....
Hava Durumu
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文
Türkçe
English
Русский
Français
العربية
Deutsch
Español
日本語
中文

Betonlaşan Şehirler Hem Isınıyor Hem Sele Teslim Oluyor!

8 Kasım Dünya Şehircilik Günü ve COP31 öncesinde iklim değişikliğinin kentler üzerindeki etkilerini değerlendiren Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, sürdürülebilir şehirlerin yalnızca park ve yeşil alanlarla oluşturulamayacağını belirtti.

Haber Giriş Tarihi: 07.11.2026 19:21
Haber Güncellenme Tarihi: 07.11.2026 19:24
Kaynak: Haber Merkezi
www.kapsulhaberajansi.com
Betonlaşan Şehirler Hem Isınıyor Hem Sele Teslim Oluyor!

Kentlerin hem kuraklığa hem de aşırı yağışlara hazırlanması gerektiğini vurgulayan Adiller, “Yağışın şiddetini maalesef kontrol edemeyiz; ancak suyun nereden akacağını, nerede tutulacağını ve yapıların maruz kalacağı risklerin nasıl azaltılacağını planlayabiliriz.” dedi.

Türkiye'nin 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya'da ev sahipliği yapacağı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP31) öncesinde, iklim değişikliğine dirençli şehirlerin önemi yeniden gündeme geldi.

Üsküdar Üniversitesi Çevre Sağlığı Program Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, 8 Kasım Dünya Şehircilik Günü dolayısıyla yaptığı değerlendirmede, iklim değişikliğinin kent planlamasından ulaşıma, enerji kullanımından su yönetimine kadar pek çok alanda köklü değişiklikleri zorunlu hale getirdiğini ele aldı.

“Kentler iklim hedeflerinin uygulama merkezleri haline geldi”

COP31'in Türkiye açısından iklim hedeflerini somut uygulamalara dönüştürmek için önemli bir fırsat olduğunu belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, kentlerin iklim mücadelesindeki rolünün değiştiğini ifade etti.

Adiller, “Dünyada kentlerin iklim mücadelesindeki rolü son yıllarda artarak; hizmetlerini yürüten kurumlar olarak değil, ulaşım, yapılaşma, enerji ve su yönetimi kararlarıyla iklim hedeflerinin gerçekleşmesini sağlayan uygulama birimleri olarak değerlendiriliyor. COP31 programında dirençli kentler, sürdürülebilir binalar ve iklimlendirme çözümlerine yer verilmesi de bu yaklaşımı destekliyor.” dedi.

Türkiye'deki şehirlerin öncelikle sera gazı emisyonlarını ve karşı karşıya oldukları iklim risklerini belirlemesi gerektiğini vurgulayan Adiller, “Bu veriler, her şehrin risk durumuna göre uygulamalara dönüştürülmelidir. Emisyonları azaltmak için erişilebilir toplu taşıma, güvenli yaya ve bisiklet bağlantıları, binalarda yalıtım ve verimli ısıtma-soğutma sistemleri ile yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması öne çıkıyor. İklim değişikliğine uyum için ise taşkın alanlarının korunması, su kayıplarının azaltılması ve sıcaklık riskinin yüksek olduğu bölgelerde yapay ya da doğal gölgelendirme uygulamalarının gerçekleştirilmesi gibi adımlar atılması gerekiyor. Bu uygulamalar hem şehrin emisyonlarını hem de kentlilerin günlük yaşamlarında iklim değişikliği etkisiyle maruz kalacakları zararları ciddi oranda azaltacaktır.” diye konuştu.

“Yeşil şehir yalnızca daha fazla ağacı olan şehir değildir”

Yeşil şehir kavramının yalnızca parkların ve ağaçların artırılmasıyla sınırlandırılamayacağını söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Yeşil şehir, yalnızca daha fazla ağacı olan değil; daha az doğal kaynak tüketip, daha az atık üreterek daha sağlıklı, daha güvenli ve en önemlisi daha sürdürülebilir bir yaşam sunabilen şehirdir. Parklar bu yapının önemli bir parçasıdır; ancak otomobille ulaşıma bağımlı, enerji verimliliği düşük binalarla dolu, su kaynaklarını, havasını ve toprağını kirleten bir kent, yalnızca park sayısını artırarak sürdürülebilir olamaz.” şeklinde konuştu.

Sürdürülebilir kentlerde insanların günlük ihtiyaçlarına uzun mesafeler kat etmeden ulaşabilmesinin önemine işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, şöyle devam etti:

“Ulaşımda insanların günlük ihtiyaçlarına uzun mesafeler kat etmeden ulaşabildiği, toplu taşımanın güvenilir ve erişilebilir olduğu bir düzen gerekir. Enerjide öncelik tüketim ihtiyacını azaltmak, ardından kalan ihtiyacı düşük emisyonlu kaynaklardan karşılamaktır. Atık yönetiminde ise atığın oluşmasını önlemek, ürünlerin kullanım ömrünü uzatmak, yeniden kullanım ve kaynağında ayrı toplayarak gerçekleştirilecek bir geri dönüşüm sistemini yaygınlaştırmak esastır. Organik atıkların uygun yöntemlerle değerlendirilerek doğayı kirleten bir madde olarak değil, onu iyileştiren bir madde olarak buluşması sağlanmalıdır.”

Su yönetiminde şebeke kayıplarının azaltılması, su havzalarının korunması ve kullanım amacına uygun arıtılmış suyun yeniden değerlendirilmesinin önem taşıdığını söyleyen Adiller, “Yapılaşmada ise dere yatakları ve doğal alanlar korunmalı; konut, işyeri ve hizmetler arasındaki mesafeler kısaltılırken havalandırma, gölge ve açık alan ihtiyacı gözetilmelidir.” dedi.

“Aynı şehir hem kuraklığa hem sele hazırlanmalı”

Aşırı yağışlar, seller, sıcak hava dalgaları ve kuraklığın mevcut şehir planlama anlayışındaki eksiklikleri ortaya çıkardığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Bu olaylar, şehirlerimizi planlarken geçmişin iklim koşullarının gelecekte de aynı kalacağını varsaymanın sonuçlarının ne kadar çarpıcı olduğunu gösteriyor. Akdeniz bölgesinde artan sıcaklık ve kuraklık riski, kentlerin su ve serinleme ihtiyacını büyütüyor. Diğer yandan, kuraklık kısa sürede şiddetli yağış yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Bu nedenle aynı kentin hem su kıtlığına hem de sel ve taşkına hazırlanması gerekiyor. Dere yataklarında yapılaşma, toprağın beton ve asfalt gibi geçirimsiz yüzeylerle kaplanması ve altyapının değişen koşullara göre yenilenmemesi, aşırı hava olaylarının meydana getirdiği zararı artırıyor. Yağışın şiddetini maalesef kontrol edemeyiz; ancak suyun nereden akacağını, nerede tutulacağını ve yapıların maruz kalacağı risklerin nasıl azaltılacağını planlayabiliriz.” diye konuştu.

“Hastaneler ve temel altyapı afet sırasında da çalışabilmeli”

İklime dirençli şehirlerin yalnızca afet sonrasında hızla toparlanan şehirler olmadığını vurgulayan Adiller, “İmar ve altyapı kararlarında geleceğe yönelik iklim senaryolarının kullanılması ve risklerin mahalle ölçeğinde değerlendirilmesiyle, hastaneler, ulaşım bağlantıları, elektrik ve su sistemleri aşırı yağış sırasında da çalışabilecek hale gelebilir. Sıcak hava dalgalarında ise erken uyarı, erişilebilir serin kamusal alanlar ve özellikle yaşlılar, çocuklar, açık alanda çalışanlar ile düşük gelirli haneleri gözeten destek sistemleri planlanmalıdır. Dirençli şehirler, tehlike geçtikten sonra hızla toparlanan şehirler oldukları kadar, tehlike sırasında temel hizmetlerini aksatmadan sürdürebilen şehirlerdir.” ifadelerinde bulundu.

“Betonlaşma şehirleri geceleri bile serinleyemez hale getiriyor”

Betonlaşma ve yeşil alan kaybının kentlerde sıcaklığı artırdığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, şöyle devam etti:

“Beton ve asfalt gibi yüzeyler güneşten aldıkları enerjiyi depolayıp daha sonra çevreye geri vermektedirler. Ağaçların ve yeşil alanların azalmasıyla gölge ve bitkilerin terlemeyle sağladığı serinletici etki de kaybolmaktadır. Bunun sonucunda kentler çevrelerindeki kırsal alanlardan daha sıcak olabilir; özellikle geceleri yeterince serinleyemeyebilir. Bu duruma ‘Kentsel ısı adası’ adı verilmektedir. Yağış sırasında ise bu yüzeyler geçirimsiz özelliklerinden dolayı suyun toprağa sızmasını engeller. Daha fazla su, daha kısa sürede sokaklara ve altyapı sistemlerine yönelir. Yeşil alanlar, su geçirgen yapılarından dolayı suyun bir bölümünü tutarak veya akışını yavaşlatarak bu yükü azaltırlar. Ancak çok şiddetli yağışlarda kapasiteleri aşılabileceği için doğa temelli çözümler de yeterli gelemeyebileceğinden, mühendislik altyapısıyla birlikte tasarlanmalıdır.”

İklime dirençli şehirler tasarlanabilir

Türkiye’de özellikle nüfus yoğunluğunun yüksek olduğu büyükşehirlerde doğrudan yeni ve büyük parklar oluşturulmasının oldukça zor olacağından öncelikli olarak okul bahçeleri, otoparklar, kaldırımlar ve kamu binalarında yeşil alanları arttırmanın doğru bir başlangıç stratejisi olabileceğini anlatan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Uzun vadeli projelerde de kentsel dönüşüm süreçlerinde daha geniş alanlara yayılan yeşil alanların planlanması ve teşkili sağlanabilir. Bunların dışında yeşil çatı uygulamaları da yağışın bir kısmını tutabilir ve çatı yüzeyinin aşırı ısınmasını önleyebilir. Yerel iklim koşullarına uygun, az su isteyen bitkilerin seçilmesi, mevcut yetişkin ağaçların korunması ve bakım bütçesinin baştan belirlenmesi ile geçirgen yüzeylerin zeminin özelliklerine göre, yeşil çatıların ise binanın taşıma kapasitesi ve su yalıtımı özelliklerinin değerlendirilerek uygulanmasıyla iklime dirençli şehirler tasarlanabilir.” şeklinde sözlerini sürdürdü.

“Kentsel dönüşüm yalnızca depreme dayanıklı bina yapmak değildir”

Kentsel dönüşümün deprem güvenliğinin yanı sıra iklim değişikliği ve çevresel sürdürülebilirlik açısından da değerlendirilmesi gerektiğini belirten Adiller, yapıların yenilenmesi sırasında kentin gelecekteki enerji, su ve afet yükünün azaltılması gerektiğini söyledi.

Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Deprem güvenliği temel koşuldur. Bunun yanında dönüşüm alanının planlaması taşkın riski, ulaşım bağlantıları, altyapı kapasitesi ve açık alan ihtiyacı birlikte değerlendirilerek yapılmalıdır.” dedi.

Yeni binalarda iyi yalıtım, doğru yönlenme, dış gölgeleme ve enerji verimli sistemlerle tüketimin azaltılabileceğini ifade eden Adiller, uygun yapılarda yenilenebilir enerji, yağmur suyu toplama ve arıtılmış gri su sistemlerinin de tasarım aşamasında değerlendirilmesi gerektiğini dile getirdi.

“Yeşil şehirler birkaç örnek projeyle sınırlı kalmamalı”

Türkiye'nin COP31 sonrasında yeşil şehir yaklaşımını bütün kent yatırımlarına yayması gerektiğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Ahmet Adiller, “Türkiye'nin en önemli hedefi, yeşil şehir yaklaşımını birkaç örnek projeden çıkarıp bütün kent yatırımlarının ortak ilkesi haline getirmek olmalıdır. Her yeni yatırım, kentin emisyonlarını azaltırken insanları sıcaklık, sel ve su kıtlığı karşısında daha güvenli hale getirmelidir. Bunun için yerel iklim planları belediye bütçeleri ve imar kararlarıyla ilişkilendirilmeli; ilerleme kamuoyuyla düzenli paylaşılmalıdır. Başarıyı yalnızca dikilen ağaç veya yapılan park sayısıyla değil; azalan sera gazı salımı, düşen bina enerji tüketimi, önlenen su kaybı, toplu taşımaya erişim ve iklim risklerinden korunan kişi sayısıyla değerlendirilmesi gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.

Kentlerin sürdürülebilirlik başarısının yalnızca dikilen ağaç veya yapılan park sayısıyla

COP31'e ev sahipliği yapmanın kalıcı değeri ne olacak?

COP31'e ev sahipliği yapmanın kalıcı değerinin konferans sonrasında ortaya çıkacağını belirten Adiller, sözlerini şöyle tamamladı:

“Konferans sonrasında insanların daha serin sokaklarda yürüdüğü, daha temiz hava soluduğu, enerji ve su için daha az harcama yaptığı kentler oluşturabilmek en değerli çıktı olabilir. Yeşil şehir, çevreyi korumayı günlük yaşamın güvenliği ve kalitesiyle buluşturan şehirdir.”

Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı

Yorum Ekle
Gönderilen yorumların küfür, hakaret ve suç unsuru içermemesi gerektiğini okurlarımıza önemle hatırlatırız!
Yorumlar (0)
logo
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.