak değil; bugünden doğru okumak ve yönetmek zorundayız. Yapay zekâ, otomasyon, veri zekâsı ve yeni nesil üretim teknikleri gibi konular artık “yarının konusu” olmaktan çıkmış ve iş dünyasının bugünkü temel dinamikleri hâline gelmiştir. ‘Future: Today’ teması ile katılımcıların, iş dünyasında yaşanan dönüşümü doğru okumalarını, bu dönüşüme uygun stratejiler geliştirmelerini ve küresel ölçekte rekabet edebilecek bir bakış açısı kazanmalarını hedefliyoruz.” UGİK’in her yıl düzenlendiği hafta boyunca Türkiye gündeminde güçlü bir etki oluşturduğuna dikkat çeken Usta, güçlü konuşmacı profili ve kapsamlı içeriğiyle UGİK 2026’da da bu etkiyi sürdürmeyi hedeflediklerini ifade etti. Dijital ekonomi, uluslararası iş dünyasının güncel başlıkları, Türkiye’den çıkan ilham verici başarı hikâyeleri ve daha birçok konunun UGİK 2026 sahnesinde ele alınacağını belirten Usta, tüm gençleri 10 Şubat’ta kongrede buluşmaya davet etti. Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.